Hayatı

Ebû Zeyd Belhî 236/850’de Belh’te doğmuştur. Belhî’nin yaşadığı III/IX. asrın sonu ile IV/X. asrın ilk yılları, bir taraftan siyasî olarak Abbasi Devleti’nin zayıfladığı ve siyasi karışıklıkların yaşandığı diğer taraftan tercüme faaliyetleri sonucunda felsefî ve aklî ilimlerin İslâm dünyasına girdiği bir döneme tekabül etmektedir. Çalışmaları edebiyat, ahlâk, felsefe, tıp, astroloji ve astronomi gibi oldukça geniş bir alana yayılmakla birlikte özellikle coğrafya alanında tanınmaktadır. el-Milel ve’n-nihâl müellifi Şehristânî onu önemli İslâm filozofları arasında sayarken el-Fihrist’in müellifi İbnü’n-Nedîm ise bununla birlikte onu edebiyatçılar arasında saymaktadır. Kitâbü’n-Nezâir müellifi Ebû Hayyân Tevhîdî, gözlerinin patlak olması sebebiyle Belhî’nin “Horasanın Câhız’ı” olarak kabul edildiğini kaydetmektedir. İlk öğrenimini babasından alan Belhî’nin çocukluğu doğduğu şehirde geçmiştir. İmâmiyye mezhebine olan ilgisi onun Irak’a gitmesine sebep olmuş, burada birçok düşünürle tanışma fırsatını bularak özellikle Kindî’nin ders halkalarına katılmış ve onun önemli öğrencilerinden olmuştur. Felsefe ve din bilimleri alanında derinleştikten sonra doğduğu yer olan Belh’e geri dönerek burada dersler vermesi onun ilmî ve siyasî çevrelerdeki tanınırlığını arttırmıştır.  Bu tanınırlığı onun devlet adamlarıyla ilişkiye kurmasını sağlamışsa da imamiyye mezhebine olan ilgisi sebebiyle gittiği Irak’tan sünnî düşüncelere yakın fikirlerle dönmesi bu ilişkinin çabuk bozulmasına sebep olmuştur. Belhî daha sonra doğduğu köye dönerek ilmî faaliyetlerle meşgul olmuş ve 322/934’de burada ölmüştür.

Öğretisi

Ebû Zeyd Belhî’nin felsefî öğretisinde en fazla dikkat çeken eğilim hocası Kindî’nin başlattığı felsefe-din uzlaştırmasını devam ettirmesidir. Belhî beşerî bilgi arttıkça ilahî bilginin daha üst düzeyde kavranabileceğini düşünmektedir. Onun bu düşüncesi yüce hikmet anlamında dini hakikatin ancak felsefî araştırmalarla gerçek anlamda anlaşılabileceğini düşüncesini savunmasına sebep olmuştur. Buna göre din ve felsefe arasında herhangi bir çatışma söz konusu değil, aksine din hem felsefenin hakikat arayışında bir rehber hem de felsefenin bu arayışı neticesinde daha üst düzeyde kavranan bir hakikat olmaktadır. Tetimme müellifi Beyhakî Belhî’nin bu düşüncesini ondan aktardığı şu sözlerle örneklemektedir: “Din yüce felsefedir. Bir kimse dinin emirlerini yerine getirmedikçe filozof olamaz”. Ebû Zeyd Belhî’nin bu tutumu, Ebû Hayyân Tevhîdî gibi sonraki müellifler tarafından din-felsefe arasındaki ilişkiye dair en sıhhatli düşüncelerin başında geldiği şeklinde değerlendirilmiştir.  Ebû Zeyd Belhî’nin uzlaştırma çabasında olduğu diğer iki alan ise beden ile nefs ya da tıp ile ahlâktır. Onun söz konusu alanlar arasındaki bu uzlaştırma çabası Mesâlihu’l-Ebdân ve’l-Enfüs adlı eserinde açık bir şekilde görülmektedir. Bu çaba tıp-ahlâk ilişkisi bakımından önemli perspektif sunmaktadır. Tıp ve ahlâkı aynı ilmî disiplin çerçevesinde birleştiren bu perspektif İslâm düşünürleri üzerindeki etkisi büyüktür. Belhî teorik olarak bu perspektifi ruh ve bedenden oluşan insanın bu iki unsuru arasındaki pratik ilişkinin zorunluluğu düşüncesine dayandırmaktadır. Nitekim kendisi ruh ve beden arasındaki teorik ve pratik ilişkiyi kendisine dikkate değer bir eser verilmediğinden yakınmaktadır. Bu sebeple söz konusu eserde hem bedenin hem de ruhun sıhhat ve hastalık durumlarını incelemektedir.

Öne Çıkan Eserleri

  • Mesâlihu'l-Ebdân ve'l-Enfüs: nşr. Fuat Sezgin, Frankfurt 1984 ve 1998.
  • Suverü'l-Ekâlim (Takvîmü’l-Büldân; Eşkâlü’l-Bilâd): Necef, Mektebetü’l-Hakîm el-Âmme, nr. 632.

    Kaynak: İslam Düşünce Atlası
    Dijital Yapım: MÜSİDER ve TV5 Televizyonu