Hayatı

1879 tarihinde Düzce’de dünyaya gelen Muhammed Zahid, Çerkez olan atalarına nispetle “el-Kevserî” nisbesiyle anılmıştır. İlmî hareketliliğe sahip bir ailenin mensubu olan Kevserî’nin babası ve aynı zamanda ilk hocası olan Hasan Hilmi Efendi, Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî’ye intisaplı Nakşî bir zâttı. Hem Gümüşhânevî’den hem de Musa el-Mekkî’den icazetli bir tarikat ehli olduğu kaydedilir. Kevserî, ilk mekteb seviyesindeki eğitimini Düzce’de Hasan Hilmi ve Nazım Düzcevî’den ikmal ettikten sonra henüz on beş yaşlarındayken tahsilinin devamı için İstanbul’a geçiş yapmıştır.

İstanbul’da ilk olarak Kazasker Hasan Efendi’nin inşa ettirdiği Dârü’l-Hadis’e gelir. İstanbul’da ikamet eden amcası Musa Kâzım el-Kevserî vesilesiyle birçok ilim erbabı ile irtibat kurma imkânına malik olur. Bur irtibat sayesinde Fatih medresesine geçiş yapar ve Hafız Şakir Efendi’ye, Eğinli İbrahim Hakkı’ya, Alasonyalı Ali Zeynelabidin’e, Hasan el-Kastamonî’ye, Tikveşli Yusuf Ziyâeddin’e ve Ahmed Şakir el-Kebir’e talebeliği işte bu döneme tekabül etmektedir. Fatih medreselerinden 1907 senesinde icazet aldıktan sonra hemen aynı medresede müderrislik yapmaya başlamıştır.

Fatih medresesi müderrisliği esnasında, tedrisat kanunu etrafında cereyan eden bazı meseleler münasebetiyle ittihat ve terakki cemiyeti mensuplarıyla karşı karşıya gelir. Tam bu vetirede Kastamonu’da açılan bir medreseye tayini çıkar ve bir süre müderrislik faaliyetine orada devam ederek İstanbul’dan uzaklaşır.

Üç yıllık bir aranın sonrasında İstanbul’a dönen Kevserî, dönüş yolculuğunda hayatında kalıcı bir izi bulunan bir kaza atlatmıştır. Memleketi Düzce’nin sahil şeridi olan Akçakoca açıklarında içinde bulunduğu teknenin alabora olması sonucu boğulma tehlikesi atlatır. Önce vefat ettiği düşünülen, ardından sağ olduğu tespit edilip müdahalede bulunulan Kevserî’de bu kaza, çok yönlü bir iz bırakmıştır. Kaza, ölüm tehlikesi atlatmasına ve bedeninde küçük çaplı hasarlar oluşmasına ilaveten, daima yanında taşıdığı bir kısım değerli yazma eserlerin de zayi olmasına sebebiyet vermiştir.

Söz konusu elim hadiseden bir süre sonra Dârü’ş-Şafakati’l-İslâmiyye’ye müderris olarak tayin edildiğinin haberini alıp yeniden İstanbul’a geçmiştir. Kısa bir müddet sonra Fatih Medresesi müderrisliğine tayin olmuş ve yine kısa bir zaman içerisinde Şeyhülislâm Ders Vekili makamına kadar yükselmiştir. Laleli Medresesi’nin yıkılması niyeti karşında İttihatçılarla yeniden karşı karşıya gelir. Medresenin yıkılmaması için tavizsiz bir duruş gösteren Kevserî’nin karşısına pek çok müşkül çıkartılır; önce Ders Vekaleti Meclisi Başkanlığı’ndan, ardından Ders Vekilliği’nden azledilir. Artık idarî olarak herhangi bir tesir gücü kalmamasına rağmen hasımları Kevserî’ye karşı menfî düşüncelerinden vazgeçmezler. Kevserî bu hengamede aldığı tevkif edileceği yönündeki bir haberle hicret etmeye mecbur olmuştur. Hayatının Mısır safhası bu haberle başlamış ve şekillenmiştir. Kırk dört yaşında ayrıldığı vatanına bir daha dönememiştir.

Mısır’da geçimini resmî belgelerin Arapça-Türkçe tercümesini yaparak idame ettirir. Mısır’a giderken yanına hiçbir şey alma imkânına sahip olmadığı gibi İstanbul’da telif ettiği kendi çalışmalarını bir daha temin edememiştir. Bu eserlerden, Kur’ân ilimleri hakkındaki iki ciltlik el-Medhâlü’l-Âmm li Ulûmi’l-Kur’ân isimli kitabının akıbetinin meçhul oluşuna ölene değin hayıflanmıştır. Mısır, talebeler ile çok yoğun bir ilişki kurduğu öte yandan yoğun eser neşri yapıp, bu eserlere takdim, talik, mukaddime yazdığı, makaleler telif edip, reddiyeler gerçekleştirdiği ilmî bir hareketlilik yurdu olmuştur. Muhammed Ebû Zehra, Kevserî’ye Kahire Üniversitesi’nde hocalık yapması için ısrarla teklif götürmüşse de o, bu teklifi çeşitli mazeretlerini belirterek nezaketle geri çevirmiş ve âdeta ilmin sivil cephesini devam ettirmiştir. Şeyh Kevserî, ardından yüzlerce talebe, onlarca eser bırakarak 1952 senesinde dâr-ı bekâya irtihal eylemiştir.

İslam Düşünürleri

Öğretisi

Zâhid el-Kevserî herhangi bir ilim şubesinin mütehassısı olarak anılmaktan ziyade bütün ilim şubelerine hâkim bir allâme olarak anılabilecek son isimlerdendir. Onun İslâmî ilimlerin hemen tüm şubelerini kuşatan vukufu, zihin dünyasında bütüncül bir düşünce ve anlayış oluşmasına; fıkıh, tasavvuf, hadis, kelâm gibi disiplinleri tutarlı ve birbirine bağlı bir şekilde ele alabilmesine imkân sağlamıştır.

Kronolojik olarak takip edersek Kevserî’nin erken dönem teliflerinin daha çok tasavvuf konularını ihtiva ettiğini belirtebiliriz. Bu durum, babası Hasan Hilmi Efendi kanalıyla sahip olduğu tasavvufî eğitim ve yaşantıyla son derece uyumludur. İrğâmu’l-merîd, el-Cevâbu’l-Vefî fî reddi ale’l-vâizi’l-Ofî, er-Ravdu’n-nâsıru’l-verdi fi tercemeti’l-İmam er-Rabbanî es-Serhendî isimli eserleri hep bu erken dönemin mahsulleridir. Hayatının ilerleyen safhalarında tasavvufî muhtevadaki eserlerin yoğunluğu azalmakla birlikte onun tasavvufî daha doğrusu ismiyle müsemma zahidane bir yaşantıyı daima sürdürdüğünü ve bu yönüyle de mutasavvıf olduğunu belirtebiliriz. Toplumda yaşanan ilmî, ahlakî vb. buhranlara kayıtsız kalamayan yani aynı zamanda bir dava şuuruna sahip olan Kevserî’nin toplumdaki fıkhî/amelî ve ahlakî krizi fark edip mesaisini buraya sarf etmesi son derece anlaşılır görünmektedir.

Kevserî’nin fıkıh anlayışını iki açıdan değerlendirmemiz gerekir. O, Hanefî mezhebine sadakatle bağlı bir âlim olarak mezhebi, mezhebin görüşleri, âlimleri, eserleri ve etkileşim halinde olduğu tüm unsurları etraflı bir şekilde bilen bir isimdir. Bu itibarla o, gerçek anlamıyla bir fıkıh tarihçisidir. Hanefî mezhebinin kurucu kadrosunun tamamının terceme-i hâli, eserleri, fıkıh anlayışları hakkında eser vermiştir. Hüsnü’t-tekâdî, Bülûğu’l-emânî, el-İmta’ bi sireti’l-İmameyn Hasan b. Ziyad ve Sahibi Muhammed b. Şucâ, el-Hâvî fî Sireti’l-Ebî Ca’fer et-Tahavî, Lemehâtu’n-nazar vb. eserlerini bunun örnekleri olarak zikredebiliriz. Onun bu konudaki en önemli eseri, Hatîb el-Bağdadî’nin Tarihu Bağdad’ına yönelik reddiyesidir. Bağdadî eserinde Ebû Hanîfe hakkında birçok rivayet nakletmiştir. Kevserî, imamın doğru tanınması için bu rivayetleri rical sahasındaki yetkinliğini de gözler önüne sererek Te’nîbü’l-Hatîb alâ sakahû fî tercemeti Ebî Hanîfe min ekâzib isimli eserinde incelemiş ve Hatîb el-Bağdadî’yi birçok açıdan eleştirmiştir.

Onun Hanefî âlimleri tanıtan, konu alan eserleri sadece erken dönem Hanefî ulemasıyla sınırlı kalmamıştır; el-İhtimâm bi terceme-i İbn-i Hümâm, Tercemetü’l-Allâme Muhammed Münib el-Antebî vb. eserleri de bu konudaki gayretinin somut misallerdendir. Bunun yanında tahkik ettiği eserlere yazdığı mukaddime ve müstakil makaleler de dikkat-i nazara alındığında, fıkıh tarihine eşsiz bir hizmet sunduğu aşikâr hale gelmektedir.

Kevserî’nin fıkıh tarihine bu denli ihtimam göstermesinin arkasında yatan saik genelde mezheplere özelde Hanefîlere yönelik saldırılardır. O, tarihi bilinen, hayatı, eserleri ve görüşleri ortada olan bir zümre üzerine hilaf-ı hakikat iddiaların karşılık bulamayacağı düşüncesiyle fıkıh tarihini ve Hanefî fakihleri elinden geldiğince tanıtmaya çalışmıştır. Bu süreci takip etmesi gereken ve sürecin tamamlayıcı bir unsuru olan, Hanefî âlimlerin fürû ve usûl-i fıkıh anlayışını ortaya koyma açısından da mahirane eserler üretmiş bir fakihtir. Tabi bir fıkıh anlayışını doğru ve anlaşılabilir şekilde ortaya koymak ancak bu anlayışa yönelik soru, şüphe ve tenkitleri cevaplayıp, bunları kalıcı olarak ortadan kaldırmakla mümkün olabilir. Bu sebepledir ki, Kevserî’nin Hanefî fıkıh anlayışını ortaya koyan eserlerinin ciddi bir kısmı cevap ve reddiye türündedir. İhkâku’l-hak bi-ibtâli’l-bâtıl fî muğisî’l-halk fî tercihi’l-kavl, el-İfsâh an hükmi’l-ikrah fî talâk ve’n-nikâh gibi eserleri bu konuda akla gelen telifâtındandır.

Hanefî mezhebinin doğru tanınması ve sahih bir şekilde anlaşılabilmesi, aynı zamanda mezhebe yönelik tüm tenkitlerin cevaplanabilmesi, konunun fıkha sermaye olan hadisler açısından da ele alınmasını gerektirmektedir. Hanefî ulemânın hadis ile ilişkisi konusunda dile getirilen haksız eleştiri ve asılsız iddialara cevap verebilmek, öte yandan kendi zihin dünyasındaki Hanefîliği herkese sunabilmek için meselenin hadis cephesine teması âdeta bir zaruret hâline gelmiştir. Onun, Hanefî fakihlerin hadis anlayışı konusundaki en önemli eserlerinden biri, İbn Ebî Şeybe’nin el-Musannef’inde Ebû Hanîfe’nin sahih hadislere muhalefet ettiğini iddia ettiği kısma yönelik reddiyesi, en-Nüketü’t-tarîfe fi’t-tehaddüs an rudûdi İbn Ebî Şeybe alâ Ebî Hanîfe’dir. Yine Hatîb el-Bağdadî reddiyesi Te’nîbü’l-Hatîb de bu konuda önemli bir içerik sunmaktadır.

Kevserî’nin bu eserleri ve eleştirileri, eleştirdiği âlimlerin mezhebine mensup isimler arasında çok ses getirmiş, Kevserî’ye karşı bir kısım reddiyelerin kaleme alınmasına da sebebiyet vermiştir. Mesela Abdurrahman b. Yahya el-Yemânî Tali’atü’t-tenkîl bimâ verede fî te’nîbi’l-Kevserî mine’l-ebâtîl’ı yazmış, Kevserî ise bu reddiyeye cevaben et-Terhîb bi-nakdi’t-te’nîb’i kaleme almıştır. Bu reddiyeleşme Kevserî’nin vefatı sonrasında dahi devam etmiştir. Üslûbunun keskinliği ve reddiyeleri ile anılan Kevserî’nin neden böyle anıldığı, onu eser yazmaya sevk eden bu hususlar göz önüne alındığında daha anlaşılır olmaktadır. Fıkhu ehli’l-Irâk ve hadîsuhum isimli eser de Kevserî’nin, Hanefî ulemanın hadis ve fıkıh ilişkisini anlattığı kıymetli diğer bir eseridir. Hanefî mezhebine yönelik eleştirilerin merkezine yerleşen, Hanefîlerin hadis birikimine sahip olmadığı ve re’yi hadise tercih ettikleri yönündeki iddiaları cevaplayan bu eserlerin sahasında büyük bir boşluğu doldurduğu muhakkaktır.

Kevserî, son dönem Hanefî âlimlerde gerçekten nadir rastladığımız bir şekilde hadis alanında at koşturmakta ve bu konudaki her teknik bahiste rahatlıkla söz söyleyebilmektedir. O, usûl-i hadise vakıf olduğu kadar ve belki daha da ileri düzeyde rical sahasına da hakimdir. Bu çok alışık olunmayan bu manzara, reddiyelere konu olan Kevserî’nin aynı zamanda hasımları tarafından dahi takdirle karşılanan bir özelliği olmuştur. Onun tabakalara, râvilere, râvilerle ilgili detay addedilebilecek bilgilere vakıf olması, bir taraftan mezhebin tarihine gerçekten ihtimam göstermesinden diğer taraftan da bu mesaiyi bizzat yazma eserler üzerinde sürdürmesinden ileri gelmektedir. O, matbu eserlerden istifade eden isimlerden bu yönüyle ayrılmaktadır ve kimsenin muttali olamadığı bilgilere erişme şansını İstanbul, Kastamonu, Şam, Mısır ve Medine’deki yazma eser kütüphanelerinde geçirdiği mesaiye, eserleri bizzat incelemesine borçludur.

Zâhid el-Kevserî’nin hem toplumdaki ihtiyaçtan hareketle hem de Hanefî-Mâturîdî âlimlerin yanlış tanınmasının önüne geçmek niyetiyle eser telif ve neşrine odaklandığı, bir kısım reddiyeler kaleme aldığı bu dönem hayatının daha çok son safhasına tekabül etmektedir. Onun bu konuda da bir bütünü tüm parçalarıyla sunma gayreti içinde olduğunu görüyoruz. Mezhebin önemi konusundaki vurguları, Hanefî mezhebi özelindeki fıkıh tarihçiliği, fakihliği, ayrıca mezhebin hadis anlayışı ve hadis usûlünü gözler önüne seren eserleri, sahih bir anlayış için son derece faydalı olsa da Kevserî konunun bu sahalarla nihayete ermediğinin ve bütüncül bir çerçeveye ulaşmadığının farkındadır. Çünkü hem Hanefî âlimlere -özellikle Ebû Hanîfe’ye- yöneltilen eleştirilerin itikadî muhtevada olması hem usûl-i fıkhı, usûli’d-dînden beslenmeden tam mânâsıyla anlamanın mümteni oluşu hem de yakın çevresinin bu noktadaki beklenti ve ihtiyaçları onu kelâm alanında eserler vermeye götürmüştür. Kevserî’nin kelâm alanındaki çalışmalarını iki kısma ayırmamız mümkündür. O, kelâm sahasındaki ilk mesaisini Hanefî-Mâturîdî akaid ve kelâm metinlerinin neşredilmesi yönünde gerçekleştirmiştir. İmam Ebû Hanîfe’nin itikad risalelerinden, Beyazîzâde’nin İşârâtü’l-merâm’ına birçok eseri neşrettiği gibi bunlara geniş mukaddime ve takdimler yazmış, tâlikler düşmüştür. O, bu gayretiyle bir taraftan sahih itikad anlayışının aslî metinler üzerinden öğrenilmesini arzularken diğer taraftan bu metinlerin imamlara aidiyetini senetleri üzerinden ortaya koymuş ve kendi döneminde mevcut bir kısım itham ve iddiaların önünü kalıcı olarak kesmek istemiştir.

Tıpkı fıkıh sahasında yaşadığı durumun bir benzeri kelâm alanında da karşısına çıkmıştır. O, sahih itikadın ne olduğunu; Ebû Hanîfe’nin, Malatî’nin, Ebû Muzaffer el-İsferâyinî’nin, Abdulkahir el-Bağdâdî’nin, Cüveynî’nin Beyazîzâde’nin, İbrahim el-Halebî’nin ve daha birçok âlimin eserini neşretmek yoluyla aşikâr kılarken, diğer taraftan da sahih itikadı tahrif eden bir kısım beyanlara cevap vermesi gerekmiştir. Bu konuda -malum olduğu üzere- İbn Teymiyye’nin beyanları üzerinde etraflıca durmuştur. İbn Teymiyye’nin bir kısım eserlerinde yer alan ifade ve ibarelerin tecsim ve teşbih inancını yansıttığını üstüne basarak dile getirmiş, onun söylemlerinin, istidlallerinin yanlış olduğunu gösterecek çalışmalar yapmıştır. O, bu konuda Beyhakî’nin Kitabu’l-esma ve’s-sıfat’ı ve İbnü’l-Cevzî’nin Def’u şübheti’t-teşbîh’i gibi eserlere düştüğü tâliklerde zengin bir malzeme sunmuştur. Söz konusu tenkitleri, Selefîler tarafından reddiyelerle karşılanmıştır. Mesela; Nâsırüddîn el-Elbanî, Hafız Zehebî’nin Kitâbu’l-ulûvv’una ve Numân Âlûsî’nin el-Âyâtu’l-beyyinât fî ademi semâi’l-emvât inde’l-Hanefiyyeti’s-Sâdât’ına düştüğü tâlikler ve yazdığı mukaddime ile neşrettiği eserler birer misal olarak anılabilir. Muhteva açısından tetkik edildiğinde, muarızlarının beyanlarının Kevserî’nin beyanları yanında son derece zayıf kaldığı fark edilmektedir. Muarızları meselenin sadece rivayet ayağına odaklanıp, râvilerin ve bu râvilere dair değerlendirmelerde bulunan hadis münekkidlerinin sözlerine odaklanırken Kevserî hem bu noktaya hem de meselenin kelâmî uzantılarına sarkmaktadır. Öte yandan birçok yerde muarızlarının yoksun olduğu mantık ve münazara ilimlerin kazanımlarından da istifade etmektedir. Hatta konunun tarihi uzantılarını, fıkhî irtibatını ve daha birçok nüansı göz önüne alabildiği için kendisine aynı kuşatıcılıkta bir reddiye yazıldığını göremiyoruz.

Kevserî’nin kelâmî çalışmalarının diğer kısmını ise çevresinde gördüğü ihtiyaçlar şekillendirmiştir. Onun bu noktada Mısır’daki Muhammed Abduh ve Mahmûd Şeltût gibi modernist çevrelerle birçok itikadî konuda karşı karşıya geldiği bilinmektedir. Mesela Kevserî’nin nüzûl-i İsâ konusunda kaleme aldığı Nazrâtun âbira fî mezâimi men yünkiru nüzûle İsâ Aleyhisselâm isimli eser aslında bir Şeltût reddiyesidir. Yine bu dönemde çevresinden hareketle kaleme aldığı bir diğer risale, el-İstibsâr fî tehaddüs ani’l-cebr ve’l-ihtiyâr’dır. Bu risale, Mustafa Sabri Efendi’nin Mevkifu’l-beşer tahte sultani’l-kader isimli eserindeki kader görüşüne reddiye olarak yazılmıştır. Mustafa Sabri Efendi, insan fiillerinin cebir ile gerçekleştiğini savunan cebrî bir söyleme vardığı için Kevserî’nin eleştirilerine muhatap oluşmuştur. Kevserî, Mustafa Sabri’ye Mâturîdî âlimlerin eserlerinden teknik izahlar sunduğu gibi onun, Osmanlı’nın son döneminde yaşananlar karşısından böyle bir anlayışa meylettiğini belirtmiş ve meselenin psikolojik bir tahlilini de sunmuştur. Mezkûr gayretleri ve telifâtı göz önüne alındığında Kevserî’nin bir mütekellim olduğunu söylememiz hatalı olmayacaktır.

Netice-i kelâm olarak Kevserî; İslâm anlayışının bir bütün olduğunu, bu bütüne usûl olmadan vasıl olunamayacağını, mezheplerin bu usûlî ihtiyacı karşılayan güçlü müesseseler olduğunu, Hanefîliğin de aynı şekilde büyük bir usûlî yapı olduğunu, kurucu kadronun ve ulemâ silsilesinin hem fıkıh hem hadis anlayışı ile buna delâlet ettiğini dile getirmiş ve bu konudaki hatalı beyan ve yönlendirmeleri bertaraf etmeye çalışmıştır. O, bu konudaki zeminin sağlam bir itikadî temelden mahrum olarak gerçekleşemeyeceğini, hatta daha ciddi müşküllerin bu alandaki tahriften doğacağını tespit ederek kelâm alanında da sarf-ı kelâm etmiş, muhakkik bir âlim olarak eserler etrafında cereyan eden ilmî mücadeleler gerçekleştirmiştir.     

Öne Çıkan Eserleri

  • Te’nîbü’l-Hatîb.

  • en-Nüketü’t-Tarife: çev. Ahmet Yüksek, Ravza Yayınları, İstanbul 2019.

  • el-İstibsâr fi’t-Tehaddüs ani’l-Cebr ve’l-İhtiyâr: Matbaatü’l-Envâr, Kahire 1370.

  • Hüsnü’t-Tekâdî: thk. Hamza el-Bekrî, Dâru’l-Feth, 2018.

  • Bülûğu’l-Emânî: thk. Hamza el-Bekrî, Dâru’l-Feth, 2018.

  • Makâlâtu’l-Kevserî: nşr. Nâtib el-Hâkimî, Humus, 1388.

  • Fıkhu Ehli’l-Irak ve’l-Hadisuhum: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut 2004

Kaynak: İslam Düşünce Atlası
Dijital Yapım: MÜSİDER ve TV5 Televizyonu