Hayatı

Muhammed b. Ali es-Senûsî 1787’de Cezayir’in Müsteganim kasabasına bağlı bir köy olan Vâsıta’da doğdu. Nesebi Hz. Hasan vâsıtasıyla Hz. Ali’ye ulaştığı için el-Hasanî nisbesini almıştır. Şöhret bulduğu Senûsî künyesi Cezayir’in Tilimsan şehri yakınlarındaki Esnûs dağı civarında yaşamış atalarından gelmektedir. Bir ulemâ âilesinin çocuğu olan Muhammed b. Ali’nin iki yaşında iken babası vefat etmiş ve ilk eğitimini halası Seyyide Fâtıma’dan almıştır. Müsteganim, Mâzûne, Muasker ve Tilimsan’daki medreselerde eğitim aldıktan sonra Muhammed b. Ali 1804’te eğitimini tamamlamak üzere Fas’taki Mâlikî fıkıh eğitimi ile meşhur Karaviyyîn Medresesi’ne gitmiş ve mezun olduktan sonra burada hocalık pâyesini elde etmiştir. Fas’ta bulunduğu sırada Ticânî, Darkavî, Kâdiriyye ve Şâzeliyye gibi birçok tarikata intisap etmiştir.

Fas’tan 1818’de hac farizasını yerine getirmek üzere Hicâz’a gitmek için yola çıkmış, yolculuğu sırasında Cezayir’in güneyindeki Ağvat, Celfe ve Misʻad gibi bazı şehirlere uğramıştır. Bûseâde’de ilk evliliğini yaparak burada kısa bir süre kalmıştır. Hicaz’a gitmeden önce 1823’te Kahire’yi de ziyaret eden Muhammed b. Ali burada ilim halkalarına katılarak bir süre ders almıştır. Ezher ulemâsı ile yaptığı tartışmalar tepki çekmiş ve ihyâ düşüncesi sebebiyle Muhammed b. Ali müslümanları sapkınlığa düşürmekle itham edilmiştir. Ezher ulemâsının eleştirileri ve gördüğü siyasî baskılar sebebiyle Kahire’yi terk etmek zorunda kalan Muhammed b. Ali 1825’te Mekke’ye yerleşmiştir. Mekke’de Şâfiî fakihi Ebû Hafs Ömer b. Abdülkerim el-Attar’dan el-Muvatta'yı okumuş Mekke müftüsü Ebû Süleyman Abdülhâfiz el-Uceymî’nin derslerine katılmıştır. İlmî ve tasavvûfî görüşleri üzerinde en etkili isim olan İdrisiyye tarikatının kurucusu Ahmed b. İdris ile de burada tanışmış ve ona intisap etmiştir. Vehhâbîler’in baskısı sebebiyle Ahmed b. İdris’in Mekke’den ayrılması üzerine Muhammed b. Ali onun halifesi olarak görev yapmıştır.

Muhammed b. Ali 1837’de Mekke’deki Ebû Kubeys dağında ilk zâviyesini açmıştır. Bu zâviye onun memleketi Cezayir’den gelen hacıları ve Fransa’nın zulmüne maruz kalmış Afrikalı müslümanları kendisine çekmiş ve gördüğü ilgi Osmanlı yönetiminin tavır almasına sebebiyet vermiştir. 1840’da buradan ayrılan Muhammed b. Ali yeniden Kahire’ye gitmiştir. Burada birkaç ay kaldıktan sonra Mısır’ın Libya sınırındaki Sîve vahasında rahatsızlanmış ve şifa buluncaya kadar orada ikamet etmek zorunda kalmıştır. İyileşmesinin ardından Kahire’ye dönmek üzere yola çıkmış, uğradığı Trablusgarp’ta Osmanlı Vâlisi Ali Asgar Paşa’nın göstermiş olduğu hürmet onun burada bir süre kalması üzerinde etkili olmuştur. Bu bölgede zâviyeler kuran Muhammed b. Ali üçüncü evliliğini yapmış ve bu evlilikten hareketinin başlıca takipçileri sayılacak olan oğulları Muhammed Mehdî ve Muhammed Şerîf dünyaya gelmiştir. 1846’da Hicaz’a gitmiş uzun bir süre orada kalmıştır. Trablusgarp’a 1854’te geri gelen Muhammed b. Ali kurduğu zâviyede bir süre ikâmet ettikten sonra hareketinin merkezi olacak Mısır sınırındaki Cağbûb’da büyük bir zâviye kurmuş ve oraya yerleşmiştir. Farklı ilim dallarına dair sekiz bin ciltlik bir kütüphaneye sahip olan bu zâviye kısa sürede Cağbûb’u büyük bir şehir ve ilim merkezi hâline getirmiştir.

Muhammed b. Ali Hicaz, Mısır, Cezayir ve Tunus başta olmak üzere yirmi iki zâviye kurmuştur. Siyasî otoritenin zayıfladığı iç bölgelere doğru giden Muhammed b. Ali’nin etrafında giderek daha çok insan toplanmaya başlamıştır. Eğitim faaliyetleri ve konaklama için kullanılan, aynı zamanda bir mescid ve çevresinde tarım yapılan mekânlar olma gibi farklı fonksiyonlara sahip bu kurumlar göçebe toplulukların ıslahında önemli rol oynamıştır. Bidat ve hurâfelerden arınmış, Sünnet’e uygun bir yaşamı insanlara öğretmeyi hedefleyen bu zâviyelerde Mâlikî fıkıh eğitimi verilmiştir. Aynı zamanda bu kurumlar farklı dinlere mensup insanların Müslüman olmasına da katkıda bulunmuştur. Afrika’da yaklaşık beş milyon putperestin Senûsî tarikatına mensup dervişler eliyle İslâm’ı seçtikleri bilinmektedir. Muhammed b. Ali 1859’da Cağbûb’da vefât etmiş ve burada kurduğu zâviyeye defnedilmiştir.

İslam Düşünürleri

Öğretisi

XVIII. Yüzyıl ihyâ hareketleri içerisinde sayılan Senûsîlik, Batı’nın siyasî tehdidiyle karşılan Kuzey Afrikalı Müslümanları savunma ve İslam medeniyetinin geldiği durumu fıkıh ve tasavvuf ilimleri zeminlerinde tenkit etme sâikiyle ortaya çıkmış bir harekettir. Muhammed b. Ali ilmî faaliyetleri çerçevesinde zamanla Müslümanların inanç ve uygulamaları içine karıştığını düşündüğü bidat ve hurâfelerin terk edilmesi; şirkten kaçınmaya, Kitap ve Sünnet’e uymaya vurgu yapılması; ictihadın savunulması; dört mezhepten birine uymakla sınırlı bir taklid tasavvurunun eleştirisi ve taklid yerine ittibânın terviç edilmesi ile öne çıkmaktadır. Diğer ihyâ hareketi önderleri gibi Muhammed b. Ali de bu dönemde ictihad, taklid, intisap ve intikal kavramları üzerinde yoğunlaşan bir fıkhî faaliyet yürütmüştür. Her bir ihyâ önderinin farklı hedeflere ulaşmak üzere bu kavramları tartıştıkları ve ortak bir mezhep, ictihad ve taklid tasavvuruna sahip olmadıkları söylenebilir.

Ezher’in şöhret bulmuş hocalarından Mâlikî fakihi Ebû Abdullah Muhammed b. Ahmed ʻİllîş’e (ö. 1299/1882) Muhammed b. Ali’nin yaşadığı XIX. Yüzyılda sorulan bir fetva muasırlarının bu hareket hakkındaki tespitleri ve aynı zamanda dışarıdan bir gözle yapılan ilk değerlendirmeleri oluşturmaktadır. Bahsi geçen fetvâda Senûsîler dört mezhepten birine uymayan, doğrudan Kur’ân ve sahih hadislerle ameli savunan, klasik fıkıh geleneğini dikkate almayan bir hareket olarak tasvir edilmekte ve dışarıdan bakan insanların onları Mâlikî mezhebine müntesip zannettikleri söylenmektedir.

Senûsî fıkıh usûlü sahasına dair her konuyu ayrıntılı olarak tartışmamış ve müstakil bir fıkıh usûlü de kaleme almamıştır. Bu sahadaki en önemli çalışması ictihâd ve taklide dair görüşlerine yer verdiği İkâzü’l-vesnân fi’l-amel bi’l-hadis ve’l-Kur’ân adlı küçük hacimli eseridir. Onun ictihâd ve taklid üzerinde yoğunlaşmasının temelinde, bir mezhebin savunduğu hükme muhalif sahih rivâyetler ile mezhep müntesiplerinin amel etmesi gerektiğini savunma, ictihadın şartlarını kolaylaştırma ve ittibâya vurgu yaparak sünnetin ihyâsına yönelik hedeflerini gerçekleştirme isteği yatmaktadır. Taklid ile ittibâyı tefrik eden Muhammed b. Ali bir mezhebe intisabın sınırlarını ittibâ kavramı çerçevesinde tayin etmiştir. İttibâyı, Hz. Peygamber’den gelen bir rivâyeti bir kimsenin görüşü ve re’yi için terk etmemek olarak tanımladığı görülür.

Mezhep kavramı ve mezhepleşme süreci Senûsî’nin üzerinde önemle durduğu konular arasındadır. Senûsî bu kavram bağlamında hicrî beşinci asırdan sonra dört büyük mezhebin İslam coğrafyasında hâkim olmasının ardından sadece bu mezheplerden birine uyulabileceği ve bir mezhep müntesibi kâdının sadece kendi mezhebine göre fetva verebileceği telakkisini eleştirmektedir. Senûsî taklidi bir mezhebe müntesip fıkıh âlimleri ve avâm açısından iki yönlü olarak değerlendirmektedir. Ona göre mezhepte müctehidlik derecesine ulaşmış bir fıkıh âlimi imamının naslara ve icmâya muhalefet eden bir görüşünü tespit etmesi durumunda bu görüşüne dayanarak fetvâ vermeyi sürdürmemelidir. Senûsî mezhep birikimi ile ilişkisini kendisini ehl-i taklid gibi temelde mezheplerin görüşlerini dikkate alan fakat Allah ve Resûlü’nün kelâmının varolduğu hususlarda kimseyi ölçü kabul etmeyen bir kimse olarak tanıtarak çizmiştir. Bir mezhebin klasik kaynaklarına ve muhtasarlarına bakarak karşılaştığı meseleleri hükme bağlayan âlimler ile kendisi arasındaki temel fark onun hükümlerin dayanaklarını araştırması ve sahih-sarih naslar karşında sözü edilen bu görüşleri terk etmesidir.

Bir mezhebe müntesip avâm bakımından ise Muhammed b. Ali, avâmın kendi mezhebi dışında istediği fıkıh âliminden fetva sorabileceği anlayışını kabul etmektedir. Ona göre avâmın uyduğu mezhebin mutlak olarak isabetli, diğer mezheplerin ise hatalı kabul edileceği bir mezhep tasavvuru kabul edilemez. Mezhepler arasında intikal konusunda Muhammed b. Ali farklı mezheplerin hükümleriyle amel edilebileceğini düşünmekte ve bu konuda farklı şartlar ileri süren isimlerin aksine hiçbir şart aramamaktadır. Mezheplerin teşekkülü öncesinde müctehidlik derecesine ulaşmamış kimselerin, cevabını aradıkları meseleleri bu yolla çözüme ulaştırdıklarına dikkati çeken Muhammed b. Ali mezhepleşme süreci sonrasında da bunun için bir engel bulunmadığını düşünmektedir.

Gerek mezhepte ictihad derecelerinden birine ulaşmış fakih gerekse avâmın fıkhî faaliyetine yönelik görüşleri itibariyle onun mezhep geleneğini reddetmediği, mezhep birikimine dayanarak fetvâ verilmesine de mutlak olarak karşı çıkmadığı görülür. Onun taassuba varan bir mezhep telakkisine karşı çıktığı söylenebilir. Muhammed b. Ali’ye göre taassubun ortaya çıkmasının temel nedeni fıkıh muhtasarlarının telifi, bu telifin mezhep ulemâsı arasında büyük kabul görmesi ve bu eserlere yönelik çalışmaların giderek artmasıdır. Dört büyük mezhebe göre fetvâ vermeyenlerin kâdı olarak atanmaması, halkın bu kimselere fetvâ sormaktan kaçınması da sözü edilen nedenler arasında sayılabilir.

İctihad kavramı çerçevesinde Muhammed b. Ali ictihadda hata-isabet meselesini de tartışma konusu etmiştir. Ona göre muhattienin savunduğu üzere iki ya da daha fazla görüşün varolması hâlinde bunlardan yalnızca birisi isabetlidir. Taklid kavramıyla ilgili tartışmalar çerçevesinde Muhammed b Ali avâmın ictihadı adını verdiği görüşü ile öne çıkmaktadır. Ona göre avâmın karşılaştığı bir meseleyi bir müftîye, “Allah ve Resûlü’nün hükmü böyle midir” diyerek sorduğunda onun “Böyledir” demesi bu hükümle ameli için kâfidir. Muhammed b. Ali’ye göre âmmî bu durumda müctehidler gibi meselenin çözümünü bulmak için tüm gayretini sarf etmiştir. Müftînin ona hangi âyet ve hadislere, fıkıh usulüne dair hangi delillere dayandığını izah etmesine lüzûm yoktur. Fakat müftî âmmînin kendisine yönelttiği soruya, “Bu benim görüşümdür”, “Falan kimsenin görüşüdür” ya da “Fakihlerden birinin mezhebi budur” cevabını veriyor ise bu kişi Allah ve Resûlü’nün hükmünü kendisine bildirecek bir başka müftîye başvurmalıdır. Muhammed b. Ali bu durumu avâmın ictihadı olarak tanımlamıştır.

Muhammed b. Ali ve Senûsîlik ile ilgili monografilerde onun ve takipçilerinin Mâlikî mezhebini benimsediklerine dair hâkim bir anlayış gözlemlenmektedir. Senûsî, tespit edilebildiği kadarıyla fıkıh sahasındaki hiçbir eserinde gerek Mâlikî mezhebine, gerekse diğer üç büyük mezhebe müntesip bir fakih olduğunu dile getirmemekte ve bu yönde bir işarette de bulunmamaktadır. Medine’de kendisine yöneltilen ve mezhepler arasında namazla ilgili artık sembolik tartışmalar haline gelmiş refʻul-yedeyn, cehrî olarak besmele çekilmesi ve âmin denilmesi, kunut duâsının hangi namazda ve nerede okunacağı gibi meselelerin yanı sıra ellerin göğüs hizâsında bağlanması gibi namazla ilgili ferʻî birçok konudaki soruları, 1264/1848’de tamamladığı Buğyetü’l-makâsıd fi hulâsati’l-merâsıd’ında cevaplamaya çalışmıştır (s. 3-4). Onun bu meseleleri ele alırken, mutlak müctehidi tanımlarken öne çıkardığı faaliyet tarzını benimsediği, konuları dört mezhep çerçevesinde tartıştığı söylenebilir. Bu hareketin tabanını oluşturan Kuzey Afrikalı Müslümanların Mâlikî mezhebine müntesip olması, onun sınırlarını çizdiği mezhep çerçevesi içinde kalmak şartı ile bu hareketin sahip olduğu çizgiye muhalif bir durum değildir. Fakat Muhammed b. Ali’nin de bu mezhebe müntesip bir fıkıh âlimi olduğunu savunan tespitlere ihtiyatlı yaklaşmak gerekir. Zira onun kendisini mutlak müctehid kabul ettiği anlaşılmaktadır. Furû-i fıkha dair eserinde ele aldığı meseleleri mezheplerin dayandıkları rivâyetler çerçevesinde incelediği ve sahih rivâyetlere uygun olan görüşü kabul ettiği görülür. Onun bir mezhebi savunma amacıyla hareket etmediği de anlaşılmaktadır. Tartışma konusu ettiği meselede kendi görüşü Mâlikî mezhebi içinde İmâm Mâlik’ten rivâyet edilen görüşlerden biri yahut da mezhep içindeki kavillerden biri ile uygunluk arz ediyor ise Muhammed b. Ali bu duruma işaret etmiştir. Bu yaklaşımı onun İmam Mâlik ve talebelerinin mesâilerine verdiği önemin bir göstergesidir. Muhammed b. Ali ictihada dair tartışmalardan biri olan ictihadın tecezzisi meselesinde bir fıkıh âliminin bilgisi olan bir konuda ictihâd edebileceğini, bilmediği diğer konularda ise başka bir müctehidin görüşüne uyması gerektiğini ileri sürmektedir. Bu yaklaşım, onun taklidi mutlak olarak reddetmediğinin önemli göstergelerinden biridir.

Muhammed b. Ali’nin kurduğu zâviyeler aynı zamanda birer eğitim müessesesi olmuş, çocuklara ve gençlere fıkıh, hadis ve tasavvuf sahalarında dersler verilmiştir. Bu derslerde fıkıh alanında Mâlikî mezhebinin klasiklerinden ve temel ders kitaplarından olan İbn Ebû Zeyd el-Kayrevânî’nin (ö. 386/996) er-Risâle’si, hadis sahasında Sahîh-i Buhâri, el-Muvatta ve Bulûgü’l-merâm, tasavvufa dair ise Gazzâlî’nin eserleri tedris edilmiştir. İslam akâidi konusunda, er-Risâle içerisindeki Ehl-i Sünnet akidesinden bahseden bölüm öğrencilere okutulmuştur. Başta Muhammed b. Ali olmak üzere Senûsîler helal ve haramların öğrenilmesi konusunda hassasiyet göstermişlerdir.

Batılı araştırmalarda Muhammed b. Ali’nin görüşleri, diğer ihyâ hareketlerini anlamaya ve yorumlamaya yönelik faaliyetlerdeki gibi Vehhâbilik ile ilişkilendirilmekte ve izâh edilmeye çalışılmaktadır. İlmî ve siyasî faaliyetlerinin yanı sıra bir tasavvuf şeyhi olan Muhammed b. Ali’nin bu ilme bakışı onu Vehhâbilik’ten ayıran temel farklardan biridir. Senûsîler tarikatlarının esasını Hz. Peygamber’in Sünnet’ine uymak olarak belirlemiş, vird olarak da Kur’ân okumayı esas almışlar, sabah ve akşam namazlarını cemaatle kıldıktan sonra yarım cüz Kur’ân okumayı âdet hâline getirmişlerdir. Yeni girenlerin günde iki cüz, diğerlerinin ise beş ila on cüz arasında kendi kendilerine Kur’ân okumaları bu tarikatın hususiyetlerinden biridir. Tarikata göre mürşid olabilmenin temel şartı da bu iki kaynağa vâkıf olmaktır. Vahdet-i vücûd anlayışı yerine Hz. Peygamber’e rabıtanın devamlı hâle getirilmesini esas kabul eden tarikat, bu amaçla Hz. Peygamber’in sürekli tefekkür edilmesi, sünnetlere riâyet edilmesi ve ona duyulan sevginin bir tezâhürü olarak isminin dilden düşürülmemesi gerektiğini savunur. Bu sayede onunla uyku ve uyanıklık hâlinde birlikte olunabileceği ve vahdet-i vücûd yerine onunla bütünleşilmesi gerektiğini kabul etmişlerdir. Birçok tarikatın uygulamalarının dinin aslına uygun olmadığını kabul eden Senûsîler, özellikle Kalenderîliği eleştirilerinin hedefine almışlardır. Yukarıda işaret edildiği üzere fıkıh ilmi sahasında da bir mezhebi taklidi mutlak olarak reddetmemeleri iki hareket arasında farklı fıkıh tasavvurları bulunduğunu göstermektedir.

Kuzey Afrika’daki kolonyal faaliyetlere karşı çıkan siyasî hedeflerinin yanı sıra, ilmî çalışmaları ve irşâd faaliyetleri ile öne çıkan Muhammed b. Ali ve onun çevresinde gelişen Senûsîliğin temel gâyelerinden biri İslam ümmeti arasında bir birliğin tesis edilmesidir. XVIII. Yüzyıl ihyâ hareketi önderlerinden Şah Veliyyullah ile Muhammed b. Ali’nin bu konuda aynı hedefi paylaştıkları görülür. Siyasî bir yönü ve askerî gücü bulunan Senûsî tarikatı bu yöndeki hedeflerini gerçekleştirmek üzere müridlerini cihada teşvik etmiş ve zâviyelerde askerî tâlimler yapmışlardır. Senûsîler’in kurdukları zâviyeler Fransızlar’a karşı girişilen mücadelede önemli rol oynamıştır.

Temel Soruları

  • Bir mezhebe intisabın anlamı nedir?

  • Dört mezhep dışında bir kimsenin görüşüne uyulabilir mi?

  • Avâm da ictihad edebilir mi?

  • Tasavvufî düşünceyi tahrif eden nedenler nelerdir, şeyh-mürid ilişkisi nasıl olmalıdır?

  • Müslümanlar nasıl eğitilmeli ve nasıl dayanışma içinde olan bir ümmet hâline getirilmelidir?

Öne Çıkan Eserleri

  • Bugyetü’l-Makâsıd fî Hulâsati’l-Merâsıd: Mektebetü’l-Kahire, Kâhire 1960.

  • İkâzü’l-Vesnân fi’l-Amel bi’l-Hadis ve’l-Kur’ân: Dâru’l-Kalem, Beyrut 1986.

  • Mukaddimetü’l-Muvatta: Dâru Zemûre, Cezâir 2011.

  • Şifâü’s-Sadr: Dâru Zemûre, Cezâir 2011.

Kaynak: İslam Düşünce Atlası
Dijital Yapım: MÜSİDER ve TV5 Televizyonu