Hayatı

1869 yılında bugünkü Lübnan sınırları içinde bulunan Cebel-i Lübnan Mutasarrıflığı’na bağlı Şuf kazasının Şuveyfat köyünde doğdu. Cebel-i Lübnan’ın yüzyıllar boyunca sosyo-ekonomik yapısını oluşturan zaimlik sisteminin önemli bir parçası olan Dürzi Arslan ailesinin mensubudur. Ailenin soyu Hire krallığının Tennuhi koluna dayanmaktadır. XVIII. yüzyıldan itibaren Şuf bölgesinin en nüfuzlu ailesi olmaya başladıktan sonra da “Emir” sıfatını taşımaya başladılar.

Şekib Arslan, ilk eğitimini Şeyh Mer’i Şahin Selman’dan aldıktan sonra Şuveyfat’taki Amerikan okuluna devam etti. 1879 yılında edebi kimliğini kazanacağı dönemin meşhur Katolik Maruni okullarından Medresetü’l-Hikme’ye başladı. Eğitim gördüğü yedi yıl boyunca Fransızca ve Farsça öğreniminin yanı sıra Arap Edebiyatı dersleri aldı. 16 yaşında Tekaddüm ve et-Tabib dergilerinde şiirlerini yayınlamaya başladı. 1887 yılında da ilk divanı olan el- Bakura adlı eserinin I. cildini yayınladı. Şuveyfat’taki eğitiminden sonra Beyrut’taki Osmanlı merkezli el-Medresetü’l-Sultaniyye okuluna devam eden Şekib Arslan, burada Osmanlı Türkçesini de öğrenerek kısa süre sonra aktif olacağı siyasi hayata hızlıca adapte olmayı başardı. el-Medresetü’l-Sultaniyye’nin Arslan için bir diğer önemi ise fikri hayatında önemli izler bırakacak olan hocası Muhammed Abduh’la tanışmış olması oldu. İlerleyen yıllarda ıslahatçı kimliğinin şekillenmesinde en önemli mürşidi olarak tanımlayacağı Abduh’un fikir dünyasının büyüsüne kapılan ve derin bir şekilde etkilenen Şekib Arslan, bir süre sonra Kahire’ye geçerek Abduh’un çevresiyle de tanıştı ve Mısır’ın meşhur gazetelerinden Ahram ve el-Müeyyed için yazılar kaleme almaya başladı. Daha sonra ise Abduh’un hocası olan Cemaleddin Afgânî ile bir araya gelmek için İstanbul’a gitti.   

Şekib Arslan’ın siyasi hayatı ise 1902 yılında dönemin Cebel-i Lübnan mutasarrıfı Muzaffer Paşa tarafından Şuf kaymakamlığına getirilmesiyle başladı. Her ne kadar kaymakamlığı Cebel-i Lübnan’ın diğer Dürzi ileri gelen ailesi olan Canbolatlarla olan ezeli rekabeti nedeniyle birkaç ay sürmüş olsa da bu görev Arslan’ın Osmanlı Devleti adına yaptığı ilk resmi hizmetiydi. 1908 yılında İttihat ve Terakki’nin İstanbul’da hakimiyeti ele geçirmesiyle kendisi de Şuf Kaymakamlığına yeniden tayin edildi ancak iki yıl sonra istifa etti. 1911 yılında İtalya’nın Trablusgarb’ı işgal etmesi üzerine Trablusgarb’ın kaybının Osmanlı Devleti’nin sonunun başlangıcına sebep olacağı düşüncesinden hareketle bölgeye gizlice gitti ve Osmanlı ordusunda yer aldı. Bu savaş Şekib Arslan için, Enver Paşa’yla tanışması açısından siyasi geleceğini etkileyen bir dönüm olarak dikkati çekmekteydi.

Savaştan sonra Cebel-i Lübnan’a dönen Şekib Arslan, Mısır- Suriye- İstanbul hattında çeşitli kongre ve faaliyetlere katıldı. 1913 yılında İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne üye oldu. Edindiği siyasi tecrübeler neticesinde de 1914 yılında Meclis-i Mebusan’da Havran temsilcisi olarak yer aldı. Meclis açıldıktan sonra kurulan Kalem-i Umûmi komisyonunda tek Arap milletvekili olarak görev yapan Şekib Arslan, aynı zamanda Teşkilat-ı Mahsusa’da da görev aldı. I. Dünya savaşına kadar Osmanlı meşruiyetini her alanda savunan bir vatansever olarak Beyrut, Şam ve Kudüs merkezli pek çok bölgede aktif siyasi girişimlerde bulundu.

Şekib Arslan, I. Dünya Savaşı’nda Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın Suriye’ye tayiniyle birlikte savaş stratejisinin belirlenmesi hususunda önemli görevlerde yer aldı. Arslan’ın İttihat ve Terakki’nin en önemli üç isminden biri olan Enver Paşa’yla kurduğu seçkin ilişki, Cemal Paşa’nın Suriye’ye intikalinden sonra özel ilgisine mazhar olmasına sebep oldu. Bu bağlamda, askerlikten muaf olmalarına rağmen Dürzi gençlerin düzensiz ordularda yer almasını sağlamasının yanı sıra Kanal harekatında görev aldı. Aynı dönem Cemal Paşa’nın talebiyle edebi kimliğiyle de görev yaparak Şam merkezli eş-Şark gazetesini çıkardı. Bununla birlikte kendisi bu görevi Cemal Paşa’yla ihtilafa düştüğü bazı meseleler nedeniyle savaş meydanından uzaklaştırılma şeklinde yorumladığı için birkaç ay içinde gazetenin yönetiminden istifa etti ve 1916 yılında İstanbul’a geçerek Enver Paşa’yla birlikte çalışmaya başladı. Savaş esnasında Cemal Paşa’nın Arap muhalifler için verdiği idam kararları nedeniyle taraflar arasında uzun arabuluculuk mücadelesi verse de başarılı olamadı. Arslan daha sonra Cemal Paşa için “Devlet; savaşın devamı süresince Suriye'de yönetimi kayıtsız ve başıboş bir şekilde ona teslim etmekle hem kendisine hem de Türk ve Arap milletlerine karşı büyük bir hata işlemiştir.” ifadelerini kullanarak Paşa’nın politikalarına tepkisini açıkça ortaya koydu.

Şekib Arslan, I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin yenilgisiyle doğduğu toprakları terk etmek durumunda kaldı. Bununla birlikte sürgün kaldığı bu süreçte sessiz kalmayı tercih etmeyen Arslan, iki dünya savaşında yaptığı faaliyetlerle uluslararası arenada adından söz ettirmeyi başardı. 1918- 1922 yılları arasında Cenevre, Berlin, Moskova ve Londra’da bulunan Arslan, Fransa ve İngiltere’nin Suriye’yle birlikte Filistin’de başlattıkları manda yönetimine karşı olan tepkisini Avrupa’da sürdürmeye devam etti. 1924 yılında Berlin’de eş-Şeairu İslâmiyye derneğini kurdu. 1929 yılında bir Dürzi olmasına rağmen Hac ibadetini gerçekleştirmek için Hicaz’a gitti ve burada aynı zamanda Necid Sultanı Abdülaziz bin Suud ile görüşme fırsatı yakaladı. Aynı zamanda da 1939 yılında yaptığı Mağrib seyahatinde İslâm dünyasının harekete geçmesi çağrısında bulunarak Kuzey Afrika Müslümanlarının da bağımsızlık mücadelelerine destek vermeyi ihmal etmedi.

1920 yılında başlayan manda döneminde Şekib Arslan’ın Suriye topraklarına girmesi Fransa ve İngiltere tarafından yasaklanmış olsa da 1936’da Suriye’de bulunan Fransız Leon Blum hükümeti Arslan’ın topraklarına dönmesine müsaade etti. Ancak Blum hükümetinin yıkılmasından sonra Şekib Arslan’ın yeniden Suriye’den çıkarılıp sürgüne gönderilmesine karar verildi. 1945 yılında savaşın bitmesinden sonra Suriye ve Lübnan’ın bağımsızlıklarını kazanmalarıyla sürgünden tekrar dönme fırsatı bulan Şekib Arslan, geçirdiği beyin kanaması nedeniyle 9 Aralık 1946 yılında Beyrut’ta vefat etti. Cenazesi daha sonra Şuveyfat’a götürülerek aile kabristanına defnedildi.

İslam Düşünürleri

Öğretisi

Müslüman dünyanın birlik olması hususuna sıkı sıkıya bağlı olan Şekib Arslan, kendi döneminin en önemli düşünce ve aktivasyonu olan Arap milliyetçiliğinin zayıf halkalarından biri olarak kalmıştır. Arap milliyetçiliğinin ana damarlarından biri olan Beyrut’ta yapılan tüm aktif faaliyetleri dikkatli bir şekilde takip eden Şekib Arslan, İstanbul’a gönderdiği raporlarla konunun ciddiyetini ortaya koymuş ve kendisinin bu faaliyetleri desteklemediğini özellikle belirtmiştir. Arslan için Müslümanlar ne kadar farklılaşsa ve başka dil / lehçelerde konuşsalar da din bağı onları bir ve beraber tutmaktadır. Bu idealle Balkan savaşları sırasında İstanbul’a giderek Selanikli Müslümanların yaşadıkları açlık ve sıkıntılara dikkat çekmiş ve Mısır kızılayında müfettiş olarak görevlendirildikten sonra halkın kuraklıkla mücadelesinde çözüm yolları bulmuştur. Dolayısıyla Cemaleddin Afgânî ve Muhammed Abduh’tan miras olarak aldığı İslâmî dayanışma ve siyasî aktivizm ilkesi, ayrıca hilafet makamının korunması ve yüceltilmesi, Şekib Arslan’ın hayatı boyunca vurguladığı ve eyleme geçirdiği en önemli ideal olarak yer almıştır. 

Öte yandan dönemin ileri gelen Arap temsilcileri Said Halim Paşa ve Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in kardeşi Şerif Nasır ve İttihat ve Terakki üyelerinin de aralarında bulunduğu el- Cemiyyetü’l-Hayriyyeti’l-İslâmiyye derneğinin kurulmasına önemli katkılarda bulunarak bir birliğe doğru adım atmıştı. Diğer taraftan İngiltere’nin Dürzilerle kurduğu yakın ilişkileri fark edip bunun önüne geçmek adına hem kendi cemaati hem de Cebel-i Lübnan’daki diğer mezhep gruplarının devlete bağlılıklarını sağlamak amacıyla merkeziyetçi politikaları desteklemiştir. Bu noktada Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Cebel-i Lübnan’ın son mutasarrıfı olan Ohannes Paşa’nın Osmanlı hükümetine daha yakın olacağı nedeniyle yaptığı tavsiye kayda değer bir örnek olmuştur.

Kendisini Arap davasına ihanetle suçlayıp İttihatçıların emirlerini yerine getirmekle itham edenlerin iddialarını reddeden Şekib Arslan, halkının yabancıların oyunlarına kanmalarından ve ülke topraklarının İngiliz ve Fransızlar arasında paylaşacağına dair kaygılarını dile getirmiştir.  Şekib Arslan için Osmanlı-İslâm birliği her şeyden önemliydi ve Araplarla Türkler arasındaki bölünmenin hayli garip ve gereksizdi. Ayrıca yabancı güçler, Türklerle Araplar arasında güçlükler bulunduğu kanaatini yayarak Osmanlı topraklarını işgal edeceklerdi. Bu nedenle de imparatorluğa bağlı kalmak elzemdi. Bu noktadan hareketle adem-i merkeziyetçi bir yönetim sistemi de Şekib Arslan için bu düşünceyi savunanların kendi mezarlarını kazmaları anlamına geliyordu.

Şekib Arslan, Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde yaşamış bir devlet adamı olarak devletin reformist politikalarını da sıkı sıkıya desteklemiş ve ıslahatçı kimliğiyle de öne çıkan öne çıkan önemli bir aksiyon adamı olarak yer almıştır. Batı’nın sömürgeci zihniyetine karşı İslâm davasının kendi özü çerçevesinde yeniden değerlendirilmesini savunan Şekib Arslan, Osmanlı Devleti’nin yıkılmasını değil, ıslahatlarla varlığını koruması gerektiğini savunmuştur. Bu bağlamda reformist duruşuyla her ne kadar pek çok cemaatten tepki görse de Osmanlı Suriye’sinde otoritesini korumayı başarmış saygın bir politikacı ve aydın olarak zihinlerde yer almaktadır.  

Edebî Şahsiyeti

Şekib Arslan Osmanlı Devleti’nin hizmetinde bulunmuş önemli bir siyasetçi olmasının yanı sıra edebî kimliğiyle de ön plana çıkmıştır. XIX. yüzyılda Şam ve Beyrut merkezli başlayan edebî uyanış çerçevesinde ortaya çıkan “Nahda” akımının da entelektüel etkisiyle küçük yaşlarda Arap şiiri ve edebiyatına eğilmiş ve mümtaz Arap şairlerinden biri olarak “Emirü’l-Beyan – Belâgatın Prensi” sıfatına haiz olmuştur. Kendisine bu lakabı ilk olarak Şekib Arslân’ın hac hatıralarını içeren İrtisamat adlı eserine Reşid Rıza yazdığı takdimde vermiştir.

Şekib Arslan, Muhammed Abduh’tan yalnızca siyasî alanda değil, edebî alanda da etkilenmiştir.  Abduh tarafından nesre de yönlendirilen Arslan 1781 mektup ve 176 adet makale yazmıştır.

Öne Çıkan Eserleri

  • el-Bakûratü’l-Nazmi'l-Emir Şekib Arslan.

  • İttihatçı Bir Arap Aydınının Anıları: çev. Halit Özkan, Klasik Yayınları, İstanbul 2005.

  • Osmanlı’da Ayrılık Yanlısı Araplara Sesleniş: çev. Meryem Solmaz, İnkılab Yayınları, İstanbul 2016.

  • Bir Arap Aydının Gözüyle Osmanlı Tarihi ve 1. Dünya Savaşı Anıları: çev. Selda Meydan, Ahmet Meydan, Çatı Yayınları, İstanbul 2005. 

    Kaynak: İslam Düşünce Atlası
    Dijital Yapım: MÜSİDER ve TV5 Televizyonu