Davasına Basamak Olanlar ve Davasını Basamak Yapanlar

Fesih Bozan "Davasına Basamak Olanlar ve Davasını Basamak Yapanlar" başlıklı bir yazı kaleme aldı.

Abone Ol

Dava; insanın inandığı, savunduğu ve uğruna mücadele ettiği değerleri, idealleri ve hedefleri ifade eden bir kavramdır. Kiminin davası İslam’ın hâkimiyeti, kimininki milliyetçilik veya ırkçılık, kiminki servet, makam ve şöhret, kiminki ise siyasi çıkar elde etmektir.

Hak olsun bâtıl olsun, dünyada birçok dava vardır ve her davanın kendisine adanmış mensupları bulunur. Kimi Müslümanlar İslam’ın hâkimiyetini; kimi Türkler veya Kürtler ise kendi kimliklerini, insani ve İslami haklarını ve milletlerinin dünya sahnesinde daha güçlü bir konuma gelmesini samimiyetle savunur. Bu uğurda mücadele eder, fedakârlık yapar ve gerektiğinde bedel öderler.

Buna karşılık bazıları, İslam’ı, Türklüğü veya Kürtlüğü samimi bir dava olarak değil; makam, mevki, servet ve siyasi rant elde etmenin aracı olarak kullanır. Böyleleri davalarına hizmet etmek yerine, davalarını kendi çıkarlarına hizmet ettirirler.

“Davasının” Adamını Tanımak

Toplumun bu iki anlayış arasındaki farkı görebilmesi son derece önemlidir. Çünkü dava, sadece sloganlarla dile getirilen bir söylem değil; kişinin karakterini, samimiyetini ve fedakârlığını ortaya koyan ahlaki bir duruştur.

Gerçek dava adamı, davasını kendi yükselişi ve menfaati için basamak yapmaz; aksine kendisini davasına adar, ona basamak olur.

Her ne kadar davalar çok olsa da biz bu yazıda, özellikle İslami kimlik ve söylemlerle ortaya çıkıp İslam’ı makam, servet ve siyasi çıkar elde etmenin aracı hâline getiren, İslami değerleri suiistimal eden kişilere kısaca değineceğiz.

Laf mı, İcraat mı?

Tarih boyunca İslam’a hizmet eden büyük şahsiyetlerin ortak özelliği, söylediklerini önce kendi hayatlarında yaşamaları olmuştur.

İnsanları en çok etkileyen şey söz değil, icraattır. Çünkü İslam; sadece anlatılan ve konuşulan bir din değil, yaşanması gereken bir dindir.

Dolaysıyla toplum iki tip insanla karşı karşıyadır:

Davasına Basamak Olanlar

Birincisi; İslam’ı hayatına taşıyan, dürüstlüğü, güvenilirliği, adaleti ve yaşam tarzıyla örnek olan insanlardır. Bunlar gösterişten ve şovdan uzak dururlar. Dinî sloganlarla değil; ahlakları, yaşayışları ve samimiyetleriyle İslam’ı, Müslümanları, varsa parti veya cemaatlerini temsil ederler.

İnsanlar onların hayatına baktığında İslam’ın güzelliğini görür, Müslümanlara karşı güven ve yakınlık hisseder. İşte bunlar, davasına basamak olan insanlardır. Bunlar, merhum Necmettin Erbakan Hocamızın tabiriyle “dava adamı” veya “dava delisi” olanlardır.

Davasını Basamak Yapanlar

İkincisi ise dinî kavramları sıkça kullandığı hâlde o değerleri hayatına yansıtmayan insanlardır. “Hak, adalet, Kur’an, ezan, dava, parti, çalışma, fedakârlık...” gibi kavramlar dillerinden düşmez; ancak bunları çoğu zaman insanları etkilemek, güven kazanmak, siyasi rant elde etmek, makam sahibi olmak veya çeşitli menfaatler sağlamak için kullanırlar.

Böyleleri için din, parti veya dava bir amaç değil, kişisel çıkarlarına ulaşmak için kullanılan bir araçtır. Onlar davaya hizmet etmek yerine, davayı kendilerine hizmet ettirirler.

Bu tipler, siyasi partilerde ve çeşitli kuruluşlarda daha çok görülüyorlar. Partiyi-teşkilatı davaya hizmet etmenin değil, kendilerini tanıtmanın ve öne çıkarmanın vasıtası olarak görürler. Yönetici ve önemli şahsiyetlerle çektirdikleri fotoğrafları, sahip olmadıkları bir ağırlık ve itibarı varmış gibi sunmaya çalışırlar. Merhum Necmettin Erbakan Hocamızın ifadesiyle bunlar “poz adamı”dır.

Davaya En Büyük Zararı Kim Veriyor?

İslam davasına, partilere veya cemaatlere en büyük zararı; samimiyetsizliğiyle davayı kendi çıkarlarına araç hâline getiren mensupları verir.

Çünkü bu samimiyetsizlik yalnızca o kişiyi değil, temsil ettiğini söylediği davayı da yıpratır. İnsanlar, bu kişilerin söz ve davranışlarındaki çelişkiler sebebiyle İslam’dan ya da o davayı temsil ettiğine inanılan parti ve cemaatlerden uzaklaşmaya başlar.

Bu yüzden asıl mesele; dava hakkında çok konuşmak veya büyük sözler söylemek değil, onu yaşayarak temsil edebilmektir.

Örneğin; bir iktidar faiz hakkında “nas var” derken faizi teşvik eden ekonomik politikalar uyguluyorsa, Hz. Ömer’in adaletinden söz edip adalet duygusunu zedeliyorsa, kul hakkını savunduğunu söylerken mülakatlarla hak gaspına yol açıyorsa, dürüstlük vurgularına rağmen yolsuzluk, rüşvet ve torpil iddiaları toplumda yaygın şekilde konuşuluyorsa; bütün bunlar sadece ilgili kişilere değil, İslam’a ve Müslümanlara da mal edilmekte, toplumun İslam’a ve Müslümana olan güveni sarsılmaktadır.

Aynı durum partiler için de geçerlidir. Bir partinin başarısı için gerekli çalışma, gayret ve fedakârlığı göstermediği hâlde; üst düzey yöneticiler geldiğinde büyük emek veriyormuş görüntüsü oluşturan, laf cambazlığı yapan kişilerin sergilediği “laf ve poz adamlığı” da samimiyetsizliğin başka bir örneğidir. Şunu da hatırlatmakta fayda var, partilerde “poz adamı” olanların değer görmesi, samimi olan kişileri çalışmalardan soğutur ve uzaklaştırır.

Davalar; laf ve gösterişle değil, dürüstlük, samimiyet, fedakârlık, emek ve ahlakla temsil edilir.

Unutulmamalıdır ki:

“Bir dava, en büyük yarayı mensuplarının samimiyetsizliğinden ve kötü örnekliğinden alır.”

Toplumun Asıl İhtiyacı

Bugün İslami davanın çok konuşan insanlara değil, yaşantısıyla örnek olan tebliğcilere ve Müslümanlara ihtiyacı vardır.

Çünkü insanı en çok etkileyen şey hamaset değil, yaşam tarzıdır. Samimi bir müminin dürüstlüğü ve örnekliği, yüzlerce nutuktan daha güçlüdür.

Bu nedenle herkes kendisine şu soruları sormalıdır:

“Ben davam için bir basamak mıyım, yoksa davamı kendime basamak mı yapıyorum? Falan kişi, falan parti veya falan cemaat; davaya basamak mı oluyor, yoksa davayı kendisine basamak mı yapıyor?”

Bu sorulara verilecek samimi cevaplar; sadece bireyin değil, toplumun ve davanın geleceğini de belirleyecektir.

Herkes bilsin ki;

Allah (cc)

“O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.” (Mülk 2)

“İnsan için ancak çalıştığı vardır”. (Necm 39)

Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v)’de

"Şüphesiz ki Allah sizin suretlerinize (dış görünüşlerinize) ve mallarınıza bakmaz! Fakat sizin kalplerinize ve amellerinize bakar." (Müslim, Birr 34; İbn Mâce, Zühd 9; Tirmizî, Birr 34)

Vesselam.