GÜNDEM

İsmet Özel’den “Şahsiyet Sahibi” yazısı: Dil, Tarih ve Misak-ı Millî üzerinden Türk kimliği vurgusu

Şair İsmet Özel, kaleme aldığı “Şahsiyet Sahibi” başlıklı yazısında dil, tarih ve millet ilişkisi üzerinden Türk kimliği ve şahsiyet kavramını ele aldı. Özel, dilin yalnızca bir iletişim aracı değil, bir milletin hafızasını ve kültürel kodlarını taşıyan temel unsur olduğunu vurguladı.

Abone Ol

Dil ile tarih arasındaki kopmaz bağa dikkat çeken Özel, her ferdin ait olduğu cemaatin bir parçası olduğunu belirterek, “Ferdin yamukluğu cemaatin yamuklaşmasının işaretidir; fertteki şahsiyet sağlamlığı ise sıhhate kavuşmuş bir cemaatin habercisidir” ifadelerini kullandı.

Yazısında Türk tarihinin dönüm noktalarına da değinen Özel, 1071’de kazanılan Malazgirt Meydan Muharebesi ile Anadolu’nun kapılarının Türklere açıldığını, ardından kurulan gaza beyliklerinin Osmanlı’nın siyasal temelini oluşturduğunu belirtti. Yavuz Sultan Selim döneminde Mekke ve Medine’nin Osmanlı himayesine girmesinin İslam dünyası açısından tarihi bir eşik olduğunu ifade etti.

I. Dünya Savaşı’nın Türkler tarafından “seferberlik” olarak adlandırıldığını hatırlatan Özel, Türk milletinin tarihten silinmeyi reddetmek için mücadele verdiğini söyledi. Türk İstiklâl Harbi sürecine ve İstiklâl Marşı’nın yazılışına değinen Özel, marşın milletin bağımsızlık iradesini ve inancını yansıttığını kaydetti.

Misak-ı Millî metninin Türk milletinin varoluş şartlarını ve geleceğini tecessüm ettirdiğini savunan Özel, Cumhuriyet sonrası eğitim politikalarının bu perspektiften uzaklaştığını ileri sürdü. 1928’de yapılan harf inkılabını da eleştiren Özel, bu sürecin kültürel kopuşa yol açtığını iddia etti.

Özel, yazısını Türk milletinin “şahsiyet sahibi olma” mecrasındaki tarihsel yürüyüşünü sorgulayarak tamamladı.

Özel’in yazısının tamamı şu şekilde;

Türkçe konuşan biri “doğrudan anlatım” ibaresini kullandığı zaman zaten bildiği bir şeyden değil, olmasını istediği şeyden bahsediyordur. Böyle de olmak zorundadır. Çünkü “dil” baştan aşağı zihnin soyutlama gücüyle tecelli eder. Nitekim dilin Türkçedeki diğer anlamı casustur. Hasım kavimlerden biri içine dil yerleştirmemiz o kavmin düşmanlarından saklamak istediği ne ise ona vakıf olabilmemiz içindir. İnsana mahsus dil topluma ilişkindir. Bu yüzden neyi dile getirirsek getirelim kendimizi öznenin ve nesnenin, yani konuşan kimsenin olduğu kadar hakkında konuşulan şeyin mazisini, halini ve istikbalini kapsayan bir konum içinde buluruz. Haberleşmeye yarayan dile hayvanlarda rastlamamız mümkündür. İnsan diliyle ise zihinde bir harita çizilmiş olur. Kullandığımız her kelime benimsediğimiz kültürün simgeleme yöntemi aracılığıyla vücut bulmuştur. Her kavmin tarihi o kavmin diline sinmiştir.

Dilin tarihle iç içe girmiş olması fert ile cemaatin, bireyle toplumun birbirlerine olan borcunu açıklar. Yani her fert, her birey ancak belli, bilinen bir cemaatin, bir toplumun parçasıdır. Ferdin yamukluğunun cemaatin yamuklaşmasının bir işareti olduğunu akıldan çıkarmayalım. Ne var ki, bu hükmü tersine çevirdiğiniz zaman da doğru sonuca ulaşırsınız: Fertteki şahsiyet sağlamlığı sıhhate kavuşmuş ve/veya kavuşacak bir cemaatin habercisidir. Türklerin 1071 Hıristiyan yılında kazandıkları Malazgirt zaferi Türk boylarının Diyar-ı Rum’a akın akın yerleşmeleri önündeki Bizans askeri gücü engelini kaldırmıştır. Engelin kalkması Türklerin Gaza Beylikleri ihdas etmelerinin yolunu açmıştır. Gaza Beylikleri ismiyle müsemma kuruluşlardı. Osmanlı Devleti gazayı temel siyaseti kılarak Hıristiyanların başkentini fethetti. Tarih sahnesinin dekoru ve kostümü bakışımızı bulandırmasın. Büyük Keşiflerin uzantısı olarak Portekizlilerin Hint Okyanusu’na açılıp Arap Yarımadası’na asker çıkarmaları üzerine II. Mehmed’in torunu Yavuz Sultan Selim Mekke ve Medine’nin selâmeti uğruna Safevileri ve Memlukleri mağlup edip andığım iki şehri Osmanlı mülküne dâhil etti. Artık İslâm tarihinde saygınlıkla anılan bu yerlere musallat olmak zamanın askeri deviyle, Osmanlıyla savaşmayı göze almak demekti.

Biz Türkler I. Cihan Harbi’ne “seferberlik” adını taktık. Yani Türkler bu savaşa tarihten silinmeyi reddettiklerini göstermek niyetiyle girdi. Türkler tarihten silinmemek için 1914-1918 yıllarında seferber oldu. Seferberlikten sonra galip devletlerden biri olamadık. Mağlup devletlerden biri sayılmamıza rağmen kahraman ordumuz Türk İstiklâl Harbi’ni başlattı. İstiklâl Marşı’nın siparişini veren yine kahraman ordumuzdu. İstiklâl Marşı Sakarya Meydan Muharebesi’nin arifesinde yazıldı. Daha önce Maraş’ta bu muharebenin provası yapılmıştı. Sakarya savaşı İstiklâl Harbi’nin dönüm noktasıdır. Türklerin zaferi birçok zihinde İstiklâl Marşı’nda verilmiş olan “Belki yarın, belki yarından da yakın” muştusunun yerini bulduğu fikrini uyandırdı. Oysa o günlerde Mehmet Akif’in peşinde Müslümanlığından dolayı polis kol geziyordu.

İstiklâl Marşı Türk milletine “Verme dünyaları alsan da bu cennet vatanı” talimatı vermişti. Türk milleti daha bu talimatı almadan görevinin bilincine erdiğini ortaya koymuştu. Bunu İstanbul’daki Meclis-i Mebusan ’ın Misak-ı Millî metnini kaleme aldığından ve aynı meclisin dağılmadan önce sözleşmeyi yerine getirmek üzere yemin ettiğinden anlıyoruz. Selanik’i, Varna’yı, Batum’u, Kerkük’ü, Halep’i içine alan Misak-ı Millî Türk milletinin varoluş şartlarını olduğu kadar geleceğini de yansıtır. Türk vatanı, Türk kimliği, Türk şahsiyeti Misak-ı Millî ’de tecessüm etmiştir. Cumhuriyet sonrası Türk tahsil hayatı kendini Misak-ı Millî’yi merkeze alan bir plandan uzak tuttu. Niçin? Çünkü Cumhuriyet idaresi Misak-ı Millî ’den en çok taviz verenlerin ellerine bırakılmıştı. Halimizi ancak bazı felsefi tabirlere başvuracak olursak isabetli anlatıma kavuşabiliriz. Türk milleti şahsiyet sahibi olma mecrasına Gaza Beylikleri ile girdi. Altı yüzyıl devam ettiği söylenen Osmanlı çağı Türk milletinin kendinde (an sich, en soi) çağıdır. Cumhuriyetin ilânıyla birlikte Türklerin yanı sıra bütün ümmet-i Muhammed kendisi için (für sich, pour soi) çağa girmesi gerekiyordu. Gereken gerçekleşmedi. Çünkü devlet aklı Müslümanların ikinci Hicretlerini yaşadıkları fikrine yabancıydı. İlk Hicretimiz Kur’an hükümlerinin yürürlüğe girmesi yasaklanan Mekke’den İslâm hayatına imkân veren Yesrib’e göç etmemizle gerçekleşti. İkinci Hicret ise Müslümanların hem Mekke’yi, hem Medine-i Münevvere’yi kaybetmeleri anlamına geliyordu. Dünya Sistemi Türkleri kendileri için bir çağa girmekten men ettiği gibi Miladın 1928inci yılında Türk yazısını yasaklayarak Kur’an düşmanlığını sarahaten ortaya koydu.

İsmet Özel, 6 Ramazan 1447 (25 Şubat 2026)