Mustafa Tuncer
Mustafa Tuncer
Giriş Tarihi : 11-12-2020 23:35
Güncelleme : 12-12-2020 00:01

Tacizin De Cinayetin De Suçlusu
Güç-Erkil Anlayıştır

Türkiye, son zamanlarda giderek artan, taciz iddiaları ile meşgul. Taciz konusunun özellikle siyasetin cenderesi altında ele alınması, konunun trajedisini görmemize engel teşkil ediyor.

Hangi sosyo-politik sınıftan olursa olsun, kanuni haklarını kullanabilmek ve hem bugününü hem yarınını güvence altına alabilmek için toplumun büyük kesimi, sırtını hukuka dayamak yerine; bir grup, görüş, parti, cemaat vb, toplumsal baskı unsuruna dayamak zorunda hissediyor. Alışageldiğimiz bu baskı unsurlarına son yıllarda sosyal medya da eklenmiş durumda. Daha evvel içeriği ve yapılanması karanlık baskı gurupları üzerinden geliştirilen itibar alma-verme, serbest bırakıp mahkûm etme yaklaşımları, artık popüler sosyal medya mesajları üzerinden oluyor.
 
Hukuk, adalet, hürriyet normlarının altüst olduğu, egemenlik hakkının neredeyse kayıtsız şartsız “Güç”e devredildiği bir iklimde zihinlerin, fikirlerin, en temel yaşamsal hakların taciz edilmesi artık kanıksanır oldu.
 
Taciz denilince akıllara sadece olayın cinsel boyutu geliyor. Ekonomik, kültürel, ırksal, sınıfsal, mezhepsel, politik arzu ve istekleri tatmin etmek üzere, başka kimseleri bedensel herhangi bir temasta bulunmaksızın rahatsız etmek, tacizden sayılmıyor maalesef.
 
Toplumsal sorunlarımıza kalıcı ve uzlaştırıcı çözümler getirmek yerine günü kurtarıcı, pansuman tedavilerle gündem saptırılıyor. İster şiddet olayını değerlendirelim isterse taciz, meselenin odak noktasının “haklılık” meşruiyetinin “güç”e nispet edilmesi olduğunu fark ederiz. Kadına şiddet meselesini ele alırken ana konunun, cinsiyet farklılığından ziyade “haklılık güçten gelir” anlayışından kaynaklandığını görürüz örneğin.
 
Türkiye’deki şiddet olaylarına baktığımızda ister kadına ister erkeğe ister yaşlıya isterse çocuğa karşı yapılsın; temel motivasyonunun “haklıyım çünkü güçlüyüm” zihninden türediğini söyleyebiliriz.
 
Sözde namus adına işlendiği iddia edilen cinayetlerde meselenin aslının, toplumsal bir zihinden kaynaklandığını ve bu zihni haklı çıkartmak için oluşturulan tüm mazeretlerin, gücü kutsama arzusu olduğunu görürüz.
 
Gücü olanın kuralları, sınırları, yaşamı ve ölümü belirleyebildiği bir toplumda, zayıflatılmış olana düşen, kendine çizilmiş rolü oynamaktan başka ne olabilir ki? Hele bu gücün, sahip olduğu imtiyazı bırakmamak adına, kullanabileceği tüm imkanları seferber edebildiği, yerine göre patronluğu, yerine göre iktidarı, yerine göre dini gücüne alet edebildiği bir dünyada.
 
Üretim tüketim ilişkisinde gücü elinde bulunduran erkek oldu genelde. Bu yüzden tarlada taciz edilen bir erkeği yazmadı henüz kitaplar, ya da “bereket” getirsin diye uçurumdan atılan bir adamı da duymadık. İçine şeytan girdi diye yakılan bir genç adama şahitlik etmedi en karanlık zamanında dahi Avrupa. Gayri meşru ilişkiden dolayı taşlanarak ölüme mahkum edilen de hep ‘kadın’ oldu ne hikmetse.
 
Üretimin temel belirleyeni olan erkeğin, hangi dine inanırsa inansın kas gücü avantajını, “haklar konusunda” kendisine yontması, cinsel farklılıktan değil, güçten kaynaklanmaktadır.

Bu bakış açısı farklı seviyelerde dünyanın birçok ülkesinde görülmektedir. ABD’den Avrupa’ya, Ortadoğu’dan Asya’ya, dünyanın hangi coğrafyasında kadına dönük şiddete bakarsak bakalım, özünde “Güç-Erkil” ilişkilerinin temel belirleyen olduğunu görürüz.
 
Coğrafyaların farklı olması sadece kamuflajın rengini değiştirmektedir.

Yaşanılan mağduriyetlerin, kaybedilen hayatların oluşturduğu makul ve haklı öfke, bizi sorunun ana kaynağından uzaklaştırmamalı. Mütecavizin ya da katilin cinsel farklılığı yaşanan mağduriyeti örtbas edemeyeceği gibi suç-ceza dengesini de bozmamalı.

Genel itibarıyla kadına dönük taciz, şiddet ve cinayetlerle konunun gündemleşmesi, çözümün de cinsiyetler arası savaştan geçtiği yanılgısına, bizleri düşürmemelidir. Taciz ve şiddet konusunu sadece kadınlar üzerinden özellikle okumak, okutmak büyük bir yanılgı olur.
 
Kadın ya da erkek çocuk ya da ihtiyar binlerce insanın tacize, şiddete hatta cinayetlere kurban verildiği bir ülkede konunun, siyasi kimliklerin ötesinde irdelenmesi gerekir. Ülkenin içine girdiği kutuplaşma ortamında hepimizin ortak sorunu haline gelen taciz ve cinayetlerin siyasi iktidar mücadelesinde kullanılması en az taciz ve cinayet kadar kabul edilemez ve ahlak dışıdır. Konuların mantıklı bir şekilde ele alınmasının önündeki en büyük engellerden biri de budur.
 
Bir sivil toplum örgütünü ya da siyasi partiyi tümden tacizci ilan edip adeta “senin tacizcin, benim tacizcim” tartışmaları üzerinden farklı kutuplaşmalar oluşturanların derdi ne tacizleri ne de cinayetleri bitirmektir.
 
Konunun bir diğer boyutu da yaşanan mağduriyetlere çözüm üretemeyen adalet mekanizmasıdır.
 
Tacize, şiddete maruz kalmış kadın ya da erkeğin haklarının savunulmasındaki eksiklikler, faillerinin hızlı ve etkili bir yargı süreci işletilerek cezalandırılmamaları toplumu adalet noktasında başka arayışlara itmektedir.
 
Özellikle sosyal medya mecralarının yargılama mercii haline gelmesi engellenmelidir. Aksi ispatlanana kadar herkesin masum olduğu ilkesini en pespaye şekilde ayaklar altına alan sosyal-medyatik linç operasyonlarının önüne geçilmelidir.
 
Dış güçlere karşı milli birlik içinde dayanışmanın her fırsatta dile getirildiği bu günlerde toplumu bekleyen en büyük sorunların içeride olduğunu, asıl bu hususta ortak uzlaşı ile birlik olunması gerektiği unutulmamalıdır.
 
Toplumsal birlik ve huzurun en temel şartı ise adalettir. Adalet ise kadın-erkek fark etmeksizin herkese eşit işletilmelidir. Adaleti işlettiğinizde toplum; ataerkil, kadinerkil ya da güçerkil anlayışların prangalarından kurtulacaktır.

NELER SÖYLENDİ?
@
NAMAZ VAKİTLERİ
HAVA DURUMU
Gazete Manşetleri
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA