Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından 2025 yılı resmî olarak “Aile Yılı” ilan edildi.
Bu kapsamda genç çiftlere yönelik kredi destekleri, doğum yardımları, sosyal kampanyalar ve farkındalık etkinlikleri kamuoyuna duyuruldu. İktidar, bu adımlarla aile yapısının güçlendirilmesini hedeflediğini vurguladı.
Ancak sahadaki tablo, “Aile Yılı” söylemiyle örtüşmeyen bir gerçekliğe işaret ediyor. Derinleşen ekonomik kriz, yüksek enflasyon, barınma sorunu ve iş güvencesizliği; özellikle gençler için aile kurmayı her geçen gün daha zor hale getiriyor.
Doğum oranları alarm veriyor
Türkiye’de doğurganlık hızı uzun süredir düşüşte. 2024 itibarıyla toplam doğurganlık hızı 1,48’e gerileyerek nüfusun kendini yenilemesi için gereken 2,1 seviyesinin oldukça altına düştü. 2025’in ilk aylarında da doğum sayılarındaki azalma devam etti.
Bu tablo, tek seferlik yardımlar ve kampanyalarla aşılabilecek bir durum değil. Ekonomik güvenceden yoksunluk, çocuk sahibi olma kararını doğrudan etkiliyor.
Evlilik azalıyor, boşanmalar artıyor
Son TÜİK verileri, evlenme oranlarında düşüşe, boşanmalarda ise artışa işaret ediyor.
Gençler artık daha geç yaşta evleniyor; çocuk sahibi olma kararını ise süresiz biçimde erteliyor.
Yükselen kira fiyatları, asgari ücretle geçinme zorluğu ve düzensiz istihdam, aile kurma fikrini gençler için bir “risk” haline getiriyor.
“Aile Yılı” kapsamında açıklanan politikaların ise bu eğilimi tersine çevirecek somut bir etki yaratmadığı görülüyor.
Gençler gelecek kaygısı ve bağımlılık riskiyle karşı karşıya
Ekonomik belirsizlikler sadece aile kurumunu değil, gençlerin psikolojik ve sosyal durumunu da etkiliyor. İşsizlik, umutsuzluk ve geçim kaygısı; bağımlılık risklerini artırırken, gençlerin uzun vadeli planlar yapmasını da zorlaştırıyor.
Gençler için en temel sorun, aile kurmadan önce gerekli olan finansal güvenceye ulaşamamak. Bu tablo, yalnızca söylem ve tanıtım kampanyalarıyla çözülebilecek bir sorun olmaktan uzak.
Aile yılı mı, aile krizi mi?
2025 resmen “Aile Yılı” ilan edilmiş olsa da, artan yaşam maliyetleri, düşen doğum oranları, azalan evlilikler ve yükselen boşanmalar; aile kurumunun ciddi bir krizle karşı karşıya olduğunu gösteriyor.
Siyasetin “aile” vurgusunu sıklaştırdığı bu dönemde, gençler için aile kurmanın ekonomik ve sosyal bedeli her geçen gün ağırlaşıyor.
İktidar destek paketlerini sıralasa da, sahada bu politikaların hayatı kolaylaştırdığına dair güçlü bir karşılık oluşmuş değil.
Gerçek bir aile politikasının ancak sosyal adalet, istihdam güvencesi, nitelikli eğitim, erişilebilir barınma ve adil gelir dağılımı ile mümkün olabilir. Aksi halde “Aile Yılı” söylemi, toplumsal gerçeklerle yüzleşmeyen bir PR çalışması olarak kalmaya mahkûm gibi görünmekte.