Sürur Öztürk
Sürur Öztürk
Giriş Tarihi : 28-11-2020 10:23
Güncelleme : 29-11-2020 17:27

Masura, mekik… Sevimli ve esrarengiz dostlarımız…

İnsanlarla eşyalar arasındaki ilişkinin duygusal bağlarından oluşan dünya, çok zengindir. Çoğumuz, bu çağrışımlar zincirinin, zihnimizde kalan izlerin farkında olmadığımız, bu konu üzerinde düşünmediğimiz için, bu zengin dünyanın varlığından habersiz yaşarız. Oysa bu bağlar, gündelik hayatımıza gizli tatlar ve keyifler katan, hatıralarımızı ve iç dünyamızı zenginleştiren, onları hatırlamamızı kolaylaştıran bağlardır.

Her eşyanın işimize yarayan tarafının yanı sıra, onunla aramızda doğan duygusal bir tarafı da vardır. Bir dolap, bir kanepe, bir koltuk, bir sandalye, bir sehpa, bir ütü, bir tabak, bir cezve, bir fincan; bir halı, bir battaniye, bir örtü yahut kıyafetlerimiz; bir pantolon, bir gömlek, bir elbise, sıradan eşyalar olmanın yanı sıra, hayatımıza eşlik eden sessiz dostlarımız, arkadaşlarımız, sırdaşlarımızdır. Kimisi ömrümüzün bir kısmında, kimisi ömrümüz boyunca…

Küçük ya da büyük, her eşya, evlerimizde kendi etrafında bir kültür oluşturur.

Meselâ dikiş dikilen bir evde, zamanla pek çok dikiş malzemesi üremeye başlar. Dikiş iğnesi, toplu iğne, iğneden, dikiş yüzüğü, düğmeler, çıtçıtlar, rengârenk iplikler, mezura, dikiş sabunu (çizgi taşı), makas, dikiş kutusu…

Bu malzemelerle arkadaşlığımız, zihnimizde önce çocukluk yıllarımızda başlar. Onların hafızamızda kalıcı olması da bu sebepledir; zira çocukluk yıllarımız, masalsı bir dünyadır. Çağrışımları zengin, eşyaları birer insanmış gibi kişileştirdiğimiz, onları başka başka şeylere benzettiğimiz ve her biri gözümüze birer oyuncakmış gibi gözükmeye başlayan çocuksu ve masalsı bir dünya… Artık o nesneler, asıl işlevlerinin dışında, bizim gizli, hatta zaman zaman esrarengiz arkadaşlarımız veya etrafımızda bizimle birlikte yaşayan tuhaf ama bir o kadar da eğlenceli yaratıklara dönüşmüşlerdir.

Her şeyden önce o malzemeler, “annemizin sürekli kullandığı, sevdiği şeyler”dir. Bizim de onları sevmemiz, artık kaçınılmazdır. Hem annemizin, hem evimizin birer parçası olmuşlardır. Çocuk dünyamızda tam bir “sığınak, sevgi dünyası ve maceralı bir oyun alanı” olan evimizde “böyle şeyler” vardır ve o şeyler, bizim gündelik hayatımızın vazgeçilmez unsurları olmuştur.

Erkek terzileri bir kenara ayıracak olursak, şüphesiz çoğunlukla kadınlar tarafından kullanıldıkları için “kadınsı” kabul edilen bu dikiş malzemeleri, esasen sadece kız çocukların değil, erkek çocukların zihinlerinde ve hafızalarında da silinmez izler bırakırlar. Muhtemeldir ki bu izler, kız çocuklarda başka, erkek çocuklarda başka başkadır; ama her ikisinde de dikiş kültürünün çağrışımları kalır. Bu, güzel bir şeydir ve zihnimizdeki “ev / yuva” imajını besler. Üstelik bu malzemelerin “rengârenk” oluşları, kız çocukların da erkek çocukların da dünyalarının ortak güzelliğidir.

Sıradan dikiş malzemelerinin üzerine bir de dikiş makinesi eklenmişse, o “sevimli ve esrarengiz dostlarımız”ın sayısı daha da artmış demektir.

Meselâ dikiş makinelerinin mekik haznelerine yerleştirilen delikli masuralar, biz erkek çocukların gözüne, “bir oyuncak arabanın ilginç ve harika tekerlekleri” olarak gözükürlerdi. Çeşitli zeminlerde onları yuvarlar, dönerek ilerleyişlerini izler; onları acaba hangi karton kutudan yapabileceğimiz bir arabanın tekerlekleri olarak kullanabileceğimiz üzerine fikir üretirdik.

Dikiş makinelerinin ilginç parçaları, muhteşem bir uyumla çalışan mekanizmaları, hayranlık ve merak duygularımızı harekete geçirirdi.

Meselâ küçük, sevimli tekerleklere benzettiğimiz masuraların yerleştirildikleri mekikler, ne kadar ilginç şeylerdi. Yukarı kaldırılıp indirilerek kullanılan ve masuranın mekik haznesine kilitlenmesini sağlayan o küçük kol, bir çocuk zihni için ne kadar ilginç bir şeydi. Masuranın o mekik haznesi içinde sürekli dönüşü, üzerine sarılı ipliğin, makinenin küçücük deliklerinden, “esrarengiz geçitlerinden, tünellerinden” geçerek dikiş ayağına ulaşması ve orada olağan üstü bir şekilde inip kalkan iğne ile bir kumaşa dikilmesi… Dikiş dikilirken, kumaşın kendiliğinden geriye kayması ve dikiş ayağının, bir kumaş ovasında yol alan bir lokomotif gibi ilerleyip durması…

Çocuk zihnimiz, masalsı dünyamızda, makine parçalarıyla önce çağrışımlar, sonra hayaller ve acaip masallar üretiyordu. Büyüklerimizin hiç bilmedikleri, bizim ifade edip dile getiremediğimiz ama büyüleyici keyfini sürdüğümüz, gizli, yazılmamış masallar…

Overlok makineleri çok daha ilginçti. Kiminde 3, kiminde 4 bobin bulunan bu olağan üstü makineler, karmaşık matematik hesapları yapabilen zeki çocuklar gibi gözükürlerdi. Her biri farklı bir renkteki konik iplik bobinlerinden gelen iplikler, makinenin farklı deliklerinden, geçitlerinden, tünellerinden geçip, olağan üstü bir uyumla, overlok makinesinin parçalarının ilginç hareketlerinin sonunda, kumaşların kenarlarında biteviye desenler oluşturarak nasıl dikiliyorlardı? Bir yandan dikiş dikilirken, diğer yandan da o kumaşların kenar fazlalıkları nasıl kesiliyor ve bir hazneden aşağıya dökülüyorlardı? Bu, “harika bir çocuk oyunu” değil miydi? Tam seyirlik… Çocukların hayal dünyalarının niteliğine göre değişen bir seyirlik oyun… Peki, ya büyüklerimiz, o 3-4 ayrı ipi, onca daracık tünelden geçirip dikiş ayağına kadar nasıl getiriyorlardı? Zor işlerdi ve büyüklerimize hayranlık duymamız için yeterli bir sebepti…

Overlok makinelerinin cımbızlarının, diğer cımbızlardan farklı olarak daha uzun ve uçlarının eğri oluşu da ilginçti. Detaylar, gözümüzden kaçmıyordu. Çocuklar, bütün detayları görürler…

Çok eski yıllarda, yandan kolu çevrilerek, daha sonra mekanik pedalı hareket ettirilerek, nihayetinde elektrikli motorlarla çalışan dikiş makineleri, sadece dikiş diken makineler değillerdi biz çocuklar için.

Bir kadının, ailesini ve yakınlarını mutlu etme gayretinin, emek, sabır ve sevgi makinesiydi. Onunla orada elbiseler dikilir, birileri onları giyinir ve mutlu olurlardı. Ödül, bundan ibaretti ve bu ödül, bir zamanlar insanlar için çok değerliydi…

NELER SÖYLENDİ?
@
NAMAZ VAKİTLERİ
HAVA DURUMU
Gazete Manşetleri
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA