Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan, partisinin İl Başkanları ve İl Müfettişleri Toplantısı'nda iktidarın ekonomi ve dış politika adımlarını eleştirdi. Arıkan, partisinin genel merkezinde gerçekleştirilen toplantıda ekonomi yönetimini “İplikçi Nedim”'e benzetti. Yoksulluk ve açlık sınırındaki çarpıcı tabloya dikkat çeken Arıkan, Cumhurbaşkanı Erdoğan'a “Sorumlu kaptan gemi karaya vurduktan sonra arka koltuğa geçmez” sözleriyle seslendi. Dış politikada ABD ve İsrail'i krizin asıl merkezi olarak işaret eden Saadet Partisi Genel Başkanı, “Beyrut demek, Ankara demektir” uyarısı ile İsrail’in Beyrut’u işgal hazırlığında olduğunu açıkladı.
Mahmut Arıkan’ın konuşmasında öne çıkan başlıklar:
“NE YAŞIYORUZ?” DEĞİL “NİÇİN YAŞIYORUZ?”
“Siyaset; bir milletin ortak meselelerini konuşma ve çözme sanatıdır. Ancak, Türkiye'nin son yıllarda en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri, siyasetin normalleşmesidir.
Malumunuz, Türkiye son günlerde, yine "anormal" bir süreç yaşıyor. Süreci uzun uzun konuşabiliriz. Detaylı analizler yapabiliriz. Birçok durum tespiti de yapabiliriz. Ancak biz bugün, ne oluyor sorusuna değil, neden oluyor sorusuna cevap arayacağız.
Yakın geçmişi şöyle bir hatırlayalım.
Özellikle 2015'ten bugüne; ekonomik krizlerle birlikte, siyaset alanının sürekli daraltıldığı bir süreçten geçiyoruz. Haziran ve Kasım 2015 seçimleri, sürekli bombaların patladığı o çatışmalı dönem, 2016'daki hain darbe girişimi, OHAL süreci ve 1. kayyım döneminin başlaması. 2017'de OHAL koşullarında cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçiş, 2018 seçimlerinden sonra ikinci kez seçim sisteminin değiştirilmesi, 2019 İstanbul seçimlerinin iptali, akabinde II. kayyım döneminin başlaması, 2023 seçimlerinde hiç olmadığı kadar devlet imkanlarının iktidar lehine kullanılması, 2024 seçimleri ve ardından yolsuzluk iddialarıyla belediyelere operasyonlar sonrasında 3. kayyım dönemi ve işte son yaşananlar...
Bu gelişmeler ne birbirinden ne de insanımızın yaşadığı ekonomik sıkıntılardan bağımsızdır. 8 yıldır çözülemeyen ekonomik krizde, siyaset alanının her geçen gün daha fazla daralması da aynı yapısal krizin farklı görünümleridir.”
“SİYASET ALANI DARALIYOR”
“Bu gerçeği iktidarın artık görmesi ve kabul etmesi gerekir: Siz siyaset alanını daraltıldığınızda sadece muhalefet partileri zarar görmüyor. Bu daralmanın en can yakıcı tezahürü, günlük beslenme ihtiyacını, aylık barınma ihtiyacını karşılama çabasında olur. Bu daralmanın en can yakıcı tezahürü, güç merkezleri karşısında adalet arayışında olur.
İşte biz bu yüzden; askeri vesayeti reddettiğimiz gibi yargı vesayetini de reddediyoruz. Laikçi vesayeti reddettiğimiz gibi muhafazakâr vesayeti de reddediyoruz. Apoletli vesayetleri reddettiğimiz gibi kravatlı, cübbeli vesayetleri de reddediyoruz. Türkiye'nin ihtiyacı yeni anlaşmazlıklar, yeni tartışmalar, yeni kavgalar değildir.
Tıpkı; terörsüz Türkiye yetmez, "yaşanabilir Türkiye" olsun dediğimiz gibi; şaibesiz bir Türkiye diyoruz, vesayetsiz bir Türkiye diyoruz, krizsiz bir Türkiye diyoruz! Sürekli kriz üreten bu kısır döngüyü artık aşmalıyız diyoruz. İnsanımız; en basitinden- geçim derdinin, adalet arayışının, gelecek kaygısının, gündemin dışına itilmesinden, görmezden gelinmesinden çok yoruldu. Bizim için esas mesele budur.”
“BÖYLE ÜLKE BULMAK KOLAY DEĞİL”
“Bugün Türkiye'de, açlık sınırı, 35.174 lira. Bu ne demek biliyor musunuz? 4 kişilik bir ailenin sadece karnını doyurması için gereken miktar demek. Yoksulluk sınırı, 114.516 lira! Bu da bir ailenin, asgari bir yaşam standardı için gereken miktar demek.
Düşünebiliyor musunuz? Bir ailenin yoksul olması için eve 4,5 asgari maaş girmesi gerekiyor. Baba çalışacak, anne çalışacak, oğul çalışacak, kız çalışacak ki ancak yoksul olabilsinler! Tabi o da iş bulabilirlerse! Bütün bunlar olurken iktidar yetkilileri; Efendim, "%2,5 büyüdük, kişi başına neredeyse 50 bin dolarlık bir alım gücü var, dünyada böyle bir ülke bulmak kolay değil." diyor. Çok doğru! Emeklinin 20.000 lira asgari ücretlinin 28.000 lira aldığı, iktidarın da 50.000 dolarlık alım gücü olduğuna inandığı bir ülke bulmak, gerçekten mümkün değildir!”
“EKONOMİYİ “İPLİKÇİ NEDİM” GİBİ YÖNETİYORLAR!”
“Malumunuz dün yeni enflasyon rakamları açıklandı. Düşürdük, düşüreceğiz; mücadele ediyoruz, çok yakında bitiyor dedikleri enflasyon son 7 ayın zirvesine yükseldi. TÜİK, -inanırsanız- enflasyonun %32,61 olduğunu söylüyor. Bu rakamın gerçeği yansıtmadığını, cümle alem biliyor, en iyide iktidarın yetkilileri biliyor.
Ben size enflasyon gerçeğini, yüreğimi burkan bir hikâye ile açıklamak istiyorum. Osmaniye’de çakı gibi delikanlı, Emrecan kardeşimle dertleştik!
İşsizmiş... Genel sağlık sigortasına geçen yıl 780 lira ödüyormuş. Bu sene; 1.981 liraya çıkarmışlar. Genel sağlık sigortasına %154 zam yaptıkları için Emrecan primini ödeyememiş! En acısını söylüyorum, Emrecan; “Başkanım ben TİP 1 şeker hastasıyım. Ancak borcumdan dolayı hastaneye gidemiyorum” dedi...
Ey iktidar yetkilileri; enflasyon gerçekten %32 ise, Emrecan kardeşim ve onun gibi yüzbinlerce kardeşimizin genel sağlık sigortası bedelini ne diye %154 artırıyorsunuz? Siz hangi enflasyondan, hangi büyümeden, hangi milli gelirden bahsediyorsunuz Allah aşkına ya? Emrecan’ın borcundan dolayı, şeker hastalığından dolayı hastaneye giremediği gün, bu ülkenin ekonomi bakanı Mehmet Şimşek, Amerikalı John’a (Con'a) “Sen yeterki gel, paraları getir sana 20 yıl vergi yok” dedi! Bu toprağın evlatlarından esirgenen vicdan, elin adamlarına peşkeş çekiliyor. Memleketi “Kurtlar Vadisine” çevirdiler! Ekonomiyi “İplikçi Nedim” gibi yönetiyorlar!
Bugün Amerikalı John'un derdi değil, Osmaniyeli Emrecan'ın derdi çözülmelidir. Temmuz ayında emekli maaşına ve asgari ücrete hem ara zam hem de seyyanen zam yapılmalıdır! Bu çağrımız iktidara tavsiye veya rica değildir! Emeklinin, emekçinin, işçinin evine ekmek götürmeye çalışan milyonların talebidir. Biz de bunun; sözcüsü, takipçisi ve -inşallah- icracısı olmak için bütün gücümüzle çalışıyoruz.”
“SAYIN CUMHURBAŞKANIM; SORUMLU BİR KAPTAN, GEMİ KARAYA VURDUKTAN SONRA ARKA KOLTUĞA GEÇMEZ!”
“Dün, Cumhurbaşkanı ne diyor arkadaşlar? ‘Faizin olduğu yerde bereket olmaz.’ ‘Sömürünün, haksızlığın, etik ve ahlak dışı rekabetin olduğu yerde bereket bulunmaz’ dedi. Yani şunu dedi; bu ülkede bereket yok. Bu ülkede sömürü var. Bu ülkede haksızlık var. Bu ülkede ahlak dışı rekabet var dedi. Peki bunların sorumlusu kim?
Anlaşılan Sayın Cumhurbaşkanı, ekonomik krizin ve %50'lere dayanan faizlerin sorumluluğunu üstlenmek yerine yeni bir günah keçisi arıyor. Yani Cumhurbaşkanı şunu söylüyor: ‘Ortaya çıkan tablonun sorumlusu ben değilim.’ diyor. Bu ülkede sorun var ama sorumlu yok. Bu ülkede hesap var ama hesap verebilirlik yok. Bu ülkede yetki var ama sorumluluk yok. Bu ülkede her şeyin bir nedeni var ama nedense hiçbir şeyin bir sorumlusu yok. İşler kötüye gittikten sonra herkes sonucu anlatıyor. Ama o sonucun nasıl ortaya çıktığını ve sorumluluğun kimde olduğunu hiç kimse konuşmuyor. Bu ülkede; ekonomik kriz var. Faiz var. Hayat pahalılığı var. Sadece bunların sorumluları yok. Sayın Cumhurbaşkanım; sorumlu bir kaptan, gemi karaya vurduktan sonra arka koltuğa geçmez!”
“İBRAHİM ANLAŞMALARINI SAADET PARTİSİ İMZALAYACAK”
“İktidar, Gazze Barış Kurulunda bir sandalye kapmak için yapılan sözde "ateşkes anlaşmasında" garantör olmuştu. Ancak; kesilen sadece, Hamas'ın meşru müdafaa hakkı oldu! Terörist İsrail ateşkesi ihlal etmeye, sivilleri katletmeye devam ediyor. Sadece Gazze'de değil! Batı Şeria'da yayılmaya, Mescid-i Aksa'da bütün değerlerimize hakaret etmeye devam ediyor. Mübarek Kurban Bayramı'nda, ilk kıblemiz, Aksa'mız, Siyonist sloganlarla kirletilmeye çalışıldı... Tabii, bu süreçte Türkiye'den hiçbir hareketlilik göremedik. Şimdi Trump, Abraham Anlaşmaları dediği; İsrail'le normalleşme altında Siyonizm'in kölesi olma projesine, Türkiye'nin de imza atmasını istiyor. İktidara bir kez daha sesleniyorum; sakın haa! Böyle bir şeye tevessül bile etmeyin! Aklınızdan bile geçirmeyin! Daha önce söyledim yine söylüyorum: İhtiyacımız olan; İsrail'in Arz-ı Mev'ud'u ve köleliği merkeze alan, Abraham Anlaşmaları değildir; ihtiyacımız olan, Mescid-i Aksa'yı ve merhameti merkeze olan İbrahim Anlaşmalarıdır. Hiç kimse kalmasa da Saadet Partimiz; Abraham Anlaşmalarına, sonuna kadar direnecek, sonuna kadar bu zihniyetle mücadele edecektir! İşte buradan haykırıyorum! İsrail, vaat edilmiş topraklar şeriatıyla geliyorsa biz de çevresi mübarek kılınan vaat edilmiş Mescid-i Aksa haritası ile geliyoruz. Biz, Millî Görüş iktidarında, Abraham Anlaşmalarını çöpe atacağız! Ve yine söz veriyorum! Millî Görüş iktidarında İbrahim Anlaşmasına Mahmut Arıkan bizler imza atacağız.”
Mahmut Arıkan:
— TV5 (@tv5televizyonu) June 6, 2026
📌Bizim ihtiyacımız olan, İsrail’in Arz-ı Mev'ud'u ve köleliği merkeze alan Abraham Anlaşmaları asla değildir
📌Bizim ihtiyacımız olan; Mescid-i Aksa’yı ve merhameti merkeze alan İbrahim Anlaşması'dır pic.twitter.com/Ih8bqcOheY
“BEYRUT DEMEK, ANKARA DEMEKTİR!”
“Bugün coğrafyamızın her bir köşesi, terörist İsrail karşısında adeta tek başına bırakılmış durumda. Filistin yalnız kaldı, İran yalnız mücadele etti, şimdi, Lübnan yalnız bırakılıyor. Bölgenin mazlum halkları yalnız bırakılıyor. Lübnan'da katliam ve işgal göz göre göre devam ediyor. Ama ne yazık ki; başta Türkiye olmak üzere ne bölge ülkelerinden ne de İslam İş birliği Teşkilatı üyesi ülkelerden ciddi, caydırıcı bir yaptırımı bırakın bir ses bile yükselmedi. Şu konuya özellikle dikkat çekmek istiyorum: Hatay'ın Reyhanlı ilçesi ile Beyrut arası sadece 371 kilometre. Ankara-Van arası 1200 kilometre iken, Ankara-Beyrut arası 1000 kilometre. Yani bize "uzak" diye anlatılan coğrafya, aslında bizim kalbimizin, tarihimizin, sorumluluğumuzun tam merkezindedir.
Bu mesafeleri niçin söylüyorum biliyor musunuz; işgalci İsrail: Önce "Litani nehrinin güneyi" dedi, şimdi "Litani nehrinin kuzeyini" işgal ediyor. Litani nehri ile Beyrut arası sadece 60 km! İsrail'in yaptığı en iyi şey kanıksatmak! Beyrut'un işgaline adım adım hazırlanıyorlar. İktidara sesleniyorum: Ne zaman bu gerçeklere uyanacaksınız? Ne zaman laf değil icraat ortaya koyacaksınız? Az önce hepsinin uzaklıklarını saydım, Beyrut demek, Ankara demektir! İktidara sormak istiyorum: İsrail ordusu Hatay sınırına gelip Reyhanlı'ya dayansa tepki verir misiniz? Elbette "tepki veririz" diyeceksiniz.
Peki o hâlde, bugün İsrail adım adım Beyrut'a yürürken niçin susuyorsunuz? Sur bombalanırken neden susuyorsunuz? Lübnan'ın egemenliği çiğnenirken neden susuyorsunuz? Hatay ile Beyrut arasında bir fark yok? Reyhanlı ile Sayda arasında bir fark yok? Buralar bizim gönül coğrafyamızdır. Buralar bizim tarihî sorumluluk alanımızdır. Değerli arkadaşlar biz inşallah, mazlum halkları.”
“NATO İSRAİL ORTAKLIĞINI SONLANDIRIN”
“Bizim gündemimizde D-8'ler, D-60'lar var. İktidarın gündeminde "NATO Zirvesi" var. Uğruna Ankara'da hayatın durdurulacağı, yolların, havaalanlarının yapıldığı o zirve var... Madem bu zirve yapılıyor, madem bu zirveye bu kadar hazırlık yapıyorsunuz: Buradan teklifimizi söylüyorum! Ankara Zirvesini olağan bir zirve olmaktan çıkarın. Bu zirvede, İsrail'in NATO'dan dışlanmasını sağlayın. Bu zirvede, NATO içinde İsrail'e tanınan bütün imtiyazların reddedilmesini sağlayın.
NATO'nun İsrail'le askeri eğitim, istihbarat paylaşımı, savunma teknolojisi ve daha ne kadar iş birliği alanı varsa hepsini iptal ettirin.
Zirve bildirisine, İsrail'in Gazze'deki, İran'daki ve Lübnan'daki suçlarını açıkça mahkûm eden bir ifade girmesini sağlayın. Hiçbirini yapamazsanız, -en azından- zirve bildirisine Türkiye'nin şerhini koydurun. Öyle ki; bu zirve, İsrail için "sonun başlangıcı" olsun. Biz NATO'nun böyle bir şeye yanaşmayacağını biliyoruz. En azından siz, tüm mazlum halklar için, bunu dile getirin! En azından NATO'nun yüzüne bu iki yüzlülüğü vurun!”
“İRAN MERKEZLİ BİR KRİZ YOK! ABD VE İSRAİL MERKEZLİ BİR KRİZ VAR”
“Türkiye birçok güvenlik krizi ile karşı karşıyadır. Sınır güvenliği kriz içinde. Dijital güvenlik kriz içinde. Gıda güvenliği kriz içerisinde. Çevre ve su güvenliği kriz içinde. Bunların çözümü asla NATO'da, Abraham Anlaşmalarında değildir, bunların çözümü, Türkiye'nin tarihi tecrübesinde ve bu topraklardaki insanımızın kararlılığındadır.
Mesela enerji meselesi, bir beka sorunu olarak karşımızda duruyor. Bu hafta Enerji Bakanlığı "yine" bir lansman gerçekleştirdi. Sayın Cumhurbaşkanı da orada bir açıklama yaptı. Dedi ki; "Henüz çözülemeyen "İran merkezli kriz", Türkiye'nin küresel enerji tedarikindeki kritik rolünü perçinlemiştir." Öncelikle belirtmek isterim ki; İran merkezli bir kriz yoktur! Amerika ve İsrail merkezli bir kriz vardır. Önce bunu doğru tespit etmemiz gerekir. İkincisi, üzülerek ifade ediyorum ki; AK Parti iktidarı döneminde, yaklaşık çeyrek asırdır Türkiye'nin enerjide dışa bağımlılığı hâlâ yüzde 70'ler seviyesinde.
Evet! Sondajlar yapılmıştır. Doğalgaz ve petrol bulunmuştur. Evet! Yenilenebilir enerji alanında atılımlar yapılmıştır. Yapandan, vesile olandan Allah razı olsun! Tebrik ediyoruz! Ancak tüm bu yapılanlar, Türkiye'nin %70 oranındaki dışa bağımlılığını bitirmeyi bırakın azaltamamıştır bile. Peki siz ne yapacaksınız sorusuna cevabımızı söylüyorum. Biz iktidara geldiğimizde Türkiye genelinde "Elektrifikasyon Hamlesi" başlatacağız. Çünkü fosil yakıtlara bağımlılığımız azaltılmadan enerjide tam bağımsız Türkiye hedefinin gerçekleşmesi mümkün değildir.
Tespitlere göre, bu dönüşüm için yaklaşık 526 milyar dolar yatırıma ihtiyaç var. Biz borca, faize, vergiye bulaşmadan, Türkiye Kalkınma Planımızdan sağlamış olduğumuz finansman ile enerjide bu dönüşümü gerçekleştireceğiz. Bu konu ajandamızın ön sayfalarındadır. Planlarımız da projelerimiz de hazırdır. Vatana millete hayırlı olsun.”
“TARIM VE GIDA GÜVENLİĞİ BEKA SORUNUDUR”
“Tarım ve gıda güvenliği de bir beka sorunu olarak karşımızda duruyor. Şu rakama dikkatiniz, çekmek istiyorum: Son yıllarda yaklaşık 3 milyon çiftçimiz tarımı bıraktı. Devam eden çiftçilerimizin de yaş ortalaması 58'e yükseldi. İşte beka sorunu budur, işte ülkenin gerçek gündemi budur. Bendeniz, genel başkanlığımız süresince; harmana katıldım, karpuz tarlasına girdim, fındık üreticilerimizle, çay üreticilerimizle bir araya geldim. Don vuran bahçelerde gezdim, kurban pazarında besiciyle buluştum, gördüklerim, işittiklerim; bu 3 milyon vatandaşımızın niçin buna mecbur kaldığını açıklıyor.
Diyarbakır Bismil'de bir çiftçimiz feryat ediyor; "Eskiden bir kilo buğday satar bir kilo gübre alırdık, şimdi dört kilo buğday satıp bir kilo gübre alamıyoruz." diyor.”
Geçtiğimiz gün, Toprak Mahsulleri Ofisi 2026 yılı için buğday ve arpa alım fiyatlarını açıkladı. Buğdayın kilosu 16 lira 50 kuruş, arpa ise 12 lira 75 kuruş olarak belirlenmiş. Şimdi basit bir hesap yapalım; bir litre mazot 65 TL. 5 kilo arpa satarsanız ancak bir litre mazot alabilirsiniz. Bakınız diğer giderleri gündeme almıyoruz bile. İşte o 3 milyon çiftçimiz ve hala direnen çiftçilerimiz bunları yaşıyor.
Türkiye Ziraat Odaları Birliği mayıs ayı değerlendirmesine göre, üreticide 18 lira olan elma, markette 91 lira. Üreticide 15 lira olan havuç markette 56 lira. 14 lira olan kabak 46 lira. 110 lira olan fındık ise 1.256 liraya kadar yükselmiş durumda. Gözümüzü silolara, gıda güvenliğimizin kalelerine çeviriyoruz, Konya, Mardin, Şanlıurfa, Gaziantep'te, Toprak Mahsulleri Ofisi'ne ait silolardan yüz binlerce tonluk milyonlarca TL'lik mahsul çalındığını görüyoruz. Bu durum medyada defalarca gündem oldu, milletvekilimiz Şerafettin Kılıç Bey bunu defalarca dile getirdi, ancak iktidar hiçbir açıklama yapamıyor. Her gün başka başka yerlerden yeni krizler patlak veriyor. Şimdi de Varlık Fonu bünyesindeki Türkşeker'de yapılan bir ihale vurgunu gündemde.”
“TÜRKŞEKER’DE SATIŞ DEĞİL PEŞKEŞ VAR”
“Türkşeker, mevzuata göre şeker satışını duyuru ve ilanla yapmak zorunda. Ancak nisan ayı sonunda hiçbir duyuru yapmadan ve ilana çıkmadan iki firmaya tam 100 bin ton şeker satılıyor.
Daha ilginci geliyor; Türkşeker'in çuval satış fiyatı 1.735 TL. Ancak bu iki firmaya 1.588 TL'den satılıyor. Yani indirim de yapılıyor.
Asıl ilginç olansa şu; bu satıştan sadece 24 saat sonra şekere %11 zam geliyor. Uzmanlarımızın yaptığı hesaplara göre Türkşeker bu satıştan tam 600 milyon lira zarara uğratılıyor. Arkadaşlar bunun adı satış değil peşkeştir.
Türkşeker'in 2023 yılı zararı 3,3 milyar TL. 2024'te bu zarar 11 milyar TL'ye çıkıyor. Kurumun faiz gideri 2023 yılında 2,3 milyar lira iken 2024 yılında 8 milyar TL'ye çıkıyor. Şunu sorabilirsiniz, 2023-2024 rakamlarını veriyorsunuz da 2025 rakamlarını neden vermiyorsunuz?
Asıl sorun tamda burada. Normalde nisan ayında açıklanması gereken 2025 yılı kurum bilançosu yayınlanmadığı için 2025 zararını bilemiyoruz.”
“TÜRKİYE'Yİ KORKUYA VE ÇARESİZLİĞE TESLİM ETMEYECEĞİZ”
“Bütün bunları niçin anlattım biliyor musunuz? Bu umursamazlık, bu ciddiyetsizlik, bu güzel memleket için büyük bir "gıda krizi" oluşturuyor. Biz Saadet Partisi olarak mesuliyetlerimizin farkındayız. İşte tüm bu nedenlerden dolayı, Türkiye'de tarıma bütüncül bakabilmek, üreticiyi de tüketiciyi de aracıyı da rahatlatmak için tarımsal kalkınma planımızı hazırlıyoruz. İnşallah önümüzdeki günlerde Tarımsal Kalkınma Planımızı kamuoyuyla paylaşacağız.
Bugün ülkemizin de bölgemizin de içinde bulunduğu tabloyu bütün açıklığıyla ortaya koyduk. Ancaak kimse umutsuzluğa kapılmasın! Evet! Türkiye'nin sorunları büyüktür; ama Türkiye'nin gücü, birikimi ve potansiyeli çok daha büyüktür! Ve bütün bu sorunları aşmaya yetecektir! Biz sorunları konuşmak için değil, çözmek için siyaset yapıyoruz. Sorunu görüyoruz, sebeplerini biliyoruz ve çözüm yollarını da biliyoruz evelallah Onun için hiçkimse endişeye kapılmasın; Türkiye'yi umutsuzluğa teslim etmeyeceğiz. Türkiye'yi yoksulluğa teslim etmeyeceğiz. Türkiye'yi adaletsizliğe teslim etmeyeceğiz. Türkiye'yi korkuya ve çaresizliğe teslim etmeyeceğiz.”