Hayatı

577 yılında Dımeşk’te doğdu. Kendisine, doğduğu yere nisbetle ed-Dımeşkî, Mısıra göç edip hayatının sonlarını orada geçirdiği için el-Mısrî, meşhur Süleym kabilesinden olduğu için de es-Süleymî denilmiştir. Ayrıca kendisine “Sultânu’l-ulemâ” ve “Bâi’u’l-mulûk” lakapları da verilmiştir. Eyyûbîler ve Memlükler döneminde yaşamış, 639/1241 yılında Mısır’a göç etmiştir.

Medresetu’l-Azîziye ve Zâviyetu’l-Gazzâlî müderrislikleri (635), Şam kadılığı, Şam baş kâtipliği, Emevî Camii hatipliği (637) ve Mısır baş kadılığı (639) ve müftülüğü görevlerinde bulunmuştur. 597/1201 veya 599/1203 yılında Bağdat'a gittiği bilinmektedir.

Hakkı söylemekten ve savunmamaktan çekinmemesi, bidatlere karşı mücadelesi ve dini hassasiyeti nedeniyle halk nezdinde büyük bir itibarı vardı. Şam yöneticisi İmaduddin İsmail’in, Eyyûbî hükümarına karşı haçlılarla anlaşmasına, bazı kale ve beldeleri onlara bırakarak Şam’dan silah almalarına müsaade etmesine karşı çıktığı, aleyhte fetva verdiği ve halkı bu konuda göreve çağırdığı için önce hapsedilmiş ve ardından sürgün edilmiştir. 639/1241 yılında Kahire'ye gitmiştir.

Aynı yıl el-Melikü's-Sâlih Necmeddin Eyyûb tarafından Mısır kadılığına tayin edilmiş, Amr b. Âs Camii'nin hatipliği ve Sâlihiyye Medresesi'nin müderrisliği görevlerini de üstlenmiştir.

Zaman zaman Şâfi’î mezhebindeki fetvaya göre değil, kendi içtihadına göre amel etmiştir.

Ehl-i Sünnet geleneğine ve Eş’arî ekolüne bağlıdır. Dönemindeki bazı Hanbeliler, Kur’ân’ın yazısının ve okunduğunda işitilen seslerin de kadim olduğunu Eyyûbî Sultanı Melikuleşref’e benimsetmişler ve bu hususta İzz b. Abdisselâm’ın Eş’arî itikadından dolayı yanlış yolda olduğunu jurnallemişler ve Sultana bunu kabul ettirmişlerdi. Sultan konuyla ilgili görüşünü istediğinde İbn Abdisselâm hakikati yazmış ve mihneye uğramıştır. Otoriter alimlerin araya girmesi ve onun görüşlerinin doğru olduğunu ifade etmelerinden sonra bu mihne sona ermiştir.

İbn Abdüsselâm, I. Baybars'a biat esnasında, halen köle olması nedeniyle sultan olamayacağını ileri sürerek biat etmemiştir. Zira ona göre I. Baybars henüz Emîr Alâeddin Aytekin el-Bundukdârî'nin kölesidir ve azat edildiği bilinmemektedir. Ancak Baybars'ın el-Melikü's-Sâlih Necmeddin Eyyûb tarafından satın alınarak azat edildiğine dair şahitler bulunarak ikna edilebilmiştir. Ancak diğer Memlûk emirlerinin hür oldukları ispat edilemediği için görevlerine devam edemeyecekleri ve satılarak azat edilmeleri gerektiği yönünde fetva verince yönetimle arası açılmış ve Dımaşk'a geri dönmek üzere yola çıkmıştır. Ancak sultan, onun gidişiyle saltanatının tehlikeye düşeceği hususunda uyarılmış ve o da gönlünü alarak geri dönmesini ve fetvasının gereğinin yapılmasını sağlamıştır. Tarihte bir başka örneğine rastlanmayan bu olay nedeniyle kendisine “bâi’u'l-mulûk” lakabı verilmiştir.

660/1 Nisan 1262 tarihinde 83 yaşında Kahire'de vefat etmiştir.

 Öğretisi

İbn Abdisselâm, Eş’arî Şâfiî fakihidir. O, her ne kadar bir Şâfiî fakîhi olsa da meseleleri ilmî yetkinliği ile değerlendirmeye tabi tutmuş ve mezhebin veya Şâfiî’nin, delilini zayıf bulduğu fetvalarıyla amel etmemiş ve delilini daha güçlü bulduğu fetva ile amel etmiştir.

O, şer’î hükümleri amaçlarıyla birlikte ele alan, yorumlayan ve bunu “maslahatın temini mefsedetin giderilmesi” prensibi çerçevesinde açıklayan ilk müstakil eserleri ortaya koyan kişidir. Başta Kavâidu’l-ahkâm olmak üzere, kaleme aldığı birçok eserinde hükümlerin maslahat ile olan bağlantısını örnekleriyle açıklamıştır.

İslâm hukuk tarihinde maslahat konusu, hükümlerle ilgili olarak iki açıdan incelenmiştir. Bunlardan ilkinde maslahat kavramı, hükümlerin sağladığı yararlar ya da amaçları ifade etmekte ve hükümlerin hikmetlerine atıfta bulunmaktadır. Daha çok furû ile ilgili eserlerde yer yer ve münferit olarak geçen ifade, özellikle hicri V. yüzyıldan itibaren oldukça yoğun bir kullanıma sahip olmuştur. Bu dönemden itibaren maslahat, özelde hükümlerin, genelde ise dinin sağlamayı hedeflediği en üst amaç olarak karşımıza çıkmaktadır. İkinci kullanımında maslahat kavramı, ilk kullanımına bağlı olarak hukûkî çıkarımlarda/ictihatta kaynak olarak kullanılması ile ilgili tartışmalara konu olmaktadır. Özellikle müctehit imamlar döneminden itibaren usûl eserlerinin istidlâl, istıslâh, istihsan ve kıyas bahisleri içerisinde temas edilen konu, Cüveynî’den (478/1085) itibaren “makâsıd nazariyesi” olarak gelişme göstermiştir.

İzz b. Abdisselâm, Cüveynî ile başlayan ve Gazzâlî ile devam ederek Şâtıbî’ye uzanan çizginin önemli bir halkasıdır ve makâsıdî bakış açısını son derece iyi özümsemiş, eserlerine ve içtihatlarına yansıtmıştır. Maslahat kavramını daha çok “faydalı olanın elde edilmesi ve zararın giderilmesi” anlamında kullanmış olsa da bir ıstılah olarak maslahatı, “insan ve toplum açısından zarûret, ihtiyaç ve güzelleştirme/olgunlaştırma derecelerindeki ihtiyaçlar” şeklinde tanımlamıştır.

el-İzz b. Abdisselâm'ın çabası daha çok, hükümlerin gâyesi olarak maslahatı ön plana çıkarmaktır. Ona göre hükümlerin tamamının amacı maslahatın temininde odaklaşmaktadır. Onun bundaki amacı, insanların dînî hükümlerle olan irtibatını, kendi ifadesiyle, daha bilinçli bir düzeye çıkarmaktır.

Ancak onun bu yaklaşımında, maslahat-ictihat ilişkisi ile ilgili konulara da temas ettiğini görmekteyiz. Özellikle maslahatın bilinme yollarını, maslahat ile hükümlerin ta’lîlini, hükümlerin maslahata binaen konulmuş olmasını, maslahatın gereğine göre farklı hükümler getirilmesini ve maslahat gerektirdiğinde genel kuralların uygulanmamasını örnekleriyle açıklamaya çalışmıştır.

Hükümler ve maslahat ilişkisinde İslâmî ilimler geleneğine hâkim olan temel bakış açısını O da dile getirmiştir. Buna göre, dînî hükümler bizzat maslahatı göstermektedir. O, ‘bir konuda var olan hüküm, o konuda neyin maslahat olduğunu gösterir’ demektedir. İbn Abdisselâm bu esasla ilgili olarak genellikle kabul gören ikinci bir yaklaşımı da benimser. Buna göre, özellikle ‘âm delillerin gereği olan hükümlerin uygulanmasında, cüz’î durumlarla ilgili olarak zaman zaman maslahata aykırı durumlar (şer’an öngörülmemiş zarar) ortaya çıkabilir. Diğer bir ifadeyle, bazen cüz’î bir hüküm, nasların istikrâsından elde edilen külli maslahat ile çelişebilir ve bu durumda küllî maslahat esas alınır.

Bunun yanında, genel olarak bakıldığında, müctehidin kendi zannına dayanarak tespit ettiği içtihâdî hükümler, naslarla belirlenmiş ve delâlet ile sübut açılarından kat’î olan hükümlerle çelişecek derecede kabul edilmemiştir. İzz b. Abdisselâm’a göre de Şâri’ tarafından bu nitelikte konulmuş bulunan hükümlerin amaçlarını/maslahatı gerçekleştirmesi, müctehidin bu konularda belirleyeceği hükümlerin maslahatı gerçekleştirmesinden daima daha üstün ve kuvvetlidir.

İbn Abdisselâm’ın temas ettiği konulardan biri de hüsün ve kubuh (bir şeyin âhirette sevaba götürmesi/iyilik ve bir şeyin âhirette cezaya götürmesi/kötülük) meselesidir. Onun görüşünü “bir şeyin uhrevî neticesi sadece din yoluyla bilinir” şeklinde özetlemek mümkündür. O, bazılarının zannettiği gibi bu meselenin dünyevi açıdan iyi ya da kötünün belirlenmesi ile ilgili olmadığına dikkat çekmiş, dünyevî açıdan maslahatın (dünyevi fayda ve zarar) akılla bilindiğini vurgulamıştır.

İbn Abdisselâm’ın dikkat çeken görüşlerinden biri de hükümlerin ta’lîli meselesiyle ilgilidir. Buna bağlı olarak illetin bilinip bilinememesi, hükmün illete dayandırılıp dayandırılmaması, hükümlerin illeti bilinenler ve bilinemeyenler olmak üzere taksim edilmesi ve hükmün dayandırılacağı illetin açık ve mazbut olmasının gerekliliği gibi konular tartışılmaktadır.

el-İzz b. Abdisselâm hükümlerin ta’lîlinde, klasik yaklaşımın yanında,  maslahatı da dikkate alır. O, ta’lîlî hükümler için “maslahatı celbettiği veya mefsedeti kaldırdığını açık olarak bilebildiğimiz hükümler ve kendisinde maslahat veya mefsedet açıkça görülebilen hükümler” ifadelerini kullanır. Bunun yanında, onun usûlcülerin çoğundan farklı düşündüğü konu, illetin mutlaka zâhir ve mazbut olup olmamasıyla ilgilidir. Fıkıh Usûlü ilmindeki genel temayüle göre, illet zâhir ve mazbut bir vasıf olmalıdır. İbn Abdisselâm’a göre ise, hükümler açık ve belirlenebilir (zâhir ve mazbut) bir vasıf ile ta’lîl edilebildiği gibi, maslahat ile de ta’lîl edilmiştir. O, konunun nazarî tartışmalarına girmeksizin, hükümlerin dayandırıldığı maslahatların, munzabıt olan (belirlenebilir) ve munzabıt olmayan olmak üzere iki kısma ayrıldığını belirterek, maslahatların ve mefsedetlerin bazılarının belirlenebilir olduğu halde çoğunluğunun miktarlarının ve sınırlarının belirlenemez olduğunu ve takrîben bilindiğini ifade eder. O, burada, maslahat kelimesini illet kelimesinin mürâdifi olarak kullanmaktadır. Mesela, su var olduğu halde teyemmümü mubah kılan susuzluk endişesi, hastalığın iyileşmeme ihtimâli gibi şeylerin miktarları, ihramda yasak olan şeyleri mubah kılan özürler ve ramazanda oruç tutmamayı mubah kılan hastalığın miktarı gibi hususlar mazbut olmamasına rağmen bunlara hüküm bina edilmiştir. Dolayısıyla, ona göre, mazbut/belirlenebilir olmayan illetler bu özellikleri nedeniyle terk edilmez. Böyle illetler yaklaşık olarak/takrîben takdir edilir. Çünkü İslâm, çeşitli mertebelerdeki meşakkatleri, hükümlerde hafifletici sebep olarak kabul etmiştir. Meşakkatler; çok olanlar, az olanlar ve bunların arasında olanlar olmak üzere üç mertebedir. Bazı yasakları mubah kılan orta derecedeki meşakkatlerin belirleyici olan bir kuralı/ölçüsü yoktur. Ancak, bunların belirleyicisi yoktur diye iptal edilmeleri de doğru olmaz. Hükümlerde hafifletici neden olarak kabul edilen meşakkatlerin ölçüsü, her meşakkatin, ilgili olduğu hükümde hukuk tarafından muteber kabul edilen asgarî meşakkattir. Meşakkat, o hükümde muteber kabul edilen meşakkatin benzeri/misli veya ondan daha fazla ise, hafifletici illet olarak kabul edilebilir. Bir meşakkatin, hafifletici illet olarak kabul edilmiş bulunan meşakkate eşit/mümâsil olduğuna karar vermek için ondan fazla olması gerekir. Çünkü insanlar meşakkatlerin eşitliğini tam olarak takdir edemezler.

İzzüddîn b. Abdüsselam, hükümleri amaçlarıyla birlikte değerlendiren bakış açısının bir sonucu olarak, sedd-i zerâi‘ deliline sıklıkla başvurmuştur. Bu prensip “vesîlelerin vesîle oldukları şeyin hükmünü alması” esasına dayanır. Vesîlelerin dereceleri maslahat ve mefsedetlere götürme ihtimallerine göre farklılık arz eder.

İbn Abdisselâm’ın dikkat çeken bir görüşü de “Mürsel maslahat ile amel edilemeyeceğine” dair ifadeleridir. Maslahat konusunu bu kadar önemseyen bir alimin bu söylemi ilk bakışta garip görülebilir. Ancak islâmî ilimler geleneğinde, bir kavrama her alimin aynı anlamı yüklemediğini göz önüne almamız gerekir. Ona göre mürsel maslahat, Şer’î hükümlerin amaçlarıyla, yani makâsıdu’ş-şerî’a ile herhangi bir uyumu tespit edilemeyen maslahatlardır. Fıkıh usûlü eserlerinde ise, bu tür maslahatlara “garip maslahatlar denmektedir. Dolayısıyla genellikle “hakkında muayyen bir delil olmasa da şer’î şerifin muteber gördüğü maslahatlara ve makâsıda uygun maslahatlar” şeklinde tanımlanan mürsel maslahat, İbn Abdisselâm tarafından zaten muteber maslahatlar içerisinde kabul edilmektedir. Dolayısıyla, diğer âlimlerin “garip” olarak nitelediği maslahat, ona göre “mürsel maslahat” adını almaktadır ve delil olmaya elverişli değildir.

O maslahatın şer‘î delillere dayanılarak bilinebileceğini söylemiştir. Ona göre bu deliller Kitap, sünnet, icmâ’, muteber kıyas, sahih istidlal, akıl, muteber zan, istikra, örf ve adettir. İbn Abdisselâm, meşru bir delile dayanmayan maslahat üzerine hüküm bina etmenin önüne geçmek istemiştir.

İzzüddin b. Abdüsselâm, ictihad kapısının açık olduğunu söylemiş ve gerektiğinde ictihadda bulunulmasını teşvik etmiştir. Bunun için kişinin gerekli şartları taşımasına da vurgu yapmıştır. O, sırf rivayetle meşgul olan kimselerin pek çoğunun, usûl bilgisinden yoksun oldukları için, içtihada ehil olmadıklarını belirtmiş ve onların kavil ve efâline itibar edilmeyeceğini söylemiştir.

İzzüddîn b. Abdüsselâm’ın fıkhî görüşleri incelendiğinde, onun, içerisinde yaşadığı toplumsal şartları/örfü dikkate aldığı, insanlar için kolaylaştırıcı çözümlere yöneldiği ve içinde yaşadığı toplumun ihtiyaçlarını daima göz önünde bulundurduğu görülür.

İbn Abdisselâm, aynı zamanda, bid’atlerle mücadele etmiştir. Bunun bir yansıması olarak, Regâip gecesinde Sünnet telakkisiyle kılınan namazın bid’at olduğuna dair bir risale kaleme almıştır.

Farklı mezheplere mensup pek çok âlim İbn Abdüsselâm'ın ilmini ve ahlâkını övmüşlerdir. Cemâ­leddin İbnü'l-Hâcib’in, İzz b. Abdisselâm’ın Gazzâlî'den daha fakih olduğunu ifade etmesi, son derece dikkate şâyândır.

Öne Çıkan Eserleri

Ma‘ne’l-İmân ve’l-İslâm (el-Fark beyne’l-İman ve’l-İslâm): thk. İyâd Halid et-Tabbâ‘, Dımaşk 1426/2005.

  • Resâil fi’t-Tevhid (el-Mulhetu fî İ‘tikâdi Ehli’l-Hakk/el-Envâ‘ fî İlmi’t-Tevhid/Risâle fî’t-Tevhid/Vasıyyetü eş-Şeyh İzzüddîn b. Abdüsselâm: thk. İyâd Halid et-Tabbâ‘, Dâru’l-Fikr, Beyrut 1433/2012.
  • Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm Tefsîru el-İzz b. Abdüsselâm: Daru’l-Kütübü’l-İlmiyye, Beyrut 1429/2008.
  • Muhtasaru Tefsîri’l-Mâverdî: thk. Abdullah b. İbrahim, el-Vüheybî, Daru İbn Hazm, Beyrut 1416/1996.
  • el-Fevâid fî Müşkili’l-Kur’ân: thk. Rıdvan Ali en-Nedvî, Kahire 1982.
  • Kavâidü’l-Ahkâm fî Mesâlihi’l-Enâm(el-Kavâidü’l-Kübrâ): thk. Nezir Kemal Hammad-Osman Cuma, Daru’l-Kalem, Beyrut 1421/2000.
  • el-Kavâidü’s-Suğrâ (el-Fevâid fî İhtisâri’l-Kavâid): thk. İyâd Halid et-Tabbâ‘, Daru’l-Fikr, Dımaşk 1430/2009.
  • el-İmam fî Beyâni Edilleti’l-Ahkâm: thk. Rıdvan Muhtar b. Garbiyye, Darü’l- Beşâiri’l-İslamiyye, Beyrut 1407/1987.
  • Kitabu’l-Fetavâ: thk. Abdurrahman b. Abdülfettah, Daru’l-Ma‘rife, Beyrut 1986.
  • Makasıdü’s-Salât: thk. İyâd Hâlid et-Tabbâ‘, Darü’l-Fikr, Dımaşk 2008.
  • Makasıdu’s-Savm: thk. İyâd Halid et’Tabbâ‘, Dâru’l-Fikr, Beyrut 2008.
  • et-Terğîb an Salâti’r-Rağâib (Risâle fi Zemmi Salâti’r-Rağâib): thk. İyâd Halid et-Tabbâ‘, Dâru’l-Fikr, Beyrut 1426/2005.
  • el-Ğaye fî İhtisâri Nihâyeti’l-Matlab fî Dirâyeti’l-Mezhep.
  • Şeceretü’l-Ma’ârifi ve’l-Ahvâl ve Sâlihu’l-Akvâli ve’l-A’mâl: thk. İyâd Hâlid et- Tabbâ‘, Darü’l-Fikr, Dımaşk 1998.
  • Makâsidü’r-Ri‘âye li-Hukûkillah (Muhtasâru Ri‘âyeti’l-Muhâsibî): thk. İyad Halid et-Tabbâ‘, Darü’l-Fikr, Dımaşk 1425/2004.

Kaynak: İslam Düşünce Atlası