GÜNDEM
Giriş Tarihi : 28-04-2020 04:30   Güncelleme : 28-04-2020 06:44

“İstanbul Sözleşmesi yürürlükteyken eşcinsellik sorunu çözülemez”

Millî Gazete Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Kurdaş, İstanbul Sözleşmesi’nin bir Avrupa Konseyi sözleşmesi olduğunu; uluslararası sözleşmelerin anayasanın bile üstünde olduğunu belirterek, bu sözleşme yürürlükte kaldığı müddetçe eşcinsellik sorununun çözülemeyeceğini ifade etti.

“İstanbul Sözleşmesi yürürlükteyken eşcinsellik sorunu çözülemez”

Millî Gazete Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Kurdaş, TV5’de yayınlanan ve Bilali Yıldırım’ın sunduğu “Buyurun Başlıyoruz” programında, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın “eşcinsellikle mücadele” çağrısı üzerine İnsan Hakları Derneği Ankara Şubesi ile Ankara Barosu’nun Erbaş hakkında suç duyurusunda bulunmasıyla başlayan tartışmaları değerlendirdi.

“Ali Erbaş’a tepki üzerinden din düşmanlığı yapılıyor”

Mustafa Kurdaş, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın “eşcinsellik” konusunda yaptığı açıklamanın, yapılması gereken ancak “geç kalmış bir açıklama” olduğunu belirtti.

Kurân’ın bu konudaki hükmünün, nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan ir ülkede Diyanet İşleri Başkanı tarafından dile getirilmesinin çok tabiî olduğunun altını çizen Kurdaş, İslâm’ın ancak yüzde yüz oranında görüldüğünde İslâm olarak tanımlanabileceğini ifade etti.

Kurdaş, Türkiye’de İslâm ve Kur’ân konuşulurken oto sansüre tâbi tutulduğuna işaret ederek, “Bazı ayetler sürekli gündemde tutuluyor, ama bazı ayetler, bazı hükümler ise sürekli saklanmaya çalışılıyor” dedi.

Türkiye’de “din düşmanlığı”nın, genellikle İslâm hedef alınarak değil, İslâm’ı temsil eden kişiler hedef alınarak yapıldığını belirten Kurdaş, genellikle de kötü örneklerin İslâm’ı temsil eden örnekler olarak kamuoyuna takdim edildiğini dile getirdi.

Eşcinselliği savunanlara karşı sosyal medyada açılan #YallahHollandaya etiketine karşı #YallahArabistana etiketi açıldığına işaret eden Kurdaş, “İslâm Arabistan değil ki, İslâm İran değil ki, İslâm Afganistan değil ki” dedi. Kurdaş, İslâm’ın anlatılabileceği zemini ortadan kaldırmak için genellikle korkutucu karakter oluşturulduğunu söyledi.

Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın hutbede söylediklerine karşı gösterilen tepkileri de bu “din düşmanlığı” faaliyeti içerisinde gördüğünü ifade eden Kurdaş, Ankara Barosu’nun Erbaş’a karşı yaptığı açıklamanın da kabul edilemez olduğunu belirtti.

“Diyanet, İstanbul Sözleşmesi sürecinde neden sessiz kaldı?”

Kurdaş, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’a yönelik eleştirilerini de dile getirdi.

Kurdaş, “Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, meselâ İstanbul Sözleşmesi ile ilgili bugüne kadar ne demiştir? Merak ediyorum. Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın İstanbul Sözleşmesi’ne dair herhangi bir hutbesi, herhangi bir açıklaması, herhangi bir kamuoyuna mal olabilecek bir sözü var mıdır?” diye sordu.

İstanbul Sözleşmesi’nin Türkiye’de 2011 yılından beri gündemde olduğunu hatırlatan Kurdaş, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2011 yılından bu yana bu konuda ne yaptığını, bunun İslâm’a aykırılığı üzerine hem şahsî hem de kurumsal olarak hangi tavrın konduğunu sordu.

Kurdaş, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, İstanbul Sözleşmesi sürecinde büyük bir gaflete düştüğünü söyledi.

Kurdaş, Ali Erbaş’ın sahiplenilmesi konusunda da bir eleştiride bulunarak, Erbaş’ın, “İktidarın Diyanet İşleri Başkanı” diye sahiplenildiğini ileri sürdü. Kurdaş, “Diyanet İşleri Başkanı, diyelim ki Mehmet Gözrmez olsaydı, aynı tavır sergilenebilir miydi, merak ediyorum doğrusu” dedi.

Diyanet İşleri Başkanının değil, İslâm’ın ve maneviyatın sahiplenilmesi gerektiğini vurgulayan Kurdaş, Erbaş’a destek tweeti yazanların, aynı şekilde “İstanbul Sözleşmesi yırtılıp atılmalı” diye de tweet yayınlamaları gerektiğini söyledi.

Kurdaş, sözlerine şöyle devam etti:

“Erbaş’a destek verenler, İstanbul Sözleşmesi’ne karşı da tavır almalılar”

“Ben bugün bakıyorum, bizim mahallenin bütün sendikacıları, bizim mahallenin bütün STK yöneticileri, haklı olarak bu sapkınlık ve sapıklığa karşı tavır içerisinde “Ali Erbaş’ın yanındayız” dediler. Çok güzel dediler; ama “İstanbul Sözleşmesi sürecinde de bu iktidarın karşısındayız” demeleri gerekiyordu. Hâlâ da demeleri gerekiyor ve öyle bir zemin ve şart var.

Aslında iki tarafa da söyleyeceğimiz bir sözümüz var bizim. Bir tarafta din düşmanlığını karakter haline getirmiş, her vesileyle İslâm’a kişiler bazında saldırmak var. Bu, kabul edilebilir bir şey değildir. Bu, bütünüyle din düşmanlığıdır ve İslâm’la, tarihimizle, bilincimizle, ceddimizle, atamızla, hatta onlar bile kendi babalarıyla ters düşmektedirler; ama aynı zamanda İstanbul Sözleşmesi’ni getirip de bunlara zemin oluşturan… Hukukî zemin oluşmuştur. İstanbul Sözleşmesi ile kendilerini savunacak bir pozisyonları var.”

“RTÜK, dizilerdeki olumsuzluklara neden kayıtsız kalıyor?”

İstanbul Sözleşmesi’nden kaynaklanan yıkımın, 2011’den bu yana hemen hemen her ailenin kapısını çaldığını söyleyen Kurdaş, televizyon dizilerindeki olumsuzluklara karşı “RTÜK’ün uyuduğunu” dile getirdi. Kurdaş, “Niye? Çünkü RTÜK’ün ceza vereceği diziler, iktidarın kanallarında oynuyor” dedi.

Kurdaş, Türkiye’de aile dokusunun ciddi anlamda zedelendiğini, yara aldığını, buna bir çözüm gerektiğini söyledi. Kurdaş, AK Parti’ye oy veren ve partide görev alan vatandaşlara da seslenerek, şöyle konuştu:

“Tek suçlu Ankara Barosu mu?”

“Elinizi vicdanınıza koyun. Bu, kabul edilebilir bir şey değildir. İstanbul Sözleşmesi’nin tamamı… Bu, “kadına şiddet” ile ilgili bir mesele değil. Bu, bütünüyle bir nesli ifsad etmekle ilgili. Tüm ailelerimizi yıkmakla ilgili. Sapkınlığı Türkiye’de bir değer olarak kabul etmekle ilgili. Bakın o yüzden birileri bir değer olarak kabul ediyor sapkınlığı ve sapıklığı, Diyanet İşleri Başkanımıza (hakkında suç duyurusunda bulunmaya) kadar cüret edebiliyor. Burada o zaman tek suçlu Ankara Barosu mu? Peki, biz ne yapıyoruz? (…) İllâ bu sapkınlık senin evlâdına musallat mı olacak? O zaman mı aklın başına gelecek? Yazık, günah. Bu millete yazık, bu milletin evlatlarına, çocuklarına yazık.”

“Bu, 50 yıldır sürdürülen bir çalışma”

Eşcinsellik tartışmalarının, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hutbesiyle ya da Ankara Barosu’nun tavrıyla ortaya çıkmış bir konu olmadığını belirten Kurdaş, yarım yüz yıldan beri “cinsel yönelim” kavramı etrafında bir dünya oluşturulduğuna dikkat çekti.

Eşcinselliğin, daha önce Dünya Sağlık Örgütü tarafından da Amerika tarafından da bir hastalık olarak tanımlandığını hatırlatan Kurdaş, “Tedavi edilmesi gereken bir durumdu. Bize göre hâlâ öyle bir durum. Burada birilerini aşağılamak adına söylemiyorum bunları. Bu tıbbîdir ve inancımız çerçevesinde de zaten bizim açımızdan bu, tartışılması gerek bir konu bile değildir, birçok yönüyle” dedi.

Kurdaş, Amerikan toplumunun aslında geçmişte çok kapalı ve muhafazakâr bir toplum olmasına rağmen, ABD’de birilerinin, eşcinselliğin hastalık olmadığına karar verdiğini, zaman içerisinde de bunun politik bir konu hâline geldiğini, sapkınlıkların lehine konuşan herkesin önünün açıldığını, sonra bu durumun bütün dünyada böyle seyrettiğini anlattı.

“Batı ülkeleri karar veriyor, Türkiye uyguluyor”

“Birileri karar veriyor, biz de bu kararlara uyuyoruz. Sorun burada” diyen Kurdaş, bu konuda solda da, sağda da, muhafazakâr kesimde de “işbirlikçi yaklaşım” olduğunu ifade etti.

Kurdaş, Avrupa’da sapkın evliliklerin yasal hale getirildiğini, Türiye’de de bunun denemelerinin yapıldığını belirterek, İstanbul Sözleşmesi’nin bir Avrupa Konseyi sözleşmesi olduğunu, Meclis’te grubu bulunan bütün siyasî partilerin ittifakı ile kabul edildiğini dile getirdi.

“İstanbul Sözleşmesi, yarın Diyanet’i suçlu duruma düşürebilir”

Kurdaş, birçok hukukçuya göre, İstanbul Sözleşmesi’nin harfiyen uygulanması hâlinde Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın suçlu duruma düşeceğine ve yargılanması gerekeceğine işaret ederek, “Ama iktidarda AK Parti var, bunlar olmuyor” diye yarın olmaz diye bir şey yok” dedi.

Uluslararası sözleşmelerin anayasanın da üstünde olduğuna işaret eden Kurdaş, sözleşmeyi hayata geçirdikten sonra “Ali Erbaş’ın arkasındayız” demenin bir anlamı olmadığını ifade etti. Kurdaş, “Bu sadece şovdur, göstermeliktir. Gerçekte bataklığı kurutmak gerekir ama bataklık açılıyor. Bataklık açılırken herkes sus pus, sonra bataklıktaki şuna buna kızıyoruz. E bataklığı siz yaptınız. Önce bataklığı niye yaptığınızı bize izah edin. Niye sessiz kaldınız? Niye tepkisiz kaldınız? Niçin kabul ettiniz? Niçin bu milletten gerçekleri sakladınız? AK Parti’lilerden bile sakladılar, milleti bırakın.”

“Sessiz kalanların çıkmaz sokakları da çok dar ve derin”

Tweetlerle bataklığın kurutulamayacağını, bataklık kurutulmadıkça da bu meselenin çözülemeyeceğini dile getiren Kurdaş, “Din düşmanlığı güdüsüyle hareket edenlerin zaten bir çıkmaz sokağı var. Öbür taraftan güya o din düşmanlarına karşı bir cephe oluşturuyormuş havasını estirenlerin çıkmaz sokakları çok daha büyük, dar ve derin” diye konuştu.

Anakara Barosu ne demişti?

Ankara Barosu’nun tepki gören basın açıklamasında şu ifadeler kullanılmıştı:

“Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın, insanlığın bir kesimini nefretle aşağılayıp kitlelere hedef gösterdiği konuşmayı şaşkınlık ve ibretle izledik.

Şaşkınlığımız, sesi çağlar öncesinden gelen bu şahsın, bir devlet kurumunun başında oturup, söylemini kutsal sayılan değerler üzerine inşa ederek, halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmesindeki kan kokan cüreti sebebiyledir.

Aldığımız ibretse, anılan şahsın, içinde bulunduğu takvim yılında yaşamasına rağmen, bundan sekiz-dokuz nesil önceki büyükleriyle aynı zihinsel ve dogmatik sınırlara sahip olmak için insan onuruna karşı gösterdiği büyük direnişten kaynaklanmaktadır.

Görevde olduğu süre boyunca çocuk tecavüzcülerine gözlerini kapatıp, kadın düşmanlığının manevî zeminini dinî söylemlerle meşrulaştırma çabası karşılığında maaş alan Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın deprem, LGBTİQ+, kadın ve çocuk söylemlerine rağmen halen görevde kalması durumunda , sonraki konuşmasında halkı ellerinde meşalelerle meydanlarda cadı diye kadın yakmaya davet etmesi kimseyi şaşırtmamalıdır.

Anılan şahsı ve ona hak veren zihniyeti büyük bir şaşkınlık ve ibretle kınadığımızı tüm kamuoyuna saygıyla arz ederiz.”

Ankara Barosu’nun bu konudaki ikinci açıklaması:

“Baromuzca Diyanet İşleri Başkanı'nın 24.04.2020 tarihinde yaptığı konuşmasındaki ifadelere ilişkin değerlendirme, Avukatlık Kanunu'nun barolara yüklediği insan haklarını koruma görevi gereği sorumluluğumuz olduğu gibi Anayasanın ikinci maddesinde vücut bulan laik ve sosyal bir hukuk devletinde yaşamanın gereğidir.

Türkiye'nin de taraf olduğu Avrupa Konseyi İstanbul Sözleşmesi’nin üçüncü maddesi, cinsel yönelim ve cinsel kimlik temelli ayrımcılığı yasaklamaktadır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 14. maddesi de ayrımcılık yasağını açık olarak düzenlemiş olup, yerel mevzuatımızda ise nefret söylemi TCK 216. maddesinde açıkça yasal yaptırıma tabi tutulmuştur.

Laik devlette yönetim din kurallarına göre değil, toplumun ihtiyaçları doğrultusunda akılcı ve bilimsel verileri esas alan beşeri iradeye dayanır. Kurumları temsil edenlerin yaptıkları açıklamalarda da yasalara, Anayasa'ya ve tarafı olduğumuz uluslararası anlaşmalara uygunluk aranır ve beklenir. Yasa önünde eşit insanların bir kısmını ötekileştirilerek aşağılamak ve kitlelere hedef göstermek açıkça suç olup, hiçbir kurum veya kuruluşun temsilcisi, yasal düzenlemelerin üstünde imtiyazlara sahip değildir.

Yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda görevimiz gereği yaptığımız 26.04.2020 tarihli açıklamamızdan bir cümlenin alınarak sosyal medyada organize bir şekilde çarpıtılma çabasının ise laik devlet sisteminden uzaklaşılma arzusuna ve uzun zamandır her fırsatta saldırılan İstanbul Sözleşmesi'nin feshine dönük olması hiç de şaşırtıcı değildir.

İnsanlık tarihi, zamandan ve coğrafyadan bağımsız bir şekilde çağlar boyunca kanla, nefretle, bir kesimin diğer kesimi ötekileştirip maddi ve manevi dünyada yok etme çabalarıyla geçmiştir. Bu çerçevede, anılan yazı içeriğindeki “çağlar öncesine ait” söylemi, İslâm temelinde dini değerleri değil coğrafyadan ve tüm dinlerden bağımsız olarak dünya tarihinde çağlar boyunca yaşanan trajedilere vücut veren ayrımcı ve ötekileştirici zihniyeti ifade etmektedir. Zira yaşadığımız dönemde insan onuru, uluslararası sözleşmeler ve iç hukukla güvence altına alınmıştır.

Uluslararası ve ulusal düzenlemelerle yasal güvence altına alınmış bulunan en temel insan haklarını savunmaya dönük ve hiçbir suç unsuru içermeyen bu açıklamamız nedeniyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hakkımızda soruşturma başlatıldığını öğrenmiş bulunuyoruz. Ankara Barosu, tarihinde hiçbir zaman dini değerleri aşağılamadığı gibi, görevi gereği Anayasa ile güvence altına alınan din ve vicdan hürriyetinin her zaman savunucusu olmuştur.

Bizler laik, demokratik ve aydınlık Türkiye Cumhuriyeti'nde bir hukuk devleti güvencesinde yaşamak için bedel ödemek gerekiyorsa insan haklarının ve insan sevgisinin yanında; karanlığın, ayrımcı ve ötekileştirici zihniyetin ise tam da karşısında durduğumuzu tarih önünde bir kez daha tüm kamuoyuna saygı ile arz ederiz.”

NELER SÖYLENDİ?
@
NAMAZ VAKİTLERİ
HAVA DURUMU
Gazete Manşetleri
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA