Mustafa Tuncer
Mustafa Tuncer
Giriş Tarihi : 19-12-2020 00:28

Yaptırımlar, sisli paktların mazereti olmamalı

Yaptırım konusu ABD’nin yeni bir silahı haline geldi ve bunu sık sık kullanıyor. Ekonomi ve savunmada dünyanın en büyük gücü olan Amerika, bu yaptırımları adeta çiğnenip atılan bir sakıza çevirmiş durumda.

Türkiye’nin S-400 alımı süreciyle birlikte ABD’nin yaptırım tartışmaları, bir yılı aşkın süredir gündemdeydi. Yaptırımlar, Kongre’nin iki kanadının da büyük desteğiyle geçti. Başkan Trump’ın veto hakkını da ekarte ederek nihayetine kavuştu. CAATSA yasası gereği 10’un üzerindeki seçeneklerden en az 5 tane yaptırımı başkanın onaylaması gerekiyordu. Trump, birçok uzmanın kanaatine göre, seçeneklerin içerisindeki en hafif maddeleri onayladı.

Savunma Sanayii Başkanlığından Sayın İsmail Demir ve üst düzey üç yetkiliye yönelik yaptırımlar, beraberinde Savunma Sanayiii Başkanlığına ihracat yapılmaması, finans desteği verilmemesi, IMF gibi uluslararası finans kuruluşlarının bazılarından destek verilmemesi, ABD’nin ithalat ihracat kredileri veren Eximbank’ın kredilerinden muaf tutulması gibi maddeler, başkan tarafından 10 madde arasından seçildi. Bu seçenekler, doğrudan Türkiye’nin ekonomisini hedef almıyor gibi  gözükse de, iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin içerisindeki savunma payı ve Türkiye’nin ihtiyacı olan parçalar göz önünde tutulduğunda, ekonomik etkileri olacağı da kesin.

Yaptırımın gelişim süreci ve içeriğine dair teknik konuları bir tarafa bırakacak olursak, konunun iki yakın müttefikin ilişkilerini nasıl etkileyeceği, şu an Ankara ve Washington’ın en fazla kafa yorduğu mesele.

Öncelikle şunu vurgulamak gerekir ki, her ne kadar ABD’de dış politika ve ulusal güvenlik, yönetimin önceliği olsa da, Trump döneminde Türkiye’ye uygulanan iki yaptırım da aslında iç politikadaki gelişmelerin bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Trump’ın ilk onayladığı yaptırım, hatırlanacağı gibi Rahip Brunson konusu. Trump bu konuda kararını, özellikle kendisine 2016 seçimlerinde büyük destek veren Evanjelistlerin baskısı sonucu almıştı. S-400 konusunda ise Trump, yaşanan sürecin eski başkan Barack Obama’nın dış politika hatasından kaynaklandığını dile getirmişti. Son kararda da Kongre’nin baskıları sonrasında gönülsüzce adım atmış görüntüsü veriyor. Yani geleneksel olarak pek de alışık olmadığımız yaptırım süreçlerine şahit olduk.

İsmail Demir, yaptırım kararının kendisini pek de şaşırtmadığını, zira pratik olarak ABD’nin, uzun müddettir savunma sanayii konusunda, kendilerine dolaylı olarak yaptırım uyguladığını söyledi. Bir başka ifadeyle, uzun zamandan beri gergin olan ABD-Türkiye ilişkileri bir yaptırım kararı olmasa da pratikleriyle yaptırım varmışçasına yürüyordu. ABD ve Türkiye, zaten uzun bir süredir karşı cephelerde konumlanmış müttefikler gibiydi.

Unutmamak gerekir ki Trump döneminde ekonomik ilişkileri geliştirmek, ihracatı büyütmek vb. konular üzerine yapılan onca görüşmeye rağmen elimizde kalan şey, yine askeri ilişkilerdi. Bu son CAATSA yaptırım kararları doğrudan bu kartı vurdu.

Peki, bu yaptırımlar neden Trump’ın gitmesine yaklaşık bir ay kala önümüze geldi?

2016-2020 yılları arasında iki ülke arasındaki ilişkilerin liderler üzerinden yürümesine karşın, Joe Biden döneminde diplomasinin daha kurumsal bir hale geleceği yönündeki tezi sık sık tartışıyoruz. Kurumsal diplomasi ve müzakereleri önceleyecek yeni başkan Biden’ın elini güçlendirmek için, kongrenin böyle bir adım attığını düşünebiliriz. Türkiye ile masaya oturduğunda Trump döneminin yaptırımları, Biden’a pazarlıklarda koz verecektir. Bu noktadan bakıldığında söz konusu yaptırımlarla hedefin Türk savunma sanayisini baltalamaktan ziyade Türkiye’yi masaya oturtmak için bir araç olduğunu da öngörebiliriz.

Şunu hatırlamamız gerekiyor ki, ABD’nin savunma konusunda Türkiye’ye uyguladığı yaptırımlar ve kısıtlamar, Türkiye’nin savunma sanayisinde kendisini geliştirmesine dolaylı katkı sağlamış oldu. Eski başkanlardan Lyndon Johnson, 5 Haziran 1964’te Başbakan İsmet İnönü’ye, Türkiye Kıbrıs’a müdahil olursa silah ambargosu ve NATO’dan tecritle tehdit eden, meşhur mektubu yollamıştı. İnönü o mektuba, Soğuk Savaş atmosferi içinde Sovyet yönetimindeki Moskova’yla yakınlaşmayı ima eden “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de orada yerini alır” cevabını vermiş ve ABD ile ilişkiler, farklı bir rotaya girmişti. Aselsan’ın da o dönemdeki silah ambargosu sonrası kurulduğunu unutmamak gerekir. Bu açıdan Türkiye, 2000’lerin başlarında ABD’den alamadığı insansız hava araçlarına karşın, kendi İHA’larını geliştirmeye başlamış ve bu hususta bölge dengelerini etkileyecek bir konuma gelmiştir.  Azerbaycan’ın işgal altındaki Karabağ’ı kurtarma savaşında Türk İHA ve SİHA’ları kullanması, kazanılan zaferin kaderini belirlemiştir. Burada gözden kaçmaması gerek konu, son yüzyılda ilk defa, bölgede bir savaşın kaderini belirleyen silahların ABD ya da Rus yapımı değil Türkiye menşeli olmasıdır. Savaşın teknolojisini belirleyen, galibi de tayin edebiliyor.

“Yaptırımlar bizi yıldıramaz”, ya da “kötü komşu insanı mal sahibi eder” tarzı yaklaşımlarla olaya iyi tarafından bakmaya çalışmak, Türkiye’nin yerli sanayisinin güçlenmesine fırsat oluşturacağını savunmak, kendimize uzak Asya’dan partnerler aramak, moralman bizi güçlü kılabilir.

Lakin şu hakikati değiştirmez; o da Türkiye’nin kendisini demokratik ve hukuki normlar çerçevesinde batı ile birlikte hareket eden bir yerde konumlandırması. Söz konusu yaptırımlardan yola çıkarak Türkiye’yi batı ile ilişkilerden uzaklaştırıp demokratik normların ve hukukun oturmadığı paktlara çekme sevdasındaki sözde “Milli” unsurlara da dikkat etmek zorundayız.

Yaptırımların Türkiye gibi güçlü bir ülkeyi sigaya çekme aracı olarak kullanılmasına karşı olduğumuz gibi, yaptırımları bahane ederek güzel ülkemizi sisli birlikteliklere çekmeye çalışanlara da dikkat etmeliyiz.

NELER SÖYLENDİ?
@
NAMAZ VAKİTLERİ
HAVA DURUMU
Gazete Manşetleri
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA