Hayatı

Niyâzî-i Mısrî, 1027/1618’de Malatya’da doğdu. Babası Nakşbendî tarikatına mensup Soğancızâde Şeyh Ali Efendi’dir. Tahsiline ilk olarak kardeşi Ahmed Efendi ile birlikte Malatya’da başladı. Bu yıllarda tasavvufa olan ilgisi Malatya’da bulunan Halvetî şeyhi Hüseyin Efendi’ye intisap ile sonuçlandı. Fakat babası kendisinin bu intisabına pek sıcak bakmadı. Niyâzî ilim tahsili için birer yıl süreyle kalacağı Diyarbakır (1048/1638) ve Mardin’e (1049/1639) gitti, mantık ve kelâm ilmi okudu. Ardından eğitimine Câmiu’l-Ezher’de devam etmek üzere 1050/1640’da Kâhire’ye geçti. Bu esnada, Kâhire’de Kâdirî tarîkatına ait önemli merkezlerden Şeyhûniyye Hankâhı’nda kalmaya başladı ve hankâhın şeyhine intisap etti. Üç yıl hizmetinde bulunduğu şeyhinin izniyle Kâhire’den ayrılarak İstanbul’a gitti (1056/1646). Bir süre Sokullu Mehmed Paşa Medresesi’nde ve Uşşâkî Âsitânesi’nde misafir olarak bulundu. Ardından Anadolu’yu dolaşmaya başladı. Uşak’ta Elmalılı Ümmî Sinan’a intisap etti (1057/1647) ve Ümmî Sinan ile birlikte Elmalı’daki dergâhına gitti. Niyâzî burada dokuz yıl şeyhinin hizmetinde bulundu. Şeyhi Uşak, Çal ve Kütahya’da irşat faaliyetlerinde bulunmak üzere kendisine hilafet verdi (1066/1656). Bursa’da Ulu Câmii yakınlarında kendi dergâhını inşâ etti (1080/1669). Vaaz ve sohbetlerinde Kadızâdeli zihniyetini ve bu zihniyeti temsil eden Vânî Mehmed Efendi’yi sert bir şekilde eleştirdi. Çeşitli siyasî sebeplerden dolayı bir defa Rodos’a, iki defa da Limni’ye sürgüne gönderildi. 1105/1694 tarihinde Limni’de sürgünde iken vefat etti.

İslam Düşünürleri

Öğretisi

Tasavvufî öğretilerini Niyâzî-i Mısrî şiirlerini derlediği Dîvân-ı İlâhiyât’ı ve arapça kaleme aldığı Mevâidü’l-irfân’ı dışında çoğu birkaç varaklık yazılardan oluşan otuz kadar eserinde dile getirmiştir. Dîvân’ında büyük oranda form itibariyle aruz ile yazdığı şiirlerinde Fuzûlî ve Nesîmî, hece ile yazdıklarında ise Yûnus Emre etkisi görülür. Bununla beraber gerek şiirlerinde gerekse düzyazılarında Niyâzî-i Mısrî, muhteva itibariyle İbnü’l-Arabî ve vahdet-i vücûd ekolünün benimsediği tasavvuf anlayışına ve öne çıkardığı tasavvuf kavramlarına –bir konuyu ya da meseleyi etraflıca ele alır bir tarzdan ziyade- daha çok fragmanlar hâlinde yazılarında yer vermiştir. Vahdet-i vücûdun ana cümlelerinden olan “Vücûd birdir, o da Hakk’ın vücûdudur” ve “Mahlukata vücûd mecazen nispet edilir” ifadeleri onun yazılarının arka planındaki temel fikirdir. Bununla irtibatlı olarak vücûd mertebeleri, vahdet-kesret, kesrette vahdet, vahdette kesret gibi kavramlar ve bu kavramları izahta kullanılan ve ayniyet-gayriyet yönüyle Tanrı âlem ilişkisini izah eden katre-derya metaforuna Niyâzî-i Mısrî sıklıkla başvurmuştur.

Tasavvufu “bâtınî ilim” ile özdeşleştirerek“esmâ ilmi” kavramsallaştırmasına yazılarında yer veren Niyâzî-i Mısrî’ye göre -diğer sûfîlerde olduğu gibi-, dünya ağacının meyvesi olan insan mahlûkatın göz bebeğidir, talebini ve himmetini yüce tutmalıdır. Dünyada en yüce ve üstün şey ilim talebidir. İlmin en üstünü ise insanı Hakk’a yaklaştıracak olan ilimdir. Bu yüzden insan kendisini Hakk’a yaklaştıracak ilmi bilmek zorundadır. Bu noktada Niyâzî-i Mısrî kabaca bir ilim tasnifi de yapar: (a) Zâhirî İlim (Dirâset-Madde İlmi), (b) Bâtınî İlim (Verâset-Esmâ -Ledün İlmi). Niyâzî-i Mısrî, ilk kategorideki ilimlerin öğretmeninin insan, diğer kategorideki ilimlerin öğretmeninin ise Tanrı olduğunu söyler. Madde ilmi ile nasların zâhirî planda yorumları elde edilirken esmâ ilmi ile bâtınî yorumlarını elde etmek mümkün hâle gelir. Zâhirî ilmin semeresi İblis’te açığa çıktığı şekliyle kibir ve büyüklenme iken esmâ ilminin semeresi Âdem’de göründüğü üzere tevâzu ve alçak gönüllüktür. Bu bağlamda meleklerin ilmi ile Âdem’in ilmi arasında ve ikisinin ilimlerinin sonucunda elde edilen ahlâk arasındaki farkta büyüktür. Niyâzî-i Mısrî’ye göre bâtın ilmi -yâni esmâ ilmi- olmaksızın zâhir ilim varlığı anlama ve anlamlandırmada tek başına yeterli olamaz; bununla beraber söz konusu ilimlerden biri ancak diğeri sâyesinde tamamlanır ve yetkinlik kazanır. Çünkü bu iki ilim ruh ile ceset gibidirler. Bir tarîkat pîri olması yönüyle Niyâzî-i Mısrî “esmâ ilmi”ni seyr ü sülûk ile irtibatlandırarak esmânın sâlike talim ettirilmesi sonucunda elde edilecek bireysel yetkinliğin imkanı üzerinde de durmuştur. Bu meseleyi izahta Niyâzî-i Mısrî mertebeli varlık anlayışıyla ilişkilendirilen ve edebî bir yazım türüne de ad olan devir nazariyesini benimsemiştir. Devir, devre-i arşiyye ve devre-i ferşiyye olmak üzere iki türlüdür. İlki mutlak varlığa urûcu ikincisi ise mutlak varlıktan nüzûlü anlatmaktadır. İnsanın varlığa gelişini ve âlemde bulunuşunu gurbet ve aslî vatan temalarıyla ele alırken çoklukla devir nazariyesini göz önünde bulundurmuştur.

Niyâzî-i Mısrî’nin üzerinde sıklıkla durduğu bir başka konu ise literatürde büyük tartışmalara yola açmış, Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’in nübüvveti meselesidir. O bu konuda kısmen İbnü’l-Arabî’nin teşrîi nübüvvet ve genel nübüvvet ayrımını dikkate alarak görüşünü temellendirmeye çalışmışsa da dönemindeki bazı sûfîler başta olmak üzere ulemâ tarafından sert bir şekilde eleştirilmiştir. Ayrıca cifr, ebced ve ilm-i hurûf gibi konulara duyduğu ilgi de kendisine yöneltilen bir başka eleştiri konusu olmuştur. 

Öne Çıkan Eserleri

  • Mevâidü’l-İrfân ve Avâidü’l-İhsân: İrfan Sofraları, çev. Süleyman Ateş, İnönü Üniversitesi Niyazi-i Mısri Araştırma ve Uygulama Merkezi, Malatya 2014.

  • Dîvân-ı İlâhiyât: haz. Mustafa Tatçı, H Yayınları, İstanbul 2013.

  • Vahdetnâme: haz. Ayşe Meral, Revak Kitabevi, İstanbul 2013.

  • Kasîde-i Bürde Tesbi’i: haz. Musa Yıldız, Elif Yayınları, İstanbul 2007.

  • Risâle-i Haseneyn: haz. Ayşe Meral, Revak Kitabevi, İstanbul 2012.

Kaynak: İslam Düşünce Atlası
Dijital Yapım: MÜSİDER ve TV5 Televizyonu