SİYASET
Giriş Tarihi : 28-08-2019 20:17   Güncelleme : 29-08-2019 14:43

Davutoğlu TV5’de konuşuyor

Ahmet Davutoğlu, TV5’de yayınlanan “Suat Toktaş ile Düşünme Vakti” programında “defterler açılırsa…” sözüyle ne kast ettiğini açıklarken, “Şöyle bir intiba var: Birtakım kirli defterler var. İşte o gün yaşanan gar terörü, Suruç terörü, Ceylanpınar... Bunlar devlet tarafından yapıldı da sanki PKK mazur... Hayır, öyle değil. Benim başbakanlığım dönemindeki her işin hesabını veririm. Gar ve Suruç katliamlarının failleri yakalanmıştır. DEAŞ'tır ve o dosya berrak bir şekilde ortaya çıkmıştır.” dedi

Davutoğlu TV5’de konuşuyor

(CANLI DEŞİFRE)

Davutoğlu, “Terörle mücadele konusunda defterler açılırsa, birçok insan, insan yüzüne çıkamaz” sözüyle ne kast ettiğinin sorulması üzerine, şunları söyledi:

O cümle 27 saniye, konuşmam ise 1 saat

“Akademik hayattayken ben, öğrencilerime entelektüel namusu anlatırken, ‘Hiçbir romanı, hiçbir kitabın bir parçasını okuyarak nihâî hükme varmayın. Hiçbir filmi fragmanından takip edip, üzerine bir yorum yapmayın. Bu, kitabın yazarına, filmin yönetmenine en büyük saygısızlık. Konuyu da yanlış anlamanıza sebep olabilecek bir entelektüel sapmadır’ (dedim). Maalesef iletişim teknolojisi artınca manipülatif bir şekilde haberi nereden görmek istediğinizi, bütününü görmeden yorum yapmaya mütemayil oluyor insanlar. Bunu sıradan bir internet takipçisi yaptığında mazur görülebilir; ama bir kamuoyu öncüsü, bir düşünce adamı, gazeteci yaptığı zaman mazur göremiyorum. Bunu neden söylüyorum? Bahsettiğiniz cümle, tam 27 saniye süren bir cümle. Benim konuşmam 1 saat… Dostoyevski’nin herhangi bir sayfasını okuduğunuzda bir hırsızlık övgüsüne şahit olabilirsiniz. Onu hırsızlığa teşvikle suçlayabilirsiniz; ama programının bütününü okuduğunuzda bir klasik çıkar karşınıza.

Bugünlerde bana saldırmanın bir maliyeti yok

Daha önce de bu belediye başkanları görevden alıp kayyım atandığı zaman ben, 3 tweet’lik bir tweet serisiyle görüşümü belirttim. Bu günlerde maliyetsiz saldırının hedefi benim. Muhalefet kanadı AK Parti’yi eleştirmek istediğinde bana saldırdığında bir maliyeti yok. İktidar kanadı içinde maalesef 3-4 gündür hepsi birden bana saldırıyorlar.  Bana saldırmak, ödüllendirilen bir şey. Benimle hakikati aramak isteyen gazeteciler ise işlerinden oluyor. İnşallah burada böyle bir şey olmaz. Allah’tan burası TV5, başka bir yayın organı değil. Onun için TV5’e de teşekkür ediyorum.

Ben, TV5’i bu yüzden tercih ettim. Çünkü 3-4 gündür ana kanal denilen kanallarda gece boyu bana saldırıldı. ‘Acaba bu başbakan, bu ülkeye şöyle böyle hizmet etmiş’. Ya da ‘Bir düşünür, akademisyen ne düşünüyor?’ diye soran olmadı. TV5, öyle bir gelenekten geliyor ki, öyle olmaz.

Ve bunu kimler sürdü? 31 Mart seçimlerinden önce Öcalan’dan mektup getirip, kırmızı bültenle aranan Öcalan’ın kardeşini televizyona çıkaranlar, bu ülkede başbakanlık yapmış ve terörle mücadeleye en zor şartlarda liderlik etmiş, onu yönetmiş ve her bir hafta sonunu terörle mücadele yapılan bir ilde, ilçede askerle, polisle ve oranın temiz halkıyla geçirmiş birine söylüyorlar.

Halktan gelen talepler üzerine dedim ki ben, terörle mücadele, en net ve sert şekilde, kararlı bir şekilde verilmelidir; ama bu demokratik hukuk kuralları içinde verilmelidir dedim ve sonra şunu söyledim: ‘Eğer terörle mücadelede 7 Haziran - 1 Kasım arası defterler açılırsa, birçok insan, insan yüzüne çıkamaz’. Kast ettiğim şey şuydu: Bana eleştiri getiren iki merci vardı. Onlara dönük şunu dedim: Niye 1 Kasım dedim? 6 Mayıs 2016 da diyebilirdim. Yani benim başbakanlığı bıraktığım o dönem, benim Mecliste çoğunluğu olmayan bir başbakanım. 62 ve 63. başbakanım. 1 Kasım’dan sonra ise zaten seçim kazanmış terörle mücadelede her türlü riski alabilecek durumdayım. O dönemi vurgulama sebebim şu: O dönemde, ‘AK Parti çoğunluğu kaybetti’ düşüncesiyle HDP son derece tahrikkâr bir tutuma kapıldı. Her türlü tahriki yaptılar.

PKK terör örgütü de daha önceki hazırlıklarını fiilî eyleme dönüştürmeye başladı. O zaman biz, HDP’yi de uyardık. Koalisyon görüşmelerinde, ‘Siz siyasi parti iseniz, bu eylemlere destek vermekten çıkın. Sadece siyaset yapın’. 15 Temmuz’daydı bu görüşme. 20 Temmuz’da Suruç saldırısı oldu. Daha sonra 21 Temmuz 2015’te Adıyaman’da bir askerimiz şehit oldu. Bu dönemde Mecliste tabiri caizse AK Parti ‘topal ördek’ ve ‘Biz bu dönemi istismar edelim’ diye bütün terör örgütleri harekete geçti.

Terörle mücadele döneminde MHP, bütün tekliflerime ‘Hayır’ dedi

DHKP-C, İstanbul’da silahlı gösteri yapmaya kalktı. DEAŞ, sınırımıza saldırmaya kalktı. 7 Haziran akşamı milletimize verdiğimiz sözün gereği olarak dedik ki, ‘Bu devleti bir saniye dahi hükümetsiz bırakmayız’. Ben, bu taahhüdüme sadık kalarak terörle mücadele emri verdim. Tabiî Cumhurbaşkanımızın da haberi var. Bütün kurumlar harekete geçti ve bir mücadele başladı. Bu mücadelede bölücü terör örgütünün her türlü tahriki yapmasını beklersiniz. FETÖ denilen o iğrenç yapının bu mücadelenin meşruiyetini sarsacak hareketlerini, onu da bekledik; ama beni bir şaşırtan bir üzen iki tavır oldu. Birisi, MHP’nin Sayın Genel Başkanı, koalisyon için gittiğimde açıkçası uzun dönem bir koalisyon olmayacağını görebiliyordum; ama düşünüyordum ki, terörle mücadeleyi yürüttüğümüz bir aşamada MHP, en azından bu mücadeleye destek babında, kısa dönemli seçim hükümetine, ona vermezse bizim azınlık hükümetimize destek verir. O da olmazsa anayasal hükümete katkıda bulunur. Böylece Meclisten güç almış bir hükümet olarak bu mücadeleyi yürütürüz. Hukukî meşruiyeti tartışılmaz bir hükümet olarak. Açıkçası beni şaşırtan sonuç şu oldu: Yaptığımız 4 teklife, yani uzun dönemli koalisyon, seçime kadar AK Parti - MHP koalisyonu, üçüncüsü AK parti’nin azınlık hükümetine destek vererek Meclisten güvenoyu almam ve bu da olmayacaksa Cumhurbaşkanımızın yönlendirmesiyle gidilecek anayasal hükümete katkıda bulunmak… Ve beni hayrete düşüren şu oldu:  Bu kadar sert mücadelenin sürdüğü dönemde MHP Genel Başkanı, benim tüm tekliflerime ‘Hayır’ dedi.

Şimdi bunu demediklerini iddia ediyorlar. O gün dedim ki, MHP Genel Başkanı bu dört teklifi de reddetti dedim. O gün. Niye o gün? Başbakan bize bu teklifleri demediler. Demediler de şimdi öyle ilân ediyorlar. O günkü kayıtlar var.

Şimdi bu kadar süre geçtikten sonra MHP tarafından bana dönük olarak sadece ‘Sandığa saygı gösterilsin ve demokratik hukuk kuralları işletilsin’ dedim diye bir saldırıya maruz kalmak ve Öcalan’ın mektubunu meşrulaştıran MHP Genel Başkanının  ve etrafındaki ekibin benim demokrasiye sahip çıkmamı ve demokratik hukuk devletini hatırlatmamı... Kast ettiğim bu...

***

(“Hedefiniz sadece MHP miydi?” sorusuna karşılık:)

Sadece o değil. Bir bu; çünkü bana ‘teröre destek verme’ suçlamasında bulundular, o tweetler dolayısıyla. Kimsenin bunu yapmaya hakkı yok. Ben, böyle bir şeye de izin vermem, çok net söylüyorum. Bu ülkede Türk siyasî tarihine bakın, arkasında Meclis çoğunluğu olmadan böyle bir karar almış kaç başbakan var?

Ben, o dönemde arifeyi Konya’da geçirdim, Bayramı Diyarbakır’da yaptım ve ben, Kurban Bayramını ailemle evimde geçirmedim; çünkü bana bayram haramdı. Askerimiz, polisimiz mücadele ederken ve eşimle birlikte gittim orada bayramlaştım ve o sırada Sur’da operasyonlar, saldırılar devam ediyordu. ‘Sayın başbakanım, çok ciddi suikast şeyleri var, gitmeyin’ dediler. Ben Ankara’da veya İstanbul’da bayram yaparsam, Diyarbakır’da süren mücadeledeki halkın acısını da hissedemem. O askerimiz ve polisimiz de beni hissedecek yanında dedim.

Onların çelik yeleği biziz

Orada da söyledim; hiç unutmadığım bir hadisedir: Bir gün eğer bu vazifeleri yapmam vesilesiyle bir şeref sahibi olacaksam, Ceylanpınar’da bana gelen bütün telkinlere rağmen zırhlı arabaya binmeyip yola çıktığımızda gazeteciler sordular; ‘Çelik yelek mi giyiyorsunuz eşinizle?’ dediler. Ben, daha cevap vermeden bir Ceylanpınarlı, ‘Onların çelik yeleği biziz’ dedi. Birinci bu.

Ben mücadele ederken arkadaşlarım ayak oyunları yapıyorlardı

İkincisi, beni üzen, derinden üzen, bugün bile düşündüğümde yüreğime bir sızı saplanan gelişme nedir biliyor musunuz? 12 Eylül kongresine giderken, 1 hafta kala 16 şehidimiz var Dağlıca’da. 13 şehidimiz var Iğdır’da. Toplamda 29 şehit verdiğimiz hafta ben, Van’da bu şehitlerimizin cenazeleriyle uğraşıp kendimi zor tutarak bir konuşma yaptığım anlarda Ankara’da benim arkadaşlarım, 12 Eylül’de yapılacak kongre için ayak oyunları yapıyorlardı. Birtakım delegelerden imza toplamaya çalışıyorlardı. Bunu o günkü il başkanlarımız bilir. O günkü delegeler bilir.

Yanıldığımı 6 Mayıs 2016’da fark ettim

İkinci sitemim de kendi partimeydi, açık söylüyorum. Siz, Mecliste çoğunluğu olmayan bir başbakan olarak ve sizin genel başkanınız olarak seçime giderken, ben şehitlerimizi defnederken, ki açıklamayı yapan arkadaş da o şeyin içinde benzer arkadaşlar; bana karşı o fütursuzca ve nezaketsizce açıklama yapanlar, teröre destek babında bu tweeti yorumlayan arkadaşlar da içinde. Ben, o şehitlerin cenazesini defnederken Ankara’da oturduğunuz köşelerde il başkanlarını arayıp, delegeleri arayıp, benim kongreye gideceğim için bana karşı imza topluyorsunuz ve ben, Ankara’ya geldim. O zaman şunu söyledim arkadaşlara: Ben, milletimiz ateş çemberinden geçerken, terörle mücadele edilirken sizinle MKYK listesi müzakere etmem. Onlar benim arkadaşımdı ama yanıldığımı 6 Mayıs 2016’da fark ettim.

Adımı AK Parti tarihinden silmeye kalktılar

Sitemim bundan. Bunlar da yersiz şekilde birden söylenmiş sözler değil. Eğer bana MHP Genel Merkezi, MHP’li kardeşlerimi tenzih ederim; MHP’li kardeşlerim teröre karşı duyarlıdırlar, AK Parti tabanını tenzih ederim. Her biri benimle o mücadelenin içinde yer aldı. 2015 - 2016’yı benim adımın geçmemesi için AK Parti tarihinden silmeye kalktılar. O gün benimle birlikte terörle mücadelede saf tutan, bedel ödeyen AK Parti teşkilatlarını yok saydılar.

Zaten konuşmanın hemen sonrasında bu iki hedefti. Benim açtığım eski defter, bu iki husustu ve açtım söyledim. Ben tehdit, şantaj, bu işlere girmem. Hayatım şeffaftır, sözüm açıktır. Bir şey söyleyeceksem net söylerim. Üzerinde spekülasyon yapılmasına da izin vermem.

(“Siz de tehdit alıyor musunuz?” sorusuna karşılık:)

27 saniyelik kısmı yayanlar, FETÖ, PKK ve trol çeteleriydi

Alıyorum, hem de nasıl alıyorum. ‘Bedel ödetme’, bir tehdittir. Bu, hiç önemli değil. Bu yola çıkan, bunları göze almazsa çıkmamalı. Onları hiç önemsemiyorum. Burada bir şeye dikkat çekmek isterim: İyi niyetle eleştirenleri anlarım, başımın üstünde yeri var; ama ilk bu ifadeleri o 27 saniyeyi çıkarıp yayan ekip, FETÖ unsurlarının yoğunlukta olduğu bazı siteler, bunun üzerinde tepinenler, bölücü terör örgütüne yakın olanlar, bunun üzerinden hesaplarını görmeye çalışanlar ise meşhur trol çeteleri... İsimlerini artık söylemeye bile gerek yok; herkes biliyor.

Gar ve Suruç katliamlarını DEAŞ yaptı

Bu üçünün bana karşı ittifak etmesi bile açıkçası tabloyu ortaya koyuyor. O dönemdeki bütün mücadele, demokratik hukuk devleti ilkeleri içinde verilmiştir. Şöyle bir intiba var: Birtakım kirli defterler var; işte o gün yaşanan gar terörü, Suruç terörü, Ceylanpınar... Bunlar devlet tarafından yapıldı da sanki PKK mazur... Hayır, öyle değil. Benim başbakanlığım dönemimdeki her işin hesabını veririm. Gar ve Suruç katliamlarının failleri yakalanmıştır. DEAŞ’tır ve o dosya, berrak bir şekilde ortaya çıkmıştır.

( ‘Kamu görevlilerinin yargılanma talebi o davalarda reddedildi’ hatırlatması üzerine:)

Ceylanpınar ve Adıyaman saldırısını PKK üstlendi

Bakın, şimdi o saldırılarda saldırının failleri yargılanır. Kamu görevlilerinin ihmali varsa ayrı bir soruşturma yürütülür. O dönemdeki birçok kamu görevlisi hakkında da yürütülen soruşturmalar var. Hatırlarsanız bir cesedi sürükleyen araba görüntüleri bana ulaştığında ‘Derhal soruşturma açın. Biz terörle mücadele ederiz ama insan onurunu zedeleyen hiçbir şeye izin vermeyiz’ dedim ve haklarında soruşturma açıldı. Ceylanpınar saldırısını bölücü terör örgütü, kendisi üstlendi, Ceylanpınar ve Adıyaman saldırısını. Dolayısıyla ortada gizli dosya var da ben onu örtüyorum ya da ifşa etmekten kaçınıyorum diye böyle bir şey yok.

Kongrede bana yapılan o davranışı unutamıyorum

Son olarak şunu söyleyeyim: Benim devlet hayatımda benimsediğim bazı ilkeler var. Birincisi, demokratik hukuk devleti kuralları. Bugün de aynı şeyleri söylüyorum. Teröre karşı en sert mücadeleyi verelim ama demokratik hukuk devleti kurallarından ve insan hak ve özgürlüklerinden en ufak bir taviz vermeyelim. İkincisi, dava ahlâkı ve devlet ahlâkı. Bu bağlamda herhangi bir dava arkadaşımı, beraber siyaset yaptığımız arkadaşları ne tehdit ederim ne şantaj yaparım. Hesaplaşırım, yüzleşirim, konuşurum, eleştiririm; ama benim literatürümde hiçbir arkadaşımla ilgili şu, bu, geçmişi karıştırma gibi bir şey olmaz. Açık söylüyorum, kongrede bana yapılan o davranışı unutamıyorum. Siyaset bu olmamalı dedirtti bana. Dava arkadaşlığı bu olmamalı dedirtti. Bana saygıları yoksa şehitlerimize saygı göstermeliydiler. Ben onların aileleriyle şehitleri defnederken bunu yapmamalıydılar. Üçüncüsü de halkın vicdanı. Bakın, eğer halkın vicdanından taviz verseydim ya da o vicdandan kopsaydım, bugün Sakarya sokağına Diyarbakır sokağına… Diyarbakır’da ben iftar ettim ve sahura kadar sokaktaydım. İnsanlar da sokaktaydı. Otele gitmeme izin vermediler. Elhamdülillah halkın vicdanından kopmadım.

Benim hakkımda soruşturma açılmış falan; ben bunların hiçbirinden çekinmem. Şeffaflığı devlet hayatında sonuna kadar savunan birisiyim. Devlet hayatımda bütün kurumlardan geçmemiş hiçbir kararın altında imzam yoktur. Şeffaflığı her alanda savunan birisiyim. Meselâ 15 Temmuz Araştırma Komisyonu vardı. 15 Temmuz’da ben başbakan değildim. Bakın o komisyon raporlarına. Hiç soru sorulmamış kişiler var, görevde olduğu halde. Görevde olmayıp da sorulara cevap vermeyenler var. Bana da bazı siyasetçi dostlarım, ‘Efendim, cevap vermeniz gerekmiyor; kısaca cevap vermeniz gerekiyor; çünkü ileride oradaki bir ifadeden yola çıkılarak başınıza iş açılabilir’ gibi söyleyenler oldu. Onlara söylediğim şuydu: TBMM’ye saygı göstermezsem ben milletvekili olamam.

Hendekleri kazanlar şimdi ‘O dönemin sayfaları açılsın’ diyor

7 Haziran - 1 Kasım arası koalisyon görüşmelerinde iyi niyetle çalıştım. Olmazsa suhuletle seçime gitmeyi sağlamalıydım; çünkü anladım ki ülkede güvenoyu almamış bir hükümet olduğu zaman bunu birileri bir ‘yumuşak karın’ olarak görüyor ve oradan saldırıyorlar. Burada bir zaaf çıkmaması için ben, kararlılık gösterdim. O hendekleri barikatları kazanlar, kamu düzenini yok edenler, şimdi karşımıza geçmiş, ‘O dönemin sayfaları açılsın’ diyor.

O dönemle ilgili eleştirilmeye, araştırılmaya açığım. Hukuk devletinde her şey araştırılabilir. Üzüntüler, eksik kalmış bilmediğimiz şeyler olabilir; ama özellikle üstünü örttüğümüz, ifşa etmekten kaçındığımız bir husus yok.

(Ceylanpınar’da polislerin vurulmasına dair soru üzerine:)

FETÖ’nün Emniyet ve Silahlı Kuvvetler içine sızmış unsurları, o dönemde ciddi provakosyonlar yaptılar, terörle mücadeleyi açığa düşürmek için. Devletin içine bir virüs sızmışsa, her an tetikte oluyorsunuz; çünkü tespit edemediğiniz unsurlar ama Ceylanpınar’da tablo net: Saldırıyı terör örgütü üstlendi; ‘Bunu ben yaptım’ dedi. Suruç’u da DEAŞ üstlendi. Hukuk, zanlı olarak tutuklananlara beraat kararını neden vermiş, o konuyla ilgili bir bilgim yok, doğal olarak.

Benim arkamdan iş çevrilmesinin gerekçesi, kendi teşkilatlarını kuruyor ise, e tabiî bir genel başkan, başkalarının teşkilatını kuracak değil; kendi teşkilatını kuracak. Kendi listenizle gideceksiniz. Bu doğal. Ayrıca ben, Sayın Cumhurbaşkanımızdan aldığım listede hiçbir değişiklik yapmadım.

Ben o zaman Sayın Bahçeli’nin koalisyon ile söylediği bir şeyi alkışladım diye (bunu) partiye ihanetle suçlayan bazı yazarlar, şimdi bana en ağır yazıları yazıyorlar. O dönem beni Cumhurbaşkanına ihanetle suçlamışlardı.

2013 yılında yani çözüm süreci ilân edildiğinde ben, dışişleri bakanıydım. Sayın başbakanımızın en yakın çalışma arkadaşıydım. Onun çizdiği perspektif, bizim perspektifimizdi ve bu konuda en ufak bir görüş ayrılığımız yoktur. Başlarda hepimiz heyecan duyduk. Diyarbakır Dicle Üniversitesinde konuşmam da vardı. Bu coğrafyada akan bir kan duracaksa, terör örgütü silahsızlandırılacaksa, bütün onlarca yıllık yıldığımız meseleler, demokratik zeminde, serbest tartışma ortamında çözülecekse, hepimizin beklentisi ve ümidi Mayıs 2013’te Türkiye sınırlarının dışına çıkılması ve silahların bırakılmasıydı. İmkânım olursa kitap çalışmalarım da devam ediyor. 2013 yazı üzerine bölge ile ilgili bir çalışma yapmak isterim. Ortadoğu’nun karakterini etkileyen tarih odur. Biz, Sayın Başbakanımızla hepimiz seferber olmuşken, âkil adamlar bölgeyi dolaşırken, Ortadoğu’da 3 şey yaşandı:

DEAŞ sahneye çıkarıldı. Mısır darbesi yaşandı ve bütün Arap baharı demokratik niteliğini kaybetti; çünkü Mısır nereye seyrederse bölge oraya seyreder. Eski otokratik yönetimler başladı. Suriye’de kimyasal silah kullanıldı. Suriye rejiminin her türlü zulmünü görmeyecek bir şey yaşandı ve Türkiye’de de gezi olayları yaşandı. Arkasından da 17-25 Aralık olayları yaşandı. O dönemde Türkiye’de çözüm sürecinin yürüyor olması, Türkiye’nin alâmetifarikasıydı. Bu, güzel bir şeydi. Nerede bu bozuldu? Terör örgütü bunu istismar etti. Kamu düzenini bozacak eylemler başladı ki silahları bırakıp Türkiye’yi terk edeceğiz diye taahhüt etmelerine rağmen ki Sayın o dönem başbakanımız, bütün süreçleri kendisi yönetti ve kendisi öne çıktı. Biz de hepimiz destek olduk. Kuzey Irak’ta görüştüm, terör odaklarının dağıtılmasıyla ilgili; ama terör örgütü silah kullanarak gerekse HDP siyaseti araç olarak kullanma yeteneklerinin olmaması sebebiyle zamanla bunu sanki devlet otoritesinin daha doğrusu kamu düzeninin olmayacağı gibi bir algı oluşturmak istediler. İşte illegal mahkemeler oluşturarak, hendekler, barikatlar...

Cumhurbaşkanımızla olan ihtilaflarımızı, o açmadan açmam

Ben Başbakanlığı devraldığımda 28 Ağustos 2014’te Sayın Genel Başkanımız, ‘Size iki emanet bırakıyorum’ dedi. ‘Biri FETÖ ile mücadele, diğeri çözüm süreci. O tarihte tablo bize çözüm sürecinin istismar edildiği ve kamu düzenini yok sayacak şekilde değerlendirildiği resmini ortaya koydu. Sonra ortaya çıktı ki niyet, kamu düzenini ihlâl ederek Suriye benzeri kantonlar oluşturmak. Türkiye’de iki kardeş de olsanız görüş ayrılığınız olur. Hele ki siyasette olmazsa, orada demokratik düşünce özgürlüğü yoktur demektir. Sayın Cumhurbaşkanımızla oradaki birçok meselede görüş ayrılıklarımız oldu; ama bu konular, devlet mahremiyeti içinde olan hususlardır. Ben Cumhurbaşkanımızla olan ihtilafları o açmadıkça, gerekli olmadıkça açmadım, açmam.

Görüş ayrılıkları olur; ama ilkesel bir noktaya geldiğinde, devlet krizi çıkacağını hissettiğinde ben, Mayıs 2016’da hissettim. Dedim ki, ‘Dostluğumuz bozulacağına ben çekileyim’ dedim. Benim birinci önceliğim devlet hayatında bir kriz çıkmaması.

2018 kongresine gidilirken delege bile yapılmadım. Yani ben şu an AK Parti delegesi bile değilim. Düşünün ki CHP’yi çok tenkit ederiz ama rahatsızlık geçirdi diye Sayın Deniz Baykal, Mecliste görev yapamayacağı halde bir vefa duygusuyla milletvekili yapıldı. Ben milletvekilliğini kendim reddettim; ama kongrede delege dahi yapılmadım. 6 seçimden ikisini yürüten genel başkan olarak ben, şu anda AK Parti delegesi değilim. AK Parti ile tek bağım, girerken imzaladığım üyelik bağım. Burada kopuş bizden değil. ‘Trenden inenler, binenler’ diyorlar. Biz, trenden inmedik, itildik. Hem de 15 km hızla giden bir trenden itildik. Makinist koltuğunda otururken itildik. ‘Eyvallah’ dedik. Tren gitsin de istikametinde, bizim itilmemiz hiçbir şey değil; ama tren, istikametinde gitmedi.

Manifestodan sonra parti yönetiminden ‘Elinize sağlık Sayın Genel Başkanım. Önemli tespitler yaptınız’ diyenler de oldu. Bir kişi de ‘yanlış yaptın, haksızlık yaptın. Bunlar yok, sen uydurdun. Her şey yolunda’ demedi. Arkadaşlarla o metni yazarken dedik ki 31 Mart seçimlerinden sonra söyleyelim, inşallah düzelmeye vesile olur. Ne yapılabilirdi? İki yol vardı. Üçüncüsünü ben düşünmüyordum; ama üçüncüsü de oldu. Bir, ya siz eski genel başkanımızsınız, bakanlığımızı yaptınız. Gelin bu metin etrafında konuşalım. Bir rahatsızlık varsa konuşalım. Bir, istişare olsun. İkincisi şu olabilirdi: Ya ‘Bunlar doğru değil. Akraba kayırmacılığı yok. Kimsenin oğlu, kızı, damadı yok. Yasaklar yok, düşünce özgürlüğü var. Yoksulluk var diyorsunuz, yoksulluk yok. ‘Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi işlemiyor. Bakanlıklar görevlerini yapamıyor’ dedim ben, o da ‘Yok’ demedi. Üçüncü yol ise yok saymak. Yani siz duvara mı konuşuyorsunuz? Yani bu ademe mahkûmiyet…

Dolayısıyla yeni bir siyasi hareket kurulmasına ihtiyaç var

Sağ olsunlar, bizim adımıza parti isimleri duyuruyorlar. Telefonlar alıyorum, ‘Parti ismi bu mu?’ Bazıları, ‘Partimizin ismi bu mu?’ diyor, destek mahiyetinde. Bunların çoğu, gerçeği yansıtmayan şeyler. Siyasette süreç yönetimini unuttuk. Noktasal reflekslerle yürüyor son dönemde. Oysaki süreç işler. Kapalı kapılar ardından eleştirip, Türkiye inişler çıkışlar yaşarken susarsanız, bir gün bir parti kurulacağı iddia edildiğinde o sürecin dışında kalabilirsiniz. Buna mukabil, her gün refleksif olarak tepki vererek o dalgaya kapılırsanız, orada kaybedersiniz. Biz, bir süreç yönetiyoruz. Bugün Türkiye’de konuşma günüdür, parti kurma günü değil. Parti kurmayı reddettiğimden söylemiyorum. Türkiye’de herkes konuşacak, heybesindekini ortaya koyacak. Önemli olaylar yaşandığında tavrını ortaya koyacak. Saldırıya uğradığında düşüncesini ortaya koyacak, mücadele edecek. Nehrin içinde akacaksınız. Bu halkın içinde akacaksınız. Neden ben Anadolu’yu dolaşıyorum? 3 ay önce bana sorsaydınız ‘Bir parti kuracak mısınız?’ diye, ben yine cevap vermezdim; ama ben şimdi arkadaşlarımla birlikte gidiyorum Sakarya’da 3 saat, Diyarbakır’da sahura kadar halkımızlaydık. Halkımızın ihtiyacı varsa, beklentisi varsa parti kurulur. Var olan partiler tatmin ediyorsa, sırf ‘Bir parti kuralım’ diye parti kurulmaz. Bir taraftan manifestoyu yazarak biz bu işin teorik zeminini ortaya koyduk, bir taraftan halkın arasında dolaşarak halkın nabzını tuttuk. Dolaşmaya da devam edeceğiz. Bu bir süreç yönetimi… Bu akış, devam edecek. Sonunda bir partiye dönüşecekse, AK Parti nasıl doğal şartlarda bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmışsa, bu parti ortaya çıkar. (AK Parti’den yana) ümidimizde çok ciddi bir zayıflama var; halkta da talep ve beklenti çok ciddi miktarda artıyor. Dolayısıyla yeni bir siyasi hareket kurulmasına ihtiyaç var.

Fazilet Partisi döneminde rahmetli Erbakan Hocamız, kimseye ‘Ümmeti bölüyorsunuz, ihanet içerisindesiniz’ demediler. Bugün, görüşünü söyleyenler susturuluyor. Her şeyin iyi olduğunun söylenmesini istiyorlar. O zaman yapacağımız şey, şu bu nehirde akmaya devam edeceğiz.

Bir işe ya girersiniz ya girmezsiniz. Giriyormuş gibi yapamazsınız. Sonra da ortaya çıkan problemlerden kaçamazsınız. ‘Hangi tabandan ne kadar oy bekliyorsunuz? Deseniz, ben cevap vermem. Şimdi ben size yüzde 55 desem, size çok gelir. Bir siyasetçinin yüzde 55 demesi, geri kalan yüzde 45’ten vazgeçmesi anlamına gelir. Hangi taban? 81 milyonluk toplumsal taban. Sünnisiyle, Alevisiyle, muhafazakârıyla, liberaliyle, Türküyle, Kürdüyle dersiniz; ama ortak payda diyelim insan odaklı siyaseti benimseyen, demokratik hak ve özgürlükleri benimseyen herkesle hareket ederiz. Bu bağlamda bir sınırlama getirmek ya da AK Parti’den kopan bir parti diye ifadeleri şimdiden kabullenmek, sadece AK Parti tabanını ifade etmek anlamına gelir. Şu bir vakıadır: Şu an kendisini en fazla sahipsiz hisseden AK Parti’nin bu değerlerden kopması dolayısıyla farklı arayışları olan geniş bir kentli ve taşralı her türlü oy kaymaları da oradan oluyor. Onu ihmal edemezsiniz. Sadece ‘Şu partinin tabanına hitap ediyorum’ ya da ‘Şuna hitap etmiyorum’ diye bir sınırlama getirilemez.

AK Parti’nin aynısını düşündüğünüzde tarihi dondurursunuz

Dünya değişti. AK Parti’nin kurulduğu tarih 2001. Evrensel değerler sabittir. Onları değiştiremezsiniz. İnsan hak ve özgürlükleri sabittir, değiştiremezsiniz. Bunlar var zaten; ama program dediğinizde, devlet işleyişi ile ilgili, ekonominin işleyişiyle ilgili eğitim, tarım politikalarıyla ilgili buralara geldiğinizde AK Parti’nin aynısı diye bir şey düşündüğünüzde tarihi dondurursunuz.

AK Parti’nin tekrarı olmayacak ama ondan istifade edecek

Değerler de AK Parti kurulduğunda söz konusu olmayan, dikkat çekmeyen hususlar var. Ne gibi meselâ? Sosyal medya ahlâkı diye bir husus gerekmiyordu o zaman; çünkü yoktu; ama şimdi en temel mesele haline geldi. Meslâ ben, her zaman değerli gördüm çevre meselelerini, 12 Eylül 2015 kongresinde bu eksikliği fark ettiğimiz için AK Parti’de çevre ve şehir ile ilgili genel başkan yardımcısı ihdas etmiştim. Yeni bir siyasi perspektifte çevre meselesi en temel konulardan biri olacaktır. Son Kaz Dağları olayı da içinde olmak üzere, ekolojik miras devlete ait değil. Çevre konferansıyla alâkalı. BM’de hepsi dışişleri bakanı, hepsi metinden okuyor. Çok sıkıcı bir toplantı. Bize sıra gelince metni kenara koydum. Dedim ki, ‘Çevre meselesi, hepimiz dışişleri bakanı olarak ulusal politikamızı savunuruz; ama çevre konu olduğunda ulus devletlerin dışişleri bakanı olarak değil, insanlığın içişleri bakanı olarak konuşmalıyız. Şimdi burada da meselâ çevre şehircilikte vahim hatalar yapıldı. Bunu engellemek için herkes biliyor, çok çaba sarf ettik. İmar yasasını bunun için çıkartmaya çalıştık ve Cumhurbaşkanı ile ittifakların en başlıcalarından birisi oydu. Yani bütün bunlar AK Parti’nin tekrarı olmayacak bu metin; ama AK Parti’nin o değer ve tecrübelerinden istifade edecek.

(Kürt meselesinde yeni bir dil konusu)

Bu dil, demokrasinin dili olacak. Aynı mesele, Alevilik meselesinde de olacak. Uygulamada bir gerilik olduğu aşikâr. Bütün bunları öyle bir çerçeveye oturtmamız lâzım ki, kutuplaştırıcı dilden uzak duran, içselleştirici siyaseti öne çıkaran, sorun olduğunda soruna gözünü kapamayan ve tartışan. Kürt meselesinde de böyle, Alevi meselesinde de; roman, gayrimüslimde de. Bu konuda AK Parti çok güzel açılımlar sergiledi. O miras, bizim mirasımız. Hep beraber yaptık bunu; ama bugün geldiğimiz noktada ciddi gerilemeler olduğu gibi yeni bir dil de gerekiyor.

(Yeni anayasa konusu)

AK Parti, 2007 ile birlikte bu konuda çok güzel çalışmalar yürütüyordu. Ergun Özbudun başkanlığında herkesin dahil olduğu bir uzlaşma anayasası yazılıyordu. Parlamenter sistem ağırlıklı bir anayasaydı; fakat son anayasa değişikliği, yöntem olarak, usul olarak Meclisten geçirilmesi doğru; fakat istişare olarak AK Parti için bile istişare edilmemiş bir anayasadan bahsediyoruz, bırakın halkın değişik toplumsal kesimlerini. Dolayısıyla net bir temele dayalı, devlet yapısının olduğu ama en önemlisi insanı esas alan yeni bir anayasa ihtiyacı vardır.

(“Yeni parti programında parlamenter sistem mi, başkanlık sistemi mi?” sorusu üzerine:)

Eğer teorik olarak düşünecek olsaydık, yaşadığımız tarihî gelişmeleri göz ardı etmeden bu konuda teorik bir tercihte bulunabilirdi; ama şu anda bir vakıanın içerisindeyiz. Ben, daha önceki dönemde de pür parlamenter sistemin yada pür başkanlık sisteminin her ikisinin de demokratik ve otokratik olarak söylemiştim.

Parlamenter sistem de ucubeydi, başkanlık sistemi de ucube

7 Haziran’dan sonra anayasa değiştirilebilecek bir çoğunlukta değildik. Baktım ki bu sistem yürümüyor. Bu ‘Cumhurbaşkanımız haklı, ben haklıyım sen haklısın’ meselesi değil. Bu sistem, yürümüyor. Başkanlık sistemini de 258 ile, o zaman MHP de başkanlığa karşı, herkes de karşı. Sayın Cumhurbaşkanımıza o zaman dedim, tıkanıyoruz. Yetki ve sorumluluklarımız açısından sıkıntılar var. Benim herhangi bir şeyde gözüm yok; ama bu devletin kurumsallaşması lâzım ve her bir makamın hak ettiği yeri alması lâzım ve şöyle yapsak dedim: Koalisyon görüşmeleri başlamadan önce, hiçbir parti parlamenter sisteme itiraz etmiyor. Biz o liderlerle görüşürken pür parlamenter sistemi teklif etsek. Siz güç kullanmak istiyorsunuz. Seçilmiş cumhurbaşkanı olarak hakkınızdır; ama bir başbakanlık var. O da görevinin gereğini yapmalı. Burada bir çatışma doğuyor. Yani pür parlamenter sistem. Almanya’daki gibi gerçek bir parlamenter sistem. Sembolik bir cumhurbaşkanı ve yetkilerin tamamen başbakanda toplandığı bir sistem. Türkiye, bunu 50 - 60 arası kısmen ama sonraki dönemde hiç yaşamadı. Dolayısıyla bütün yetkiyi başbakanda toplayalım. Buna CHP, MHP, HDP itiraz etmez. Bunu bir ay gibi bir sürede anayasalaştıralım. Sonra biz kongremize gidelim. Ben, sizden aldığım emaneti size emanet edeyim. Genel başkan olun, seçime gidelim ve başbakan olarak Allah’ın izniyle kazanırız ve seçime gitmek şartıyla diğer liderlerle görüşelim. Böylece hem siz tek başınıza bütün gücü elinize almış olursunuz, ben de tekrar akademik hayata dönerim. Eğer ihtiyacınız varsa tekrar danışmanınız olurum. Benim makamlarda gözüm yok diye teklifte bulundum. Bunu yaparken düşüncem şuydu: Sistem yürümüyor. Daha önceki sistem, ucube bir parlamenter sistemdi. Şimdiki sistem de ucube bir başkanlık sistemi...

O zaman Sayın Cumhurbaşkanımızla istişareler yaptık ve o bunu benimsemedi. Benimsemiş olsaydı, biz parlamenter sisteme geçmiş olurduk, ben de çekilmiş olurdum. 1 Kasım gibi bir seçimle Cumhurbaşkanımız istediği güce kavuşmuş olurdu.

Şahsî kanaatim, anayasanın, sistemlerin değişimi kolay olmuyor. Ben sadece hükümet sisteminde değil, bu anayasanın felsefesinde problem görüyorum. İnsan haklarına bakışında problem görüyorum. Kısıtlayıcı hükümlerinde problem görüyorum. Sadece hükümet sistemi değil. Demokratik değildir bu anayasa. İnsan odaklı değildir. Hakkı önce veren sonra sınırlayan bir anayasadır. 12 Eylül’de hepimiz sağcısıyla solcusuyla bilinçli düşünen her kesim ile ‘Hayır’ dedi. Daha sonra bu anayasa birçok kez değişti. Son değişimle birlikte daha da karmaşıklaştı, daha da problem hale geldi. Acil olarak yapılması gereken, iyi bir rehabilitasyondur. Devleti durduramazsınız. Rehabilitasyondan kastım, kozmetik rehabilitasyon değil. Kuvvetler ayrılığı prensibinin devreye girmesi, yargı bağımsızlığının sağlanması, cumhurbaşkanı yardımcılığının seçimle iş başına gelmesi, bakanlıkların teknokratik ve siyasî bakanlıklar olarak karmaşıklığının giderilmesi, vesaire...

Bir yıllık tecrübe gösterdi ki, bu ucube dediğim başkanlık sistemi, devleti âtıl hale getirdi ve cumhurbaşkanı makamının üstüne olağanüstü bir yük getirdi. Kurumların işlevselliğini zayıflattı. Bütün bunları görerek bir rehabilitasyon şart.

Sonuçta yapmamız gereken, halkın önüne parlamenter sistem ve başkanlık sistemi... Bu iki tercihi de halkın önüne koyup, ama tutarlı bir şekilde... İstişareli bir şekilde bu istişareleri toplumun her kesimlerinin katıldığı, en küçük siyasî partiden en büyük siyasî partinin katıldığı bir istişare süreciyle bütün dünyada tecrübeler de ele alınarak iki farklı modeli de halkın önüne koymaktır. Ama o vakte kadar beklememiz devletteki ataleti yoğunlaştıracağı için, şu anda bu sistemi başkanlığa doğru mümkün olduğu kadar rasyonel ve demokratik bir başkanlığa doğru rehabilite edecek bir başkanlığa doğru yürütülmesi lâzım. 2023’e kadar, gerçi ne zaman seçim olacağını kimse bilemez; ama 2023’e kadar bile bu rehabilitasyon olmadan bir anayasa değişikliği de mümkün olmayacağı için devletin işlevselliği mümkün olmayacak ve sonra insan haklarına demokratik prensiplere bağlı, kimsenin haklarını kısıtlamayan, eşit vatandaşlık ilkelerinin uygulanacağı yeni bir anayasa gereklidir.

(Suriye meselesi)

Devlet görevi üstlenenlerin yapmaması gereken şeyler var. Birisi kendisini sorumluluğun dışında tutan bir dil kullanmaması lâzım. Üstleniyorsanız ya işi yapmayacaksınız ya da sorumlusunuzdur. İkincisi kendisini böyle hata yapmaz bir süpermen gibi görmemesi lâzım. Biz hata yaparız. Bütün insanlar, devlet adamları da yapar. Değerlendirme hataları da yapılır. Sorumluluktan da kaçmamak icap eder bu konuda. ‘Hiç hata yapmadık’ demek, bize ait bir vasıf değil. Beni üzen şu: Dışişleri bakanlığı görevimi uzun süre yaptım, ondan sonra da başbakan oldum. Ondan önce de başdanışmandım. Suriye ile parlak yıllarımızda benim ismim yok; ama Suriye ile ilgili krizde ben anılıyorum, öyle mi?

Amerika’da bir kitap yayınlandı, Suriye ile ilgili. Yani bu örneği şundan veriyorum: Bu gibi şeyler sadece siyasette yapılmıyor; akademide de yapılıyor. Suriye - İsrail barış görüşmelerini Türkiye çok başarılı bir şekilde yürüttü diye övüyor; ancak Davutoğlu’nun politikaları sebebiyle ciddi bir çıkmazın içine girdi. Birisinde Türkiye yapıyor. Anonim bir kimlik. Halbuki o barış görüşmelerini yürüten, en başından beri arabulucu benim. Ben demek zorunda kalıyorum, çünkü her aşamasında Esad’la ve bütün ekibiyle günlerce haftalarca mesai yapan benim ve burada benim adım yok. Krizde adımız var. Bu, siyasî ahlâksızlıktır. Bir ülkenin cumhurbaşkanı var, başbakanı var, ben baş danışmanım; ama faturalar bana. Dışişleri bakanı oluyorsunuz, yine faturalar bize. Başbakan oluyorsunuz, yine öyle. Cumhurbaşkanı olamadık daha. Bütünü kuşatan bir şey söylemeyelim ama bu doğru bir şey değil. Bu yapılanların yanlış olduğu anlamına da gelmez. Ayrıca bunlar yanlış idi. Tamam, diyelim böyle. 3 yıldır ben yokum yanlış olan şeyler değiştirilseydi. 3 yıldır yokum ve mülteci sayısı 3 yıl içerisinde daha da arttı; çünkü Halep düştü. Halep, 3 yıl önce Türkiye müzahir gruplarının elindeydi. Şu anda İdlib’e sıkışmış durumda. Bunu ben, ‘o dönem iyiydi, bu dönem kötü’ için demiyorum. Soğukkanlı davranmak lâzım. Varsayımlar üzerinden davranmamak lâzım.

Esad’la görüşme

Prensip olarak Ortadoğu’da üst düzey liderler arasında diyalogun önemli olduğunu söyledim ve Esad’la herhalde Rusya ve İran dışındaki devlet yetkilileri, belki bir iki istisna, galiba Sudan Devlet Başkanı Beşir de gitti oraya. Demokratik ülkelerden ve diğer bölge ülkelerinden Esad’la son görüşen devlet adamı benim. 10 Ağustos 2011. ondan sonra kimse görüşmedi. Esad’ı körü körüne destekleyenler dışında kimse görüşmedi. Srebrenitsa katliamından sonra TV5’te bir yayın yapıyor olsaydık, katliam esnasında Karaziç’le görüşme sorusu gelseydi ne hissederdiniz? Srebrenitsa’da 8000 masum insanı kaybettik. Bir milyon insan, Suriye’de hele hele doğu Guta’da kimyasal silahla, çocuklar yana yana öldü. Bugün Esad’la görüşmeyi bir meziyet olarak yansıtanların, o fotoğrafları unutması bir insan olarak hüzün verici. İsrailin öldürdüğünün misliyle fazla insanı sadece Halep ve Hama’da Esad öldürdü. İsrail’in yaktığı camilerden çok daha fazlasını Esad sadece Şam’da yaktı.

Suriye krizini bana mal etmenin nasıl bir mantığı var?

Şimdi şöyle bir trend görüyorum toplumda: Aslında Esad melek gibi bir insandı da biz Suriye krizini çıkardık. Bu krizi engellemek için en çok çabayı sarf eden benim. Son görüşen bendim, barış olsun diye. 6,5 saat orduları şehirlere sokmayın. Ramazan günü camileri bombalamayın diye yalvardık. 14 maddelik bir ateşkes sağlayacak anlaşmayla şamdan döndüm ben. Sanki Türkiye’nin dış politikasını yönettiğim yetmiyormuş gibi, öyle bir muktedirim ki, Suriyenin kurumlarını da ben yönetiyorum gibi Suriye krizini bize mal etmenin nasıl bir mantığı var? Türkiye müdahil olmasaydı Özgür Suriye Ordusu’na… Bunu söyleyenler, iran’dan, Irak’tan gelen Şii milislere ne diyor? Lübnan’dan gelen Hizbullah’a niye söylemiyorlar? Bizden öyle bir silahlı kitle de gitmedi. Orada Suriye’nin zulmünden kaçanların oluşturduğu Suriyeli insanlarındı ÖSO. O ordu parçalandı. Bugün ‘Esad, ülkenin çoğunu kontrol ediyor’ diye bir algı var. Alandan gelen öyle değil. Halep’i Esad mı kontrol ediyor? Hayır. Rusya’nın denetiminde Şii milislerin de çoğunlukta olduğu grup. Şam, Hama, Humus da öyle... Şu anda fiilî bir dış müdahale var orada. Bu soruyu bana soranların önce Suriyelilerin acılarını anlamaları lâzım. Bu konuyla ilgili kitap hazırlıyorum; tüm sorulara cevap vereceğim. Lübnan savaşı, Gazze savaşı, Suriye İsrail görüşmeleri esnasında yaşadıklarımızı anlatıyorum.

Gerçekten Suriye’yi temsil eden ve Suriye halkından güç almış bir siyasî yapı oluşturulursa, yani özgür seçimlerle Türkiye’deki mültecilerin de katılacağı seçimlerle oluşursa. Burada Suriye lideri Esad da olsa görüşülmesi doğrudur ve biz de barışın da sağlanması için destek olabiliriz; ama böyle bir yapı ortaya çıkmadan ve Suriye halkının bütün yıkımları dururken o kanda bizim elimiz yoktur. O savaşı başlatan Suriye rejiminin kendisidir. Biz Suriye rejiminin sonuna kadar yanında kurmaya çalıştık. Devlet kayıtlarında var. Objektif bir seçim yapılırsa, mültecilerin de katılacağı bir seçim olursa, görüşülmesi doğrudur.

Türkiye’nin Astana süreci doğrudur. Sürmesi lâzım fakat süreç bir oyalamaya da dönüşmemesi lâzım. Oyalama da şudur: Suriye rejimi İdlip’i de alsın. E o zaman her şey bitecek. Rusya, önemli bir partnerdir Suriye’de ve bu ilişki sürmelidir; ama bu iş Suriye’de rejimi meşrulaştıracak bir duruma dönüşürse, uzun bir süre bu travma atlatılamaz. Suriye’de çözüm, Türkiye’de bir Suriyeli sabah uyandığında ‘Ben ülkeme dönebilirim’ diyorsa, bu çözümdür. Bu da yeni bir siyasî yönetimin inşası ile mümkündür. Bu inşa ile görüşme mümkündür; ama bundan önce görüşülürse rejimin tüm suçlarını meşrulaştırmış olursunuz.

(Güvenli Bölge konusu)

Mutabakatı bilmiyorum. Ben başbakanlıktan ayrıldıktan sonra ne bir istişare edildi, ne bir dış politika sorusu soruldu, ne de bir zemine davet edildim. Bir iki kez Sayın Cumhurbaşkanımıza gidip AB ile ilgili öneriler sunup bu vize muafiyetiyle ilgili mutlaka elde etmek lâzım. Anlaşmanın arka planı şudur: Mart 2018’de Varna zirvesi öncesinde bunları aktarmam dışında hiçbir şey bizimle istişare edilmemiştir. Demek ki bu konuda yeterli ehliyet ve liyakate sahip arkadaşların olduğunu varsayıyorum.  Mutabakatı bilmediğim için yorum yapmayı da doğru bulmam.

(Suriye’de Kuzey Irakta’ki gibi bir Kürt yapılanması olur mu?)

Var böyle bir tehlike. Bunu engellemenin yolu, 2013’te Suriye denkleminin değiştiği dönemdir demiştim. DEAŞ’ın kaynaklarına bakıldığında görülecektir, orada Türkiye’ye karşı oynanan oyunu. DEAŞ’ın Türkiye’den gittiği gibi bir propagandanın tesiri altında kalındı. DEAŞ’ın doğduğu yer, ırak hapishaneleridir ve haziran sonu temmuz başı 2013’te bu hapishanelerin kapıları isyan görüntüsü altında, Bağdadî de bunların içinde Musul’da etkili oldular ve işin ilginci, aynı anda Suriye rejimi de kendi hapishanelerini boşalttı ve bütün azılı katillerini sahaya sürdü. DEAŞ, böyle bir topluluk. Sonra da DEAŞ ile PKK unsurlarını bu denkleme soktular. Türkiye’ye müzahir ve Suriye halkının içinden çıkmış olan Suriye muhalefetini etkisizleştirip rejimin karşısına DEAŞ gibi, PKK gibi terör örgütlerini oturtan bir denklem kurdular. Bunun için biz çok direndik. Eğer vaktinde bu tedbirleri alma imkânımız olsaydı, belki başka bir şey çizilebilirdi. Burada bunun etkilerini görüyoruz.

(Yeni partinin dış politikası)

Yeni yazacağımız perspektif metinlerde şu olacak: Türkiye, jeopolitik olarak bulunduğu coğrafyanın ve ekonomik parametrelerin gereği olarak beş kanatla uçan bir kuş gibidir.

  1. Avrupa Birliği ve Avrupa ayağı.
  2. ABD ve NATO ile ilişkiler
  3. Rusya ve Çin ile ilişkiler
  4. Gönül coğrafyamızla yani kendi hinterlandımızla... İslâm dünyasıyla Türk dünyasıyla, Ortadoğu, Kafkasya ile olan ilişkiler
  5. Afrika, Lâtin Amerika, Uzak Doğu gibi yeni açılım bölgeleriyle ilişkiler.

Son ikisiyle ilgili çok geniş mesafeler aldık; ama nasıl aldık? İlk üçü arasında denge kurarak aldık. Biz iktidara geldiğimizde 2002’de Türkiye tek kanatla uçan bir kuş gibiydi. Rusya ile ilişkilerimiz çok kötüydü. AB ile de demokrasi yüzünden kötüydü. Biz sadece ABD ve İsrail’le iyiydik. Zamanla çeşitlendirdik. 2004’te ABD’den tarih alındı. Aynı ay aralıkta sayın Putin’i ağırladık. Zamanla Rusya’yla ilişkilerimiz derinleşti. Benim rusya ile ilişkilerde problem olduğuma dair eleştiriler yapılır. Rusya’yla vize muafiyetini ve stratejik iş birliği anlaşmasını yapan dışişleri bakanı benim. ABD, Rusya ve AB ile aynı anda ilişkilerimiz iyi gittiğinde Türkiye, gönül coğrafyasında ve yeni açılışlarda alan kazandı. Şimdi gördüğüm tehlike, Rusya ile ilişkiler geliştirilmeli, Suriye ile ilgili de geliştirilmeli; ama tek kanatla uçamayız. Tek kanatla uçtuğunuz zaman o jeopolitik gerçekliğin hakkını vermeyiz. Türkiye - AB ilişkileri süratle geliştirilmeli ve vize muafiyeti, hakkımız olan muafiyeti, hani diyorlar, ‘Davutoğlu söz verdi, olmadı’. Çok net söylüyorum, 2013 Haziran - 2016 Haziranında başbakan olarak Avrupa zirvesine gitseydim vize muafiyetini almıştık. Ayrıldığım gün bile Avrupa konseyi AB Parlamentosuna ‘Türkiye’ye vize muafiyetine alınmalı’ diye gönderdiler.

Vize anlaşmasının olmamasının sebebi, bizde siyasi etik kanunu çıkmadı. Siyasi etik kanunu vize şartlarından biridir. Biz siyasi etik kanununu Avrupa istedi diye çıkarmıyorduk. Zaten çıkmasını istediğimiz bir kanun, ama çıkmadı. Bunların müsebbipleri konusunda konuşmak istemem. Sonrasında 15 Temmuz oldu ve Türkiye son derece haklı bir şekilde Avrupa’ya tavır koydu; çünkü Avrupa demokrasiyi Türkiye’de savunmadı; ama eğer biz, vize muafiyetini cebimize koysaydık, yine bu kavgayı yapardık.

(Ekonomi)

Ben, hiçbir konuyu olumlu ya da olumsuz anlamda kişiselleştirmeyi doğru bulmam. Yani ‘Bir başarı şu kişi sebebiyledir’ diyerek kişilere bağlı olarak görmem. Aksine yöntemle ilgili sıkıntı var. Nerede sıkıntı var? Bir psikolojide yöntemde şurada ekonomi boşlukta seyretmez. Ekonomi içeride de uluslararası alanda da bir büyük ilişkiler ağının parçası. Yani hukuku ihmal ederseniz, ekonomiyi tek başına düzeltemezsiniz. Siyasî istikrarı, özgürlükleri ihmal ederseniz, ekonomiyi düzeltemezsiniz. Şöyle bir algı var Türkiye’de: Ekonomi, teknik bir süreç olarak görülüyor. Teknik süreç olma yönü var; ama bir de ekonomi toplumsal hayatın genel çizgileri içinde eğer mülkiyet hukuku teminat altında değilse, girişim özgürlüğüne sınırlamalar varsa, eğer hukuk sistemine güven sarsılmışsa, uzun dönemli yatırımlara istediğiniz kadar yeni proje açıklayın, kimse girmez. Bir ülkenin yatırım çekebilmesi için hukukî öngörülebilirliğin görülmesi lâzım. Yani bir gün bir kural çıkıp ertesi gün değişiyorsa, bazı hukukî uygulamalarda temel esaslarla ilgili sıkıntılar yaşanıyorsa ekonomik olarak alınacak tedbirlerin sınırı var demektir. Hukuk düzeni ekonominin esasıdır. Maalesef son dönemlerde hukukla ilgili bu öngörülemezlik, ekonomik yatırımların içeride iç yatırımcıyı da dışarıdan gelecek yatırımcıyı da engelliyor. Bunun bir de psikolojik boyutu, güven unsuru, yani güven hukuka güven, piyasaya güven siyasî istikrarın geleceğine güven… Çarpıcı bir misal vereyim, sonra uluslararası boyutlarına da girmek isterim:

1 Kasım seçimleri sonrası bizim bir seçim vaadimiz vardı. Yüzde 30 asgari ücrete zam… O zaman enflasyon yüzde 6,5. Bu, şu demek: asgari ücrete takriben enflasyonun 5 misli zam demek. Bazı arkadaşların kaygıları vardı. Eğer enflasyonun 5 misli zam verirsek asgari ücrete, enflasyon daha da azar diye. Bu, şuna benziyor: Şu anda asgari ücretin, enflasyon yüzde 15 desek, yüzde 75 ölçeğinde artması demek. O zaman tartıştığımızda arkadaşlarla hep bu perspektifi belirledik. Eğer öngörülebilir bir gelecek varsa toplum bunu enflasyona dönüştürmez. Nitekim 1 Kasım sonrasında 4 yıllık bir seçim olmayacak istikrar dönemi başladı ve deklare ettiğimiz yapısal reformlarla ilgili 1340 adımı deklare edip her birinde uygulama taktiğine koyduğumuz zaman, toplumdaki algı şu oldu: ‘Ben, şimdi önümü görerek ekonomik yatırım yapabilirim’. Nitekim 1 Ocak’ta asgari ücret yüzde 30 arttı, enflasyon yüzde 6,5’tu. Mayıs ayına geldiğimizde yüzde 6’ya geriledi. ÜFE enflasyonu yüzde 3,2’ye indi. O zaman enflasyonla ilgili tedbirler gündeme geldiğinde hep şunu sorardım arkadaşlara: TÜFE önemli ama esas ÜFE’yi verelim; çünkü üretici enflasyonu eğer yüksekse bu, şu demektir: Tüketici enflasyonu bir süre sonra üretici enflasyonunu yakalayacak. Trend, oraya doğru gider; çünkü üretici enflasyonu maliyet enflasyonudur. Değiştirmesi kolay değil. Tüketici trendini ise kontrol etmek daha kolaydır. Tüketici enflasyonu 6 - 6,5, üretici enflasyonu yüzde 3,2. Beklenti şuydu: Türkiye’de enflasyon yüzde 3’e doğru gerileyecek. Enflasyon gerileyince faiz de gerileyecek doğal olarak. Neden? Çünkü güven unsuru vardı ve o yapısal reformların uygulanacağına dair bir inanç vardı. Şimdi dünyada enflasyon trendi çok düşük. Bazı ülkelerde enflasyona teşvik ediyorlar. Yani para arzını genişletiyorlar. Dünyada şu anda bizim için çok uygun şartlar var. Pazar arzı genişliyor. Para darlığı yok. Niye? Türkiye’ye yeteri kadar finans akmıyor; çünkü uzun dönemli finansın akması için siyasî öngörülebilirlik ve istikrar ve hukuk düzenine güven gerekir. Nasıl sermaye geliyor şu anda Türkiye’ye? Kısa dönemli kâr yapıp hemen çıkmaya dayalı. Geçen bir gece içinde bir anda Japonya’daki bir oynama dolayısıyla dışarı yansıdı.  Bir anda Dolar 6.38’e çıktı. Sebep ne? Çünkü kısa dönemli Türkiye’ye gelen sermaye bir anda çıkmak istedi; çünkü daha sonra ne olacağını öngöremiyor. Dolayısıyla şu anda bizim ekonomiyi düzeltmemiz için toplumsal güveni tahkim etmemiz ve hukukî kıstasları sağlamlaştırmamız lâzım. Şu anda son derece saygın ekonomistlerden oluşan bir ekibimiz, sürekli çalışıyor. Türkiye’nin şu andaki sıkıntılarıyla ilgili yapılabilecek geçmişte de bürokraside görev yapmış arkadaşlar bir kısmı, bir kısmı da piyasada şu anda finans piyasasında reel sektörde bulunan arkadaşlar. Bugünkü problemlere ışık tutacak çözüm önerileri üretebilecek alan.

Yap-İşlet-Devret doğru bir model, doğru uygulandığı zaman. Doğru ilkelere dayalı olarak objektif ihale ve rekabetçi bir ihale yapıldığı zaman... Oradaki temel görüş ayrılığımız şudur: Bir tavır; kimlerin söylediği önemli değil, ne olduğu önemli değil. Hazine garantili yatırımların bütçe dışında tutulması anlayışına sahip... Yani nasıl olsa bütçeden hemen çıkmıyor.  Bunu bütçeye koymayalım. Benim kamu maliyesi ve anlayışım kabul etmezdi. Yani bütçenin içine konulmalı, bütçe disiplini içinde olmalı. Bütçe disiplini içinde olursa, gelir - gider dengeleri daha kolay denetlersiniz. Bir de geleceğin giderini bugünden ipotek altına almamış olursunuz. Yani 10 sene sonra bütçede gider olarak veya 3 sene sonraki bütçede gider olarak olacak olan bir şey, bugünden oraya yazılmalı ki bütçe disiplini bozulmasın. Bugün maalesef bütçe disiplininde de bozucu unsurlardan biri budur. Bunun yanında kısa dönemli gelirler, bütçeye hemen intikal ettirilirse bütçenin dengesini koruyamazsınız. Program tanımlı ve faiz dışı bütçe açıkları bu anlamda temel kriter olarak görülmeli. Şu anda beni en fazla baktığımda dediğim gibi ekonomi konusunda da dış politikada da herhangi bir konuda bizimle istişare eden, soran yoktur; ama tedirgin edici tablolardan biri de bütçe açığımızın yüzde 3’lere kadar çıkmış olması. Program tanımlı faiz dışı bütçe açığı yüzde 3’leri geçti. Yılsonunda yüzde 4’lere kadar tırmanabilir. Bu gelir - gider dengesinin korunamaması nedeniyle. 2016’da biz, bütçe bu anlamda faiz dışı bütçe yüzde 1’in altındaydı ve 2018’de denk bütçeye geçmeyi hesap ediyorduk. Buradaki temel sıkıntı da bu konuların bütçe disiplini dışına çıkmasıyla ek giderlerin gelmesi söz konusu. Özellikle o zaman şehir hastaneleri konusunda Bakanlar Kuruluyla da çok tartıştık, bu modeli sağlam bir zemine oturtmak için ve bütçe disiplini altına almak için; ama daha sonra bu modellemeler üzerine çalışırken zaten başbakanlıktan ayrılmamız söz konusu oldu. Bugün ekonomide hem içeride güveni sağlayacak hukuk ve diğer alanlardaki adımları atmak lâzım. Siyasî istikrar ve rasyonel ekonomik politikaları uygulamak lâzım... Ekonomi bizim zihnimize göre kurgulanacak bir alan değil. Ben de merkez bankası ile çalıştım.

Bu Merkez Bankası’nı siyasal sistemin dışında düşünmek de yanlış, hükümetin dışında da. Bizim kanunumuza göre aslî şeyi söylüyorum. Merkez Bankası başkanı, aynı zamanda başbakanın danışmanıdır. Finansal işlerde onun için işbirliğine dayalı bir ilişki lâzım; ama kurumsal yapıları, ekonomik ve kurumsal yapıları kendi doğasını çok çabuk değiştirdiğinizde dışarıda ve içerideki yatırımcıları da tedirgin edersiniz. Uluslararası alanda da bu böyle... Türkiye eğer serbest piyasa ekonomisiyle devam edecekse ki devam etmeli, o zaman uluslararası serbest piyasa ekonomisinin doğasının akışına aykırı davranamaz. Bu teslim olmak anlamına gelmez. Siz kendi büyüme stratejinizi geliştirebilirsiniz. Öncelikli sektörleri belirlersiniz AR-GE’ye yatırım yapabilirsiniz. Şu anda en büyük ihtiyaç budur; AR-GE. Kaynakların düzgün kullanımını planlarsınız, bir gelecek perspektifi ile bunları planlarsınız, ama nihayet uluslararası serbest entegre durumda. Gece Japonya’daki bir hareketlilik bizi etkiliyor; bundan kaçamazsınız. Bu rasyonaliteyi göz önüne almak lâzım…

Herhangi bir iktidar değişiminde nihayet ülke ekonomisi bir konuda yatırım yapılmışsa tümüyle yok sayarak, heba ederek yol alamaz. Mesele burada da önce bir rehabilitasyon lâzım. Sonra da çok sağlam bir ekonomik reform paketi hazırlayıp; bundan kastettiğim, sadece finansal ekonomik reform paketi değil, reel sektörü ayağa kaldıracak… Türkiye’nin diğer çok övündüğümüz bir şey var: Bakanlar arasında Dışişleri Bakanı olduğumuzda Ekonomi Bakanı o zaman Ali Bey. Tam o sırada 2009 krizinden nasıl çıkacağımızı konuşuyorduk. Bizim bu vize açılımlarının sebeplerinden biri de Türkiye’nin ekonomisinin alanını açmaktı. Bizi ekonomide en güçlü kılan nedir, biliyor musunuz? Batıda Almanya, Fransa, İtalya hattını çizin; doğuda da Japonya, Çin, Hindistan hattını çizin, geri kalan bütün Avrasya’nın üretim üssü Türkiye’dir.  Bizim ihtiyacımız olan bu üretim potansiyelini teknolojik dönüşüme tabi kılmak. Çünkü teknoloji hızla dönüşüyor. O üretim kapasitesi sanayi altyapınız ve üretim kapasitenizi teknolojik dönüşümle intibak ettiremezseniz, çok kısa bir sürede o üretim kapasiteniz rekabet gücünü kaybeder. Bunun için olması gereken ne? AR-GE. İmar yasasını getirdiğimizde şunu belirlemiştik: İmar rantı tümüyle kamuya aktarılacak ve bu çevre ve şehircilik faaliyetlerinde kullanılacak. O belediyelerde. Buradan çevre ve şehri imar edilecek. Burada da AR-GE için mutlaka sabit bir kaynak aktarımı yani gelir transferi sağlamak lâzım. Bizim geleceğimiz AR-GE’dedir. Peki, ikinci önemli şey ne? Burada bu sanayi üretimini üretim kapasitesini finansal olarak destekleyecek güvenilir, sürdürülebilir bir finans altyapısına sahip olmak. Biz, buna sahiptik ama şu anda aynı ölçekte sahip olduğumuzu söyleyemiyorum. Bana gelen rakamlar ve bankalardaki geri dönmeyen krediler de dahil olmak üzere bankacılık sistemimizin ciddi şekilde rehabiliteye ihtiyacı var. En güçlü çıpamız bankacılık finans sektörüydü. Burada bankalarımızın durumlarını tek tek ele almak lâzım. Şu anda meselâ enflasyon ve faiz ilişkisi, orada tamamıyla rasyonel bir bakış açısı gerekir ve enflasyon inerek faiz indirilir. Bunun da politikaları reel sektörde maliyetleri düşürmek ve reel sektörü rekabete açmakla olur. Bunun finansal desteği ne? Pazarlar ile ülkeyi dünyaya açacaksınız. Onun için biz 2009 krizini aşmak için ülkelerle 50 anlaşma, Suriye’yle ve diğer ülkelerle 50 anlaşmayı niye yaptık? Avrupa pazarı daraldığı için Afrika’ya açıldık ve bizim 2009 krizini aşmamızın önemli faktörlerinden biri, Ortadoğu pazarına sonra da Ortadoğu daralınca Avrupa ve Latin Amerika’ya açılmamız oldu. Şimdi de Türkiye’yi dünyaya açacaksınız. Türkiye’yi hamasî bir dille dünyaya kapatan yönetim, milliyetçi bir söylemle ‘bütün dünya bize düşman’. ‘Sıfır sorun’ meselesini zikrederken niye zikrediyorduk biliyor musunuz? En fazla Türk halkındaki yerleştirilen tabuyu, bir psikolojiyi, ‘bütün dünya bize düşman’ psikolojisini yıkmak için. Yoksa ben de biliyorum herkesle sıfır sorun olmaz. Şimdi tekrar böyle hamasî bir dil yükseliyor ki Türkiye’yi içeriye kapatmaya çalışan; ‘bütün dünya bize düşman ve herkes bizi yıkmaya çalışıyor’. Şunu bilelim: Dünyada serbest piyasa ekonomisi içinde hiçbir ülkenin çökmesine izin verilmez; çünkü öyle bir domino etkisi yapar ki, Türk finansal sistemi çöktüğünde ertesi gün arka arkaya benzer ülkelerin finansal sistemleri çökmeye başlar. Türkiye 2001’de bu etkiyi yapmıştı. Şimdiki Türkiye’nin dünya ekonomisindeki yeri, finansal payı çok daha fazla yüksek. Birisi bunu kullanıyorsa bize karşı, tabiî uyanık olacağız. Tabiî ki o operasyonlara karşı tedbir alacağız; fakat ekonomi mantığımızı, rasyonel mantığımızı koparmadan ve kesinlikle arka kapı operasyonları, kim yaparsa yapsın, Merkez Bankası ve diğerleri sizin o anda probleminizi çözer; ama sizin güvenilirliğinizi yerle bir eder. Ondan sonra ertesi gün finans piyasalarına güven veremez hale gelirsiniz. Dolayısıyla burada yeni bir ekonomik reform içinde reel sektörü ayağa kaldıracak ama mutlaka tarım sektöründe tıkanmayı açacak. Tarım sektöründeki destekleri rasyonel bir destek haline dönüştürecek, finansal sistemi tahkim edecek, bütçe disiplinini sağlayacak, hukuk güvencesini teminat altına alacak ve yatırımcıya kimlikleri dolayısıyla bakmayacak, siyasî tavrı dolayısıyla bakmayacak... Bütün ihaleler şeffaf, kamuya açık olmalı. Hiç kimse ihaleye girmekten men edilmemeli ve hiçbir dolaylı veya doğrudan kazanılan bir ihale objektif şartlarda iptal edilmemeli. Bir kere iptal edersiniz, ikincisinde rekabet ortadan kalkar. Bütün bunlarla ilgili bir kapsayıcı ekonomik perspektife ihtiyaç var.

Teknolojik etkileşimin bu düzeye geldiği bir yerde serbest piyasa ekonomisi ve özgür düşünceden koptunuz mu, demokrasiden koptunuz mu, ekonomiyi düzeltemezsiniz. Ekonomiyle demokrasi arasında mutlak ilişki vardır. Yani demokrasi açığı olan yerde cari açık da olur. Demokrasiyi kutsamak için söylemiyorum. Demokrasi, özgürlükler demek nihayet. Bakın, tarihteki büyük ekonomik havzalara İpek Yolu’na. İpek Yolu’ndaki siyasal düzenlerin en temel şeyi neydi? Yol güvencesi ve özgürlüğünü sağlamak. Seyahat yolu varsa İpek Yolu canlanıyor. Moğollar gelip yok edildiğinde zayıflıyor. Bugün de paranın salahiyeti, özgürlüğün salahiyeti, mülkiyet özgürlüğü, bunlar olmadan ekonominin kalkınması mümkün değil. En kötüsü ise ekonomide, açık ifade edeyim, Türkiye’de son dönemde gördüğüm mutlaka aşmamız gereken “tekel” kötüdür ama daha kötüsü oligopolidir. Oligopolidir olmuşsa son dönemde değil 60-70’li yıllardaki sektörler çok dar bir sıkışmışsa oradan büyük ekonomik yaptırımlar yapamazsınız; çünkü girişimci ruh, oraya nüfuz edemez. Öldürülür, yok edilir girişimci ruhu. Türkiye’de oligopol ruh var. Bunlarda hepsinin çözümü var. Aslında şeffaflık, şeffaf bir ekonomi yönetimi, mantık, yönetim, felsefe yanlışsa, en iyi insan bile burada yapamaz. Çok çabuk insan tüketiyoruz. Yetişmiş insanları Türkiye’nin Merkez Bankası başkanlarına bakın hepsi kapasiteli. Birer birer neredeyse meslekten soğutularak devre dışı kalıyorsa, ekonomi politikası cesaretle adım atamaz. O tartışmalar olduğunda söyledim. Merkez Bankası başkanı gerekeni yapacaksınız. Ekonominin nihaî hesabını verdiğimizde burada siyasetle bürokrasi arasında irtibatı da mutlak bir hakimiyet yanlış ama bürokrasiyi ve bürokrasideki devlet aklını, ortak aklını devre dışı bırakan bir yönetim anlayışı da yanlıştır.

(Muhtemel diğer yeni partiler)

Biz her şeyden önce insanız. Burada bahsettiğiniz arkadaşların hepsi bir kısmıyla anlaşmazlıklar yaşamış olsak bile arkadaşımız. Yani bu arkadaşlarla ilişkimiz tabiî ki var; ama şu yok: ‘Ben herhangi bir görevdeki arkadaşa gel görevi terk et’ diye kimseye söylemedim. Başbakanlıktan ayrılırken birçok üst düzey bürokrat, ‘Siz ayrılıyorsanız biz de ayrılalım’ dediler. Bunların arasında il başkanları da var. Benim dışımda bir tek kişi istifa etmeyecek; çünkü ben, bir kriz çıkmasın diye istifa ediyorum. Şimdi de biz kriz çıkarmak için bu eleştirileri yapmıyoruz. Bir krizi çözmek için yapıyoruz. tabiî ki görüşüyorum ve arkadaşlara parti içinde doğru bildiğiniz şeyleri korkmayın söyleyin; Cumhurbaşkanının da buna ihtiyacı var. Eğer çekinirseniz, korkarsanız cumhurbaşkanına iyilik etmezsiniz. Partiden kopun demem. Bir parti oluşumuna girdiğimizde de aynı ilkesel prensipte davranırım. Bir kişi, kendi kararını verir, ne isterse yapar. Bir parti, kriz çıkarmak için kurulmaz. Fraksiyon oluşturmak için hiç kurulmaz. Ben, fraksiyonel siyaseti hiçbir zaman ön görmem. Bu anlamda insanî ilişkilerimiz vardır. Bedel ödemenin kime ait olduğunu…Herkes kendi hesabını verir. Bütün gayemiz, kendi kendimize kaldığımızda ben görevimi yaptım diyebilmek içindir.

(Rus uçağının düşürülmesi konusu)

Çok açıkladım ama toplumda yerleştiği zaman bunu dağıtmak zor oluyor. Türkiye’nin hava ve deniz sınırlarını korumak bir hükümetin görevidir. Başbakanında bunu düzenleme sorumluluğu vardır. 2012 Haziran’ında Suriye’nin bir Türk uçağını düşürüp, iki Türk pilotu şehit olduğu zaman sayın Recep Tayyip Erdoğan başbakan olarak angajman kurallarını uyguladı ve sınırımıza 5 km ihlal edip uyarılmasına rağmen durmazsa, vur emri verin. Bu 2012 Haziranıdır. Suriye sınırından gelen uçak, bu Suriye uçağı da olmayabilir. Ben başbakan olduğumda bu angajman kuralları yenilendi. Benim başbakan olarak görevim, sınırlarımızı korumaktır. ABD uçağıymış, Rus’muş, İran’mış, İsrail’miş bakmaz ona, yani angajman bu. Rusya müdahil olunca, “bizim böyle bir angajman kuralımız var dikkatli olunuz” diye  bilgilendirildi. Bunu sayın cumhurbaşkanı Sayın Putin’e söyledi. 24 Kasım öğretmenler günüydü, bizde hükümeti kuracağız. Sayın cumhurbaşkanına listeyi götüreceğimiz gün. Daha önce Rus tarafı uyarılmış. Güvenlik toplantılarında Suriye’den girişlere izin verilmeyecek kararı alınmış. Karar budur yani. Benim son anda Rus uçağının geleceğinden haberdar olup, 7 saniye içinde pilotla irtibat kurup, “bir Rus uçağı geliyor düşür şunu” deme imkânım var mı?  Yok. 2012 Haziranında da daha sonra da 5 km yaklaşan bir uçak sınırı geçerse ve tehlikeli bir durum olursa bunu vurun diye emir var. Başbakan genelkurmay başkanına, genelkurmay başkanı hava kuvvetleri komutanına bunu gönderir. Hava kuvvetleri komutanı üst komutanına, üst komutanı filo komutanına, filo komutanı da pilota kadar. Artık o başbakanın talimatıdır, hükümetin, siyasi otoritenin talimatıdır. Talimat bu. Sayın Recep Tayyip Erdoğan başbakanken verdiği talimatta bu, ben verdiğimde de bu, öncesinde de bu. Rus uçağı geliyor vur değil o anda mümkünde değil. Bu karardır. Peki, o sabah ne oldu. Ben onu 15 Temmuz komisyonuna da kısmen bildirmiştim. Saat 9 buçuk civarında sayın genelkurmay başkanı o zaman Hulusi Akar beni aradı. Sayın başbakanım bir Rus uçağını düşürdük dedi. Bende sayın cumhurbaşkanımıza görevi almak için gideceğim. Bu arada kesinlikle açıklama yapmayın, yaparsanız bir açıklama Rus uçağı demeyin. “Kimliği belirsiz bir uçak sınırlarımızın yakınında düşmüştür” diyin. Biz bunu Rusya ile perde gerisinde konuşalım. Rusya’da büyük devlettir. Bizde büyük devletiz. Aramızda krize sebebiyet vermeden önce kendi aramızda görüşelim, sonra kamuoyuna duyuracaksınız. Bu şekilde cumhurbaşkanımıza arz edin dedim. O da cumhurbaşkanımızı aramak üzere kapattı telefonu. Bu arada MİT müsteşarımıza, dış işleri bakanımıza “toplanın detayları getirin” dedim. Bunları anlatmayı zül kabul ediyorum. Ondan sonra, 15 dakika sonra cumhurbaşkanlığından bir açıklama düştü. Bunu beni suçlayanlarda bilir. “Bir Rus uçağını düşürdük”. Kim yaptı? Ben bunu bilmem, kimseyi de suçlamam ama o andan itibaren krizi çözmek imkânsızdır. Nasıl yaptırırsınız bu açıklamayı dedim. Çünkü genelkurmay bilgi vermese, cumhurbaşkanlığından bu açıklama olmaz. “Efendim ben bunu arz ettim, biz de şaşırdık açıklamaya” dediler. 10 dakika sonra açıklama geri çekildi ama bütün dünya Reuters üzerinden bunu duydu.

Canlı yayın linki: https://www.youtube.com/watch?v=E_r4Icc0lV8

NELER SÖYLENDİ?
@
NAMAZ VAKİTLERİ
HAVA DURUMU
Gazete Manşetleri
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA