Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan TBMM’de gerçekleştirilen grup toplantısında konuştu.
Arıkan’ın konuşmasında öne çıkan başlıklar şu şekilde;
“ÖĞRETMENİMİZİN EMEĞİNİN, ALIN TERİNİN KARŞILIĞI ERTELENEMEZ!”
“Bizler; siyasette sadece eleştiren değil, milletimizin derdiyle dertlenen, takip eden ve nihayetinde çözüm üreten bir anlayışın temsilcileriyiz. Muhalefet anlayışımız; eksikleri göstermek kadar, doğru adımların atılmasını sağlamak ve o adımların takipçisi olmaktır. Hatırlayacaksınız, bundan yaklaşık bir ay önce, 24 Haziran grup toplantımızda elimdeki belgeleri göstererek bir gerçeği bu kürsüden ifade etmiştim. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının yüz binlerce özel sektör öğretmenimizin çalışma şartlarını ve sorunlarını görüşmek üzere planladığı toplantıyı nasıl sessiz sedasız iptal ettiğini belgeleriyle kamuoyunun gündemine taşımıştık. O gün de mesajımız aynıydı, bugün de... “Öğretmenimizin emeğinin, alın terinin karşılığı ertelenemez!” İşte bugün, o kararlı duruşumuzun ve öğretmenlerimizin onurlu mücadelesinin ilk somut sonucunu paylaşmak istiyorum. Geçtiğimiz hafta Bakanlık yeni bir yazı yayımladı. Söz konusu toplantının yarın, yani 30 Temmuz 2026 Perşembe günü gerçekleştirileceği resmen bildirildi. Öğretmenlerimizin talebinin dikkate alınarak bu toplantının yapılıyor olması kıymetlidir ancak yeterli değildir. Saadet Partisi olarak bu sürecin ilk gününden beri takipçisi olduk, yarınki toplantının da saat saat, madde madde takipçisi olacağız! Bizim temennimiz ve beklentimiz: Yarınki toplantı "dostlar alışverişte görsün" buluşması veya fotoğraf çektirme merasimi olmamalıdır. O masadan; güvencesizlikle, asgari ücret kıskacıyla ezilen özel sektör öğretmenlerimizin hayrına, somut ve kalıcı kararlar çıkmalıdır! Saadet Partisi olarak öğretmenlerimizin özlük haklarının iyileştirilmesi, eğitimde adil ve insani bir düzenin kurulması adına üstümüze düşen her türlü görevi yapmaya hazırız. Yarın gerçekleşecek olan toplantının tüm öğretmenlerimiz ve eğitim camiamız için hayırlı kararlara vesile olmasını diliyor, hakkın, adaletin ve emeğin yanında durmaya devam edeceğimizi bir kez daha ilan ediyorum.”
“ÇİFTÇİMİZ, BU BİR LİTRE MAZOTU ALABİLMEK İÇİN TAM 5 KİLO BUĞDAY SATMAK ZORUNDA”
“Bir yasama yılının daha sonuna gelirken, ülkemizde yaşanan sorunların geçen yasama yılına göre kat kat arttığı günleri yaşıyoruz. Ekonomiden dış politikaya, güvenlikten adalete kadar, birçok alanda önemli problemlerle karşı karşıyayız. Bu kadar problemin karşısında; siyasetin gündemiyle, milletimizin gündeminin aynı olmadığını görüyoruz. Ülkemizi, tüm kadrolarımızla karış karış dolaşıyoruz. Tarlada, çarşıda, pazarda, kahvede vatandaşlarımızla bir araya geliyoruz. Hafta sonu da Konya'mızdaydık... İktidarın görmezden geldiği, gündemine almadığı, dertlerinin konuşulmasını dahi istemediği çiftçilerimizle buluştuk...
Eskiden; harman yeri, derman yeri olarak tanımlanırdı. Bugünse; harman yeri, dert yerine dönüşmüş... Bunu neden söylüyorum? Cenab-ı Allah bize o kadar güzel bir memleket vermiş ki; bu topraklarda, bereket var... Bolluk var... Emek var... Ama! Kazanç yok! Neden? Nedenini, sizlere Konya'dan getirdiğimiz buğday ile açıklamak istiyorum. İşte! Burada beş kilo buğday var! İktidar alım fiyatını açıkladı 16,5 lira... -Bu arada- ofislere de mümkün olduğu kadar buğday alımını az yapın talimatını verdi. Hâl böyle olunca, özel sektörde piyasa 12,5 liraya kadar düştü. Neticede çiftçimiz yine tüccarın insafına bırakılmış oldu. Bu buğday; çiftçimizin emeği, alın teri, geçimi. Bir tarafta bu var. Bir tarafta da çiftçinin en önemli girdi maliyetlerinden biri olan, her gün zamlanan ve litresi bu hafta 80 lirayı bulan mazot var! Çiftçimiz, bu bir litre mazotu alabilmek için tam 5 kilo buğday satmak zorunda. -Daha- gübresini, sulamasını, işçi maliyetini, elektriğini bu hesaba katmıyorum bile! Şimdi kimse çıkıp da "Dünya değişti", "Şartlar ağırlaştı", "Maliyetler arttı" demesin! Ülkemizde değişen tek bir şey var: çiftçiye verilen değer ve iktidarın tercihi! Bakınız ben size iktidar ve tercih farkını anlatayım. Bizim iktidarımızda, Millî Görüş iktidarında çiftçimiz, 2 kilo buğday ile 1 litre mazot alabiliyordu. Değerli arkadaşlar, aradaki fark yalnızca bir fiyat farkı değildir. Bu; üretenden, çiftçiden yana olmakla ithalat lobilerinden yana olmak arasındaki farktır! Bu; çiftçiyi milletin efendisi görmekle tüccarın ve aracının insafına terk etmek arasındaki farktır! Bu; Milli Görüş'ün üretim politikasıyla bu iktidarın tüketim politikası arasındaki farktır! Haftalardır bu kürsüden, iktidarın tarım politikalarını konuşmuyoruz, burada çiftçinin emeğinin sistematik biçimde sömürülmesini konuşuyoruz! Değerli arkadaşlar, bir rakam vermek istiyorum: Türkiye'de AK Parti'nin iktidara geldiği 2002 yılından 2025 yılına kadar 2 milyon 600 bin hektar tarım alanımız yok oldu. Bu ne demek biliyor musunuz? Türkiye bu iktidar döneminde Ankara'nın yüzölçümünden daha büyük bir tarım arazisini kaybetti demek! AK Parti iktidarında Türkiye sadece tarım arazilerini değil, geleceğini kaybediyor. Ülkeye zarar vermek isteyen biri tarımı yönetse ancak bu kadar başarılı olabilirdi. Oysa gerçek bir tarım politikası uygulanmış olsaydı çiftçi daha tohumu toprağa atmadan önünü görebilirdi. Mazotun, gübrenin, elektriğin yarın kaç lira olacağını bilirdi. Çiftçi, tüccarın kapısında boynu bükük beklemezdi.”
“ÇİFTÇİYİ YAŞATMADAN TÜRKİYE'Yİ YAŞATAMAZSINIZ”
“Tüm bunların en önemli sebeplerinden biri -hiç şüphesiz- bu bereketli toprakları faiz politikalarına teslim eden iktidardır. Peki, biz ne yapacağız? Konya'da, Kastamonu'ya, Adıyaman'dan, Adana'ya, Rize'de, Niğde'ye çiftçimizle konuştuk, notlarımızı aldık, politikalarımızı belirledik. İlk olarak çiftçimizin başından şu faiz belasını defedeceğiz. Alım fiyatlarını; çiftçinin gerçek maliyetini ve hak ettiği refah payını dikkate alarak belirleyeceğiz. Mazot ve gübre desteklerini hasattan aylar sonra değil, ekim yapılmadan önce çiftçimize ulaştıracağız. Toprak Mahsulleri Ofisini piyasayı uzaktan seyreden bir kurum olmaktan çıkaracak; üreticiyi tüccarın insafına bırakmayan, gerçek bir piyasa düzenleyicisi hâline getireceğiz. Sulamada kullanılan elektriği çiftçinin tarlasını söndüren bir maliyet olmaktan çıkaracağız. Bir kez daha söylüyorum! Tarım, Türkiye'nin beka meselesidir. Çiftçiyi yaşatmadan Türkiye'yi yaşatamazsınız.”
“GAZİLERİMİZİN, ŞEHİTLERİMİZİN ARASINDAKİ STATÜ AYRIMINI KALDIRIN!”
“İktidarın görmezden geldiği konular arasında sadece çiftçiler, üreticiler, emekçiler yok. Bu hafta sonu Güven Park'ta seslerini duyurmak için mücadele eden şehit aileleri ve gazilerimizin yanındaydık. İçinde bulunduğumuz Gazi Meclisle Güven Park arasındaki mesafe sadece 500 metre. Tam 16 gündür yağmur altında, bankların üzerinde, yerlerde uyuyarak seslerini Ankara'ya duyurmaya çalışıyorlar. Londra ne diyecek, Washington ne diyecek, Brüksel ne diyecek diye sürekli kulak kabartanlar; vatan için bedenini siper eden gazilerimizi ve şehit ailelerimizi başkentin göbeğinde duymamakta ısrar ettiler! Tek bir talepleri var: Canlarını hiçe sayarak korudukları bu ülkede "insanca bir yaşam". Bir gazinin vatan için feda ettiği uzvu şereftir. Onu hak aramak zorunda bırakan iktidarın vicdan yokluğu ise utançtır. İktidara Güven Park'tan seslendik: Gazilerimizin, şehitlerimizin arasındaki statü ayrımını kaldırın! Bu Meclisi, bu gazi Meclisi gazilerimizin feryadını görmezden gelen bir Meclis hâline getirmeyin. Bu mücadelenin nihayetinde AK Parti Grubu dün, bu haklı taleplere yönelik bir çalışmaları olduğu yönünde bir bilgiyi bizimle paylaştı. Ümit ediyoruz ki sözlerinin arkasında dururlar. Geç de olsa 500 metre mesafede seslerini duyurmak için 17 gün çile çekmiş olsalar da biz Saadet Partisi olarak şehit yakını ve gazilerimizin haklı taleplerini karşılayacak her türlü düzenlemenin yanındayız ve destekliyoruz. Süreci uzatmanın, bu hakları Meclis pazarlıklarının bir parçası hâline getirmenin anlamı yok. Bunu ayrı bir kanun teklifi olarak getirmenize gerek yok. Gelin, görüşülmekte olan kanun teklifine hep birlikte madde ihdas edelim ve hemen bugün kanunlaştıralım.”
“İKTİDARIN ELİNDE BEKLETTİĞİ KAÇ DOSYA VAR?”
“Kendi öz evlatlarına "insanca bir yaşamı" çok gören anlayışın temelinde adalet duygusunun tamamen yitirilmiş olması yatmaktadır. Çiftçinin alın terini göz göre göre gasp eden, gazisinin hakkını vermeyen bu düzen; hukuku ve adaleti de zamanı geldiğinde kullanılacak bir pazarlık unsuruna dönüştürmüştür. Elinizde bilgi ve belge varsa bunu "zamanı gelince" açıklamak bir marifet değildir. Bir dosyanın zamanı olmaz; suçun öğrenildiği an, hukukun harekete geçmesi gereken andır. Bugün suç sayılanın yarın siyasi yakınlık nedeniyle görmezden gelindiği, bugün korunanın yarın gözden çıkarılınca dosyasının açıldığı bir düzende kimse hukuka güvenemez. Sözlerime dikkat buyurunuz: Böyle bir sistem suçla mücadele etmez, ancak suçu yönetir! Dosyaları bekletir, gerektiğinde kullanır. Uyuşturucu meselesinin çözülememesinin sebeplerinden biri de budur. Dolandırıcılık ağlarının, çetelerin, mafyatik yapıların büyümesinin nedeni yalnızca polisiye yetersizlik değildir. Birilerine dokunulmaz, birileri korunur, birileri zamanı gelene kadar saklanırsa suç örgütleri cesaret bulur.”
“DEVLET HUKUKTAN AYRILIRSA EN BÜYÜK ÇETE OLUR”
“İşte, Gülistan Doku davası... Çeteleri tasfiye etmesi gereken kamu idaresi -maalesef- çeteleşmenin merkezi hâline gelmiş... Suçu ortaya çıkarmakla görevli olanlar, suçun üzerini örten bir mekanizmanın parçası hâline gelmiş... Şunu herkes bilmelidir: Devlet hukuktan ayrılırsa en büyük çete olur... Sokaktaki çetenin elinde silah vardır. Kamu içindeki suç çetesinin elinde ise makam vardır, mühür vardır, kamera kayıtları vardır, bilgi sistemleri vardır, soruşturma dosyaları vardır. Sokaktaki çete insanları tehdit eder. Kamu içindeki suç çetesi ise delilleri yok eder, kayıtları değiştirir, soruşturmaları yönlendirir, suçluları korur ve mağdurları yıllarca adalet kapılarında bekletir. Gülistan Doku dosyasının bize gösterdiği tehlike tam da budur. Bu konuyu daha önce bu kürsüden "Türkiye'nin yeni Susurluk'u" olarak nitelendirmiştim. Bugün görüyoruz ki mesele çok daha vahim! Sonuna kadar bu sürecin takipçisi olacağız! Sadece Gülistan Doku'nun değil, Rojin Kabaiş'in, Rabia Naz Vatan'ın, Yeldana Kaharman'ın takipçisi olacağız.”
“AHBAP BELLİ ÇAVUŞLAR NEREDE?”
“Başka bir vaka! ‘Ahbaplar Suç Örgütü’... Bizler Anadolu'nun evlatları, vakıf medeniyetinin, dayanışma medeniyetinin mensuplarıyız. Bir aç görürsek bırakın ekmeği bölüşmeyi, ekmeğimizi ona veririz. Ama şimdi görüyoruz ki birileri bu hassasiyet üzerine tezgâh kurmuş. Birileri çocukların kumbaralarını açıp gönderdiği paraları kumar masalarına yatırmış. Arkadaşlar, -maalesef- ülkemizin millî ve manevi değerlerine zar atılmış. Elbette sorumlu tek bir kişi değildir! O yüzden iktidara soruyoruz: Ahbap belli! İçeriye aldınız... Peki Çavuş kim, çavuş? Bir işte ‘ahbap’ varsa orada onu koruyup kollayan ‘çavuşlar’ da vardır. Bürokraside bu yolsuzluğa göz yuman çavuş kim? İfadede isimleri alınmak istenmeyen çavuşlar kimler? Gazetecilerden, sanatçılardan, sosyal medyadan paylaşım yapanlardan tek tek hesap soruyorsunuz... Sorun, sonuna kadar da gidin! Peki makam odalarında boy boy fotoğraf verenleri, belediyelerde ağırlayanları, sahnelerde ödül verenleri ne yapacaksınız? Bunları da ifadeye çağıracak mısınız? Yoksa her konuda olduğu gibi, ‘benim ahbabım - senin ahbabın’ diyerek kendinizi mi aklayacaksınız? Arkadaşlar, cambaza bak oyunuyla ahbabı verip çavuşları kurtaramazsınız. Sayenizde şunu öğrendik: Bu kadar büyük bir yolsuzluk, birileri göz yummadan asla gerçekleşemez.
“VATANDAŞIN GÜNDEMİNDE GEÇİM, SİYASETİN GÜNDEMİNDE TAHT KAVGALARI, TAYT KAVGALARI, CAST KAVGALARI VAR.”
“Bir tarafa bakıyorsunuz; mutfakta, pazarda yangın devam ediyor, diğer tarafta çiftçi, asgari ücretli, emekli hayatta kalma mücadelesi veriyor... Bir yandan hakkını arayan gruplar sesini duyurmaya çalışıyor, diğer yandan her yeni gün bir yolsuzluk dosyası patlak veriyor... Peki, bu sorunlara çözüm bulması gerekenlerin, yani siyasetin gündeminde ne var? Taht kavgaları, tayt kavgaları, cast kavgaları var... Memleketi tiyatro sahnesine çevirdiler! Ama bu tiyatronun faturasını milletimiz ödüyor! Hiç kusura bakmayın; bu ülkenin gerçek gündemi, valinin giydiği tayt değil, işçinin bakanlığın önünde yere vurmak zorunda kaldığı baretidir. Bu ülkenin gerçek gündemi, salonların nasıl doldurulduğu değil, pazar filesinin nasıl doldurulduğudur! Bu ülkenin gerçek gündemi, 5 kilo buğday satıp bir litre mazot alamayan çiftçidir. Değerli arkadaşlar, bu ahbap-çavuş düzenini yıkmak zorundayız! Onlar sahne kuracak, biz Adil Düzen'i kuracağız! Onlar rol dağıtacak, biz hakkı sahibine teslim edeceğiz. Onlar gündemi değiştirmeye çalışacak, biz bu sömürü düzenini değiştireceğiz!”
“ADALET, KİŞİYE GÖRE BİÇİLEN BİR ELBİSE DEĞİLDİR!”
“Ülkemizin bir diğer önemli gündem maddesi Terörsüz Türkiye süreci ve çerçeve yasa... Türkiye'nin onlarca yıldır ağır bedeller ödediği sürecin sona ermesine yönelik her adımı kıymetli buluyoruz. Terörün bitmesi, silahların susması, sorunların hukuk ve siyaset zemininde çözülmesi hepimizin ortak temennisidir. Bu yönüyle yürütülen sürecin başarıya ulaşmasını diliyoruz. Aynı şekilde, Türkiye Büyük Millet Meclisinin ülkenin temel meselelerinin çözüm adresi olması gerektiğine inanıyoruz. Ancak kalıcı çözümler kapalı kapılar ardında değil; şeffaf, katılımcı ve toplumsal meşruiyeti yüksek yasama süreçleriyle üretilir. Burada temel bir hatırlatmayı yapmak zorundayız. Türkiye'nin ihtiyacı yalnızca belirli bir gruba ya da şahsa ilişkin hukuki düzenlemeler değildir.
Bu ülkenin ihtiyacı, hak ve özgürlüklerin hiçbir ayrım gözetilmeksizin herkes için güvence altına alındığı gerçek bir hukuk devletidir. Hak, yalnızca bir kesim için talep edildiğinde eksik kalır. Yasalar ilkesel değil de seçici biçimde işletildiğinde toplumsal güven üretemez. Bugün bu ülkede farklı nedenlerle mağduriyet yaşayan, haksızlığa uğrayan, özgürlükleri kısıtlanan, yaşama sevinçleri çalınan çok geniş toplumsal kesimler bulunmaktadır. KHK ile ihraç edilenler, kayyum tartışmaları, Barış Akademisyenleri, tutuklu gazeteciler, uzun tutukluluk uygulamaları nedeniyle hak ihlallerine uğrayan insanlar, sendikal hakları sınırlandırılan emekçiler ve daha birçok toplumsal kesim adalet arayışı içerisindedir. En önemlisi ise toplumun önemli bir kesiminde yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı konusunda ciddi kaygılar bulunmaktadır. Aynı hukuki olaylara farklı siyasi kimliklere göre farklı uygulamaların yapılması hukuk devletine duyulan güveni zedelemektedir. Oysa adalet kişiye, kimliğe veya siyasi görüşe göre değişemez. Hukuk herkes için aynı şekilde işlemelidir. Türkiye'nin ihtiyacı yalnızca silahların susması değildir. Türkiye'nin ihtiyacı herkes için işleyen bir hukuk düzenidir. Türkiye'nin ihtiyacı; ifade özgürlüğünün güvence altında olduğu, yargının bağımsız olduğu, sendikal hakların korunduğu, basının özgür olduğu, akademinin baskı görmediği, kamu görevine erişimin liyakat esasına göre belirlendiği, hiçbir vatandaşın düşüncesi nedeniyle ayrımcılığa uğramadığı gerçek bir demokratik düzendir.
Bu nedenle Meclise getirilen her türlü çerçeve düzenlemenin yalnızca belirli bir sürecin teknik ihtiyaçlarını karşılayan dar kapsamlı bir metin olmasını yeterli görmüyoruz. Beklentimiz, Türkiye'nin demokratikleşmesini güçlendiren, hukukun üstünlüğünü pekiştiren, temel hak ve özgürlükleri herkes için güvence altına alan, farklı toplumsal kesimlerin birikmiş mağduriyetlerini gidermeyi hedefleyen kapsayıcı bir iradenin ortaya konulmasıdır. Bu iradenin adresi Türkiye Büyük Millet Meclisidir. Türkiye, yalnızca belirli bir dosyayı kapatacak düzenlemelere değil; bütün vatandaşların kendisini eşit, özgür ve güvende hissedeceği kararlı adımlara ihtiyaç duymaktadır. Bizler adaletin terazisini bilirdik! İktidar ise adalete artık bir terzi edasıyla yaklaşıyor. Ölçüyor, biçiyor, kime uyacaksa ona göre kanun dikiyor. Ama unutulmamalıdır: Adalet, kişiye göre biçilen bir elbise değildir. Hukuk, iktidarın elinde bir kesim için daraltılıp bir başka kesim için genişletilemez.
“KENDİNİZE GELİN! SİZ, ORGANİZASYON ŞİRKETİ DEĞİLSİNİZ; TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ'Nİ YÖNETİYORSUNUZ!”
“NATO Zirvesi bitti ama iktidarın zirve güzellemesi bir türlü bitmiyor. Efendim, kaburganın tarifini istemişler. Defileden çok memnun kalmışlar, hâlâ izzet ve ikramdan duydukları memnuniyeti anlatıyorlarmış. Efendim, çok güzel bir organizasyon olmuş... İktidardaki arkadaşlar, bir dakika! Kendinize gelin! Siz, organizasyon şirketi değilsiniz; siz, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni yönetiyorsunuz! Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin itibarı, sofraların ihtişamıyla değil; müzakere masasında korunan millî menfaatlerle ölçülür. Türkiye Cumhuriyeti'nin itibarı, misafirlere sunulan ikramlarla değil; parasını ödediğimiz F-35'lerin Türk Hava Kuvvetlerine teslim edilmesiyle ölçülür. Türkiye Cumhuriyeti'nin itibarı, havalı karşılama törenleriyle değil; toprak bütünlüğüne "sarsılmaz destek" sözü verdiğiniz Ukrayna'ya "1000 km öteden niçin İran'ı vuruyorsun?" diye hesap sorabilmektir.”
“TRUMP’IN HEDİYE KUTUSU: PANDORA KUTUSU ÇIKTI”
Biliyorsunuz günlerce acaba Trump ne hediye getirecek diye bekledik. Ama Trump'ın hediye kutusu dediği Pandora'nın kutusu çıktı. Nitekim Trump, Ankara'da Erdoğan'a övgüler dizdi. ABD'ye döner dönmez ne yaptı? Türkiye'ye uygulanan vergileri artırdı. F-35 meselesinde Türkiye lehine hiçbir sonuç çıkmadı. CATSA yaptırımları da olduğu gibi duruyor. Yetmedi, yaptığı silah anlaşmasıyla İsrail'i NATO'ya dahil etti. Meşhur sözdür, dost acı söyler. Ama ne gariptir ki sizin dostunuz Trump tatlı tatlı söylüyor, acı acı tatlı sözlerinin karşılığını bizden alıyor!
“HAMAS'IN ÇAĞRISI KARŞILIKSIZ KALAMAZ”
“Türkiye, Gazze için imzalanan ateşkesin garantör ülkelerinden biri. İsrail ateşkesi her gün ihlal ediyor. Bu süreçte tam 3878 kez ateşkes İsrail tarafından ihlal edildi. Yine bu süreçte 1198 Filistinli şehit edildi. İsrail, her gün sivilleri katletmeye ve insani yardımları engellemeye devam ediyor. Bu gelişmeler karşısında Hamas Siyasi Büro Başkanı Dr. Halil el-Hayye garantör ülkelere açık çağrı yapmak zorunda kaldı. Tek isteği, taahhütlerin yerine getirilmesi... İşte! Türkiye Cumhuriyeti'nin itibarı, Gazze için kurulan süslü cümlelerle değil; Hamas'ın çağrısına verilecek cevapla ölçülür! Ateşkesin garantörleri katliamlara sessiz kalamaz! Türkiye artık sadece açıklama yapmakla yetinmemeli; ateşkes anlaşmasının uygulanması ve Gazze'de akan kanın durması için derhal harekete geçmelidir. Garantörlük, sadece imza atmakla olmaz. Garantörlük, o imzanın arkasında durmayı gerektirir.”
“BİZ TAM DA BURADA TÜRKİYE’YE ‘ONARICI SİYASET ANLAYIŞINI’ TEKLİF EDİYORUZ”
“Buraya kadar anlattığımız bütün meseleler bize aynı gerçeği gösteriyor: Türkiye’de sorun, devleti kimin yönettiği değil; devletin hangi zihniyetle yönetildiğidir. Hep söylüyoruz: Bizim kişilerle işimiz yok, zihniyetlerle işimiz var. Sorun, her meseleyi krize dönüştüren siyasal zihniyetin ta kendisidir. Aktörler değişebilir, ittifaklar değişebilir ama zihniyet değişmediği sürece kriz yalnızca el değiştirmiş olur. Zihniyet değişmediği sürece her seçim yeni bir başlangıç değil, aynı hikâyenin yeni oyuncularla yeniden sahnelenmesidir. Hepinizin malumu, Türkiye’de siyaset çözüm üretme yarışından çıktı, “dikkat dağıtma yarışına” döndü. Bir milletin enerjisini dedikoduyla tüketmek, geleceğini ipotek altına almaktır. Biz diyoruz ki siyasetin yapısal sorunları artık pansuman tedbirleri geride bırakmıştır. Tıp diliyle ifade edecek olursak, ihtiyaç küçük bir tedavi değil; Türkiye’nin yeniden ayağa kalkabilmesi için siyasal bir organ naklidir. Biz tam da burada Türkiye’ye “onarıcı siyaset anlayışını” teklif ediyoruz.
Onarıcı siyaset, rakibini yok ederek değil, kimsenin kendini öteki hissetmediği bir toplum ile kazanmayı hedefler. Bu çerçevede biz kendimizi iktidar-muhalefet kutuplaşmasının bir parçası olarak görmüyoruz. Türkiye'nin ihtiyacı bir kutbun diğerine galip gelmesi değildir. Asıl ihtiyaç, kutuplaşmayı siyasal sermayeye dönüştüren anlayışın tasfiye edilmesidir. Bu sebeple bizim için seçimler, stratejiler, ittifaklar; ‘Kim kazanacak?’ sorusunun değil, ‘Türkiye nasıl yeniden ayağa kalkacak?’ sorusunun cevabıdır. Elbette, %50+1 sisteminin olduğu bir ülkede hiçbir siyasi parti tek başına iktidar olamaz. Bu yüzden ittifaklar, sistemin doğal bir sonucu olarak karşımızda duruyor. O zaman; ittifaklar, seçim kazandıracak geçici bir çıkar ortaklığı değil; devleti yeniden ayağa kaldıracak, tarihî bir yeniden inşa mutabakatı olmalıdır. Bizim en büyük sermayemiz, vatandaşının devlete duyduğu güvendir. Biz; devleti, güç mücadelelerinin sahnesi olmaktan çıkarıp adaletin, liyakatin ve ortak geleceğin güvencesi hâline getirmek istiyoruz. Öncelikle "güven sermayesini" yeniden inşa etmek istiyoruz. Bizim çağrımız yalnızca siyasi partilere değil, milletin tamamınadır. Gerçek ittifaklar, devlet ile millet arasında yeniden tesis edilecek güven sözleşmesinde hayat bulacaktır. Derdimiz geçmişle hesaplaşmak değil, gelecekle sözleşmektir. Biz, dün üzerinden siyaset üretmek yerine yarını birlikte kurmayı teklif ediyoruz. Bizim derdimiz; gündemi köpürtmek değil, ülkeyi büyütmek! Algı üretmek değil, değer üretmek! Şov yapmak değil, tencereyi doldurmak!”