Hayatı

Hayatı hakkında ayrıntılı bilgiye sahip değiliz. VII/XIII. yüzyılın ikinci çeyreğinde Tebriz’de doğduğu tahmin edilmektedir. Nerede ve kimlerden okuduğu bilinmiyor, ancak özellikle riyâziyyât ve tabîiyyât ilimlerine dair iyi bir öğrenim gördüğü anlaşılmaktadır. Moğol saldırılarından kaçarak Anadolu’ya geldiği ifade edilmekteyse de bunun tam olarak ne zaman gerçekleştiği ve hangi güzergâhı izlediği meçhuldür. Menâkibü’l-Ârifîn’e göre, Emir Alemüddin Kayser (ö. 683/1284), onu Sultan Veled’e (ö. 712/1312) götürüp el-kimya bilgisinden bahsetmiş ve böylece Mevlânâ Celâleddin Rûmî (ö. 672/1273) ile görüşmesine vesile olmuştur (Eflâkî, 2006, s. 324). Hikayelerin içerik ve üslubu, bu görüşmenin en erken 1250’li yıllarda gerçekleştiğine ve Bedreddîn Tebrîzî’nin kısa zamanda Mevlânâ’nın has müritleri arasına katıldığına işaret etmektedir.

Kaynaklarda, Bedreddîn Tebrîzî’nin ailesi ve çocukları hakkında herhangi bir veriye rastlanmamaktadır. Fakat Kutbüddîn Şîrâzî’nin Tuhfetü’ş-Şâhiyye isimli astronomi eserinin yazma nüshasından hareketle Şeref adlı bir oğlu olduğu ve kendisi gibi astronomiyle ilgilendiği ihtimalinden bahsedilebilir. 10 Ramazan 729 (8 Temmuz 1329) tarihinde Tebriz’de istinsah edilen bu nüshanın ferağ kaydında müstensih ismi Şeref b. Bedr et-Tebrîzî olarak belirtilmiştir (Ayasofya, nr. 2585, vr. 126a). Bedreddîn Tebrîzî Moğol taarruzu sonucunda Anadolu’ya göç etmek zorunda kalırken, oğlu Şeref’in, İlhanlılar ile birlikte tekrar parlak günlerini yaşamaya başlayan Tebriz’e geri dönmüş olması muhtemeldir.

Bedreddîn Tebrîzî’nin 683/1284 yılı veya daha sonraki bir tarihte Konya’da vefat ettiği tahmin edilmektedir.

Öğretisi

Mevlânâ dergahına bağlı tasavvuf erbâbının yanı sıra Konya ve civarında yaşamış Sadreddin Konevî (ö. 673/1274), Sirâcüddin Urmevî (ö. 682/1283), Ekmeleddin Nahcuvânî (ö. 701/1302), Kutbüddin Şîrâzî (ö. 710/1311), Safiyyüddin Hindî (ö. 715/1315) gibi bilginlerle görüşmesi muhtemel olan Bedreddîn Tebrîzî’nin teorik telif çalışmalarına ilişkin herhangi bir bilgi yoktur. Sâkıb Mustafa Dede tezkiresinde, muhtemelen Menâkibü’l-Ârifîn’deki nitelemelerin de etkisiyle, Eflâkî’nin (ö. 761/1360) el-kimya hocası olarak tanıtılmakta, dolayısıyla da Konya’da öğrenci yetiştirdiği ima edilmektedir (Sâkıb Mustafa Dede, 1866/1283, c. 3, s. 5).

Bedreddîn Tebrîzî’nin, entelektüel şahsiyetiyle ilgili vurgu yapılan iki husustan birincisi genel olarak felsefî ilimlerde özellikle ise el-kimya/simya sanatı alanındaki yetkinliğidir. Sipehsâlâr (ö. 712/1312) ve Eflâkî menkıbelerinde, Konya’ya gelmeden önce el-kimya ilminde ün yapmış, toprağı/bakırı altına dönüştürebilen bir bilgin portresi ile karşılaşıyoruz (Sipehsâlâr, s. 34, 80). Eflâkî anlatısında, isminin önüne “Şeyh” unvanı eklenen ve “hekîm-i bedîü’z-zemân ve yegâne-yi cihân” şeklinde övgü ifadeleriyle anılan Bedreddîn Tebrîzî’nin astronomi/astroloji, aritmetik, geometri ve okült ilimlerdeki becerisinin altı çizilmekte; el-kimya fenninde ve simya sanatında döneminin İbn Sînâ’sı (ö. 428/1037), hikemî ilimlerde ise ikinci Sokrat ve Eflâtun olduğu özellikle vurgulanmaktadır (Eflâkî, 2006, s. 161-162, 196). Bedreddîn Tebrîzî’nin bakırdan altın yapma uygulamaları daha ziyade Câbir b. Hayyân’ın (ö. 200/815) el-kimya yaklaşımını yansıtsa da madenlerin doğal özelliklerinin birbirine dönüştürülmesi fikrine karşı çıkan İbn Sînâ’ya benzetilmesi bir hayli ilginçtir. Mevlânâ ile İbn Sînâ’nın şahsında felsefe ile tasavvufun karşılaştırılması şeklinde okunmaya müsait olan bu kurgu, Mevlânâ’nın çeşitli kerametler göstermesi ve Bedreddîn Tebrîzî’yi, bir “sihir” olarak adlandırdığı kimyagerlikten, yani İbn Sînâ’nın yolundan vazgeçirmesi ile tamamlanmaktadır (Eflâkî, 2006, s. 196).

Bedreddîn Tebrîzî’ye atıf yapılan bir diğer husus, Kubbe-i Hadrâ’nın (Mevlânâ Türbesi) yapımıyla ilgilidir. 673/1274 yılına tarihlenen türbenin yapımında, Muînüddin Pervâne (ö. 676/1277) ile eşi Gürcü Hatun’dan destek gören Emir Alemüddin Kayser isminin öne çıktığı görülür (Eflâkî, 2006, s. 324, 325; Sultan Veled, 2016, s. 590). Mevlânâ’nın mektuplarına (Mevlânâ, 1937, s. 26, 127) ve Sultan Veled’in methiye ve mersiyelerine (Sultan Veled, 2016, s. 241-242, 521-523, 539-540, 547, 576-579, 589-591, 681) konu olan bu zatın, Anadolu Selçuklu sultanı III. Gıyâseddin Keyhüsrev’in (ö. 682/1284) emirlerinden olduğu ve Cimri isyanının bastırılmasında önemli rol oynadığı bilinmektedir (İbn Bîbî, 1941, c. 1, s. 299). Alemüddin Kayser’in türbenin mimarı olarak görevlendirdiği Bedreddîn Tebrîzî, Kubbe-i Hadrâ’nın ilk şeklini vermiş ve böylece Mevlânâ Külliyesi’nin temellerini atmıştır (Eflâkî, 2006, s. 161, 196, 324). 683/1284 depremi ertesinde Kubbe-i Hadrâ’da yapılan onarımın da yine Bedreddîn Tebrîzî tarafından yürütüldüğü düşünülmektedir. Türbenin günümüzdeki şekli ise, Ahmet Şikârî’nin de ifade ettiği gibi Alâeddin Bey Karamanoğlu döneminde (1361-1398) ortaya çıkmıştır.

Kaynak: İslam Düşünce Atlası
Dijital Yapım: MÜSİDER ve TV5 Televizyonu