Hayatı

Tahminen 1823-1825 yıllarında Kafkasya'da dünyaya geldi ve bir Rus saldırısında ailesini kaybetti. İstanbul'da Nakîbüleşraf ve Anadolu Kazaskerliği yapmış olan Kıbrıslı Tahsin Bey'e köle olarak satıldı ve onun himayesinde yetişti. 1830'da ise Tunus Valisi Ahmet Paşa tarafından satın alınarak Tunus sarayına götürüldü. Burada Arapça ve İslamî ilimler tahsile etti. Askerlik mesleğine girdi; 1846’da miralaylık, 1850’de mirlivâlık ve süvari askerleri kumandanlığı yaptı. Tunus bulunan Fransız subayları ile olan ilişkileri sayesinde Avrupa kültürünü tanıma imkânı buldu. 1846’da Ahmet Paşa’ın Paris ziyaretinde yer alarak Avrupa’yı görme fırsatını yakaladı. Sonrasında Tunus hükümetini temsilen hukûkî davaları takip etmek için Paris'te kaldı (1853-1856). Bu vesile ile Fransızcayı öğrendi ve Fransız kültürünü gözlemledi. Fransa’dan dönüşünde Bahriye Nazırı olarak tayin edildi. Bu vazifesinde öncelikle deniz kuvvetlerini ve donanmayı ıslah ve modernleştirme gayretleri ile öne çıktı. 10 Eylül 1857’de ilan edilen Adu’l-emân’ın hazırlanması ve ilan edilmesi faaliyetlerinde yer aldı. Tanzimat ve Islahat fermanlarındaki vurgularla benzerlikler içeren bu kanunda, Tunus’un sosyo-politik modernleşmesi için halkın can ve mal emniyetinin güvenceye alınması, vergi adaletinin tesisi, din ve dil özgürlükleri gibi hususların altı çizilmiştir. Bu konudaki öncü ve kurucu karakteri ile Tunus’un Mustafa Reşid Paşa’sı olarak tanımlandı. İslam memleketlerinde bir ilk sayılabilecek anayasa faaliyetlerinde yer aldı; Tunus anayasa komisyonunda bulundu (1860). Bir yıl sonra da Meclîs-i Ekber Reisi oldu. Başkanlığı sırasında, Tunus’un siyasî ve ictimaî kalkınmasına yönelik modernleşme hamlelerinin öncü ve kurucu bir aktörü oldu. Konsolosluk mahkemeleri ile ilgili tasarrufları ve diğer hukuk reformlarında aktif görevler aldı. 1862’ye gelindiğinde Bahriye Nazırlığı ve Meclis Başkanlığı görevlerinden istifa etti. 1869'a kadar dış ülkelerdeki siyasî vazifelerinden başka bir resmi görevde bulunmadı.

1869’da borçları yapılandıran Milletlerarası Maliye Komisyonu Başkanlığı vazifesine tayin edildi. Bu görev ile 1877 yılına kadar devam edecek olan etkin siyasî hayatı başladı. 18 Ocak 1870’te “vezîr-i mübâşir” unvanına sahip oldu. 1871’de Tunus eyaletinin irsen valisi konumundaki Muhammed Sâdık Paşa’ya verilen valilik tevcih fermanını almak için İstanbul’a gönderildi. Burada Osmanlı devlet erkanı ile görüşerek çeşitli münasebetlerde bulundu.

21 Ekim 1873’te reîs-i müdîrân tayin edildi. 21 Temmuz 1877’de istifa ettiği güne kadar Tunus’un en yüksek devlet makamlarında bulunarak birçok reforma öncülük etti. Merkezî ve mahallî idarelere ve yönetim süreçlerine yönelik ıslahlar, gelirler düzenine ve borçlara yönelik planlamalar, maliye politikaları ve iktisâdî tedbirler, ihracatın geliştirilmesine yönelik çabalar, tarımsal faaliyetlere yönelik ıslahlar, hammas sisteminin düzenlenmesi, yeni demiryolu inşası, dinî mahkemelerin yeniden örgütlenmesinin yanında Tunuslular ve yabancılar arasındaki davalara bakan yeni mahkemelerin kurulması gibi düzenlemeler bu reformlar arasındadır. Öte yandan eğitim alanında da yeni düzenlemeler yaptı. Zeytûne Medrese reformu, devlet matbaasının yenilenmesi, umumî kütüphanelerin kurulması gibi çabalarının yanı sıra lise düzeyinde modern eğitim kurumu olan ve sonradan Tunus’un seçkin münevverlerinin yetiştiği el-Medresetü’s-Sâdıkıyye’yi açtı (1875). Vakıfları tekrar düzenleyerek gelirleri arttırdı.

Devlet görevlerinden fırsat bulduğu zamanlarda, Akvemü’l-mesâlik fi ma’rifet-i ahvâli'l-memâlik (Ülkelerin durumunu öğrenmek için en doğru yol) başlıklı Arapça eserini yazdı ve Tunus resmî matbaasında bastırdı (1284/1868). Aynı yıl içerisinde de eserin “Mukaddime” başlıklı politik ve kültürel görüşlerini içeren birinci bölümünü Fransızca olarak Paris’te yayınladı. Bu çevirinin başlığı Réformes nécessaires aux Etats musulmans (Müslüman devletlerin ihtiyaç duyduğu reformlar) idi. XIX. Yüzyılda Müslümanların ülke yönetimlerin yaşadıkları problemlere çözüm arayan bu eseri hem İslam dünyasında hem de Avrupa’da geniş yankılar buldu. Mukaddimenin İngilizce çevirisi 1874 yılında A Translation of the Introduction to the Surest Path to Knowledge Concerning the Condition of Countries adıyla Atina’da yayınlandı. Türkçesi ise Abdurrahman Süreyya tarafından “Cerîde-i Askeriyye” ve “Hakîkat” gazetelerinde neşredildi ve daha sonra 1878’de Mukaddime-i Akvemu’l-mesâlik adıyla basıldı.

Hayreddin Paşa, bazı iç ve dış tepkiler nedeni ile 21 Temmuz 1877’de reîs-i müdîrânlık vazifesinden istifa etti. Bir müddet Fransa’da yaşadı. Medeniyye tarikatı şeyhi Muhammed Zâfir Efendi, Aķvemü’l-mesâlik isimli eserinden ve İslamî reformcu kişiliğinden II. Abdülhamid’e bahsedince padişah tarafından Ağustos 1878’de İstanbul’a davet edildi. Burada kendisine vezâret rütbesi verilerek önce Meclis-i A‘yân azalığına, sonra da Maliye Komisyonu reisliğine tayin edildi. 9 Zilhicce 1295’te (4 Aralık 1878) tarihinde sadrazam olarak atandı ve sekiz ay bu vazifeyi yürüttü. Hayreddin Paşa’nın ıslahat çalışmalarına saray çevresinden ve özellikle de Şeyhülislam Üryânîzâde Ahmed Esad Efendi tarafından tepkiler konulduğu bilinmektedir. Meclîs-i Mebusân’ın yeniden toplanması ve hükümetin görev ve sorumlulukları konusunda kanun hazırlanması teklifi padişah tarafından kabul görmeyince 9 Şâban 1296 (29 Temmuz 1879) tarihinde sadrazamlık görevinden istifa etti. İstifası Bâb-ı Âlî’de kabul görmese de kararında ısrar etti. Daha sonra kendisine sadrazamlık teklif edildiğinde teklifin kabulü için radikal reformlar yapma konusunda inisiyatif istedi; bu talebine olumlu cevap alamayınca görevi kabul etmedi. Buna rağmen İstanbul’dan ayrılmadı; II. Abdülhamid için bazı lâyihalar hazırladı ve özel vazifelerle bazı komisyonlarda bulundu. Fransa’nın 1881’de Tunus’u işgali sonrasında kendisine teklif edilen sadrazamlık vazifesini yine kabul etmedi (1882).

29 Ocak 1890’da vefat etti ve Eyüp Bostan İskelesi’nde Şah Sultan İmareti bahçesine defnedildi. Daha sonra kemikleri Tunus’a götürüldü (1968).

İslam Düşünürleri

Öğretisi

Osmanlı Devleti’nin XIX. yüzyılı; askerî, siyasî ve sosyal karışıklıkların yaşandığı ve buna çözüm olarak öngörülen ıslahat ve nizamât türünden tedbirlerin tartışılıp, bazı pratiklerin uygulandığı bir dönemdir. Tunuslu Hayreddin Paşa bu dönemde İslâm dünyasının siyasî, askerî ve iktisadî gerileyişini durdurmaya yönelik çözümler üreten ıslahatçı bir devlet adamı ve mütefekkirdir. Onun İslâm dünyasının içine düştüğü hal ve yenilenme fikri hakkındaki görüşlerini ihtiva eden Akvemü’l-mesâlik fî ma’rifeti ahvâli’l memalik üç bölümden oluşmaktadır. Eserde, İbn Haldûn’un Mukaddime adlı eserinden mülhem girişin ardından Avrupa devletlerinin ilerlemelerinin ve üstünlüklerinin sebeplerini değerlendirir. Avrupa medeniyeti ile Müslüman dünya arasındaki sosyolojik ve tarihsel temel farkları tartışır. İslam dünyasının geri kalmışlığına yönelik çözüm reçeteleri teklif eder. Müslümanların eski üstünlüklerini tekrar kazanabilmeleri ve Avrupa seviyesine gelebilmeleri için neler yapması gerektiğine yönelik pratik tekliflerde bulunur. İslam ümmetinin geçmişte ne halde olduğu, neden gerilediği ve gelecekte ne durumda olacağı hususunda incelemeler yapar. Son bölümde ise dünyanın genel coğrafî yapısı ve kıtalarla ilgili bilgiler verir.

Hayreddin Paşa, İslam dünyasına ve Avrupa’ya mensup müelliflerin yazdıklarına dayanarak milletlerin ilerleme ve gerileme nedenlerini araştırır. Buradan hareketle İslam düşüncesinin her iki dünya yararlarını teminat altına aldığı ve dinî nizamın yürümesi için dünyevî nizamın tesisinin ve düzenlemelerin (tanzîm) zorunlu olduğunu belirtir. Ona göre, bunun icra edileceği ilk alan ahkamdır. Ahkamın uygulanmasında zamanın şartlarını göz önünde bulundurmak ise İslam âlimlerine tevdi edilmiş bir görevdir. Dolayısıyla, geri kalmışlık konusunda ilk tespit olarak, İslam âlimlerinin İslam dünyasının sorunları hakkındaki bilgisizlikleri ve himmetlerini bu konulara yönlendirmemeleri üzerinde durar. Bazı yöneticilerin bilgisizliği ve yönetimde mutlak serbestlik arzuları buna eklenince sorun daha da büyümüştür. Hayreddin Paşa eserini, bu konularda devlet yöneticilerini ve seçkin sınıftan avama kadar bütün gafilleri uyarmak için kaleme aldığını belirtir. Avrupa milletlerinin hangi hususiyetlerle hızla bir nizam kurduklarını ve bu yolla ilerleme kaydettiklerini anlatır. Ortaya koydukları iktisadî ve siyasi nizamlar sayesinde nasıl bir yönetim sağladıklarını değerlendirir. Avrupalıların durumundan bahsetmesinin nedeninin onları övmek olmadığını aksine, amacının bizim durumumuza elverişli ve şeriatımıza uygun olan şeyleri almak ve tekrar İslam ümmetini birleştirmek için gerekli yolu açmak olduğunu beyan eder.

Öncelikle Avrupa’nın elindeki düzen, bilgi ve teknolojinin kendi malı olmadığını ve bir zamanlar bizim elimizden aldığını belirtir. Bu bilgi birikimini ve nizam fikrini tekrar geri almak zorunluluğunda bulunduğumuzu vurgular. Bu sebeple bir şey kendiliğinden doğruysa ya da bizim kaynaklarımıza uygun olmakla birlikte başkalarından sadır olduysa onu almak gerekir. Hatta bizzat bizim elimizden alınmış bir hakikat ise onu reddetmenin, ihmal etmenin hiçbir anlamı yoktur. Hayreddin Paşa bu konuda Asr-ı saadetten ve İslam âlimlerinin görüşlerinden örnekler verir. Kulların maslahatına uygun olan işlerde başkalarına benzemenin bir mahsuru olmadığını belirtir. Asıl utanılacak olanın ümmetin zarurî ihtiyaçlarını giderecek olan bilimlerin çoğunda yabancılara muhtaç olmak olduğunu ifade eder.

Hayreddin Paşa’ya göre, bilim ve teknikte ilerlemenin yolu sağlam bir idareden geçer. Bu idare ile toplumda şimdiye dair güven, geleceğe dair de ümit oluşur. Bu psikolojik ortam üzerine maddi kalkınma inşa edilerek, sanayi sistemleri bina edilir. Oysa İslam toplumları, gelecek tasavvurundan ve maddî kalkınma sistemlerinden uzak kalmış ve ancak kendi topraklarının hammaddesinden yararlanan, onları mamul ve ürün olarak geliştiremeyen toplumlardır. Hayreddin Paşa fabrikalaşma ve sanayileşme ile hammaddeden ürüne intikal eden bir çabanın ticarî zenginliği getireceğini ifade eder. Öte yandan ithalat ve ihracat dengesinin sağlanmasının yolunun da üretim olduğuna, hatta bunun doğrudan siyasî dengelere yansıyacağına işaret eder. Çünkü zenginlik, siyasî güçler dengesinde çok önemli bir unsurdur.

Batı elde ettiği gelişmeleri en temelde tanzimatla yani sistem ve düzen kurmakla elde etmiştir. Bu sebeple bizim şeriatımızda da esas olan hürriyet ve adalet merkezli yeni bir tanzimata ihtiyaç vardır. Hayreddin Paşa Avrupa’nın bugünkü duruma nasıl geldiğini sorgular. Bu konuda İbn Haldun’un iklim tezinden Guizot’un sosyal teorisine dek inceler. Avrupa ilerlemesinde dinin rolünü değerlendirir. Buna göre Avrupa’nın üstünlüğünün temelinde din, toprak, coğrafya kriteri yoktur. Avrupa’nın maddî iktidar ve refahının arkasındaki güç temelde eğitimdir. Eğitim ise siyasî teşkilatlara dayanır. Yani Avrupa adalet ve hürriyet esaslı siyasî kurumlar teşekkül ettirmiştir. Bunların en önemlileri özgür fikirlilik esaslı parlamento, parlamentoya karşı yükümlü olan bir hükümet ve kamuoyu oluşturan özgür basındır. Bunlar olmadan maddî refahın tesisinin imkânsız olacağını savunur. Yöneticilerin yetkilerinin sınırlandırılması ve danışma meclislerinin tesisi gibi işlevi büyük olan pratiklerden bahseder. İslam ülkelerinde de bu tür özgürlükçü ve liberal sivil ve siyasî kurumlara benzeyen bir nizama ihtiyaç vardır. Bu yapılmadığı takdirde İslam memleketleri emperyalist Avrupa’nın teknik gücünün altında tarumar olacaktır. Mutlakıyet yönetiminin zararlarını ve insan fıtratının hürriyete düşkünlüğünü ifade ederek, Müslümanların şeriata saygı duydukları günlerde hürriyet ve adalet ilkesine sıkıca sarıldıkları için servet ve satvet sahibi olduklarını vurgular.

Hayreddin Paşa, Osmanlı’nın ilan ettiği Tanzimat’ın iyi anlaşılamadığını ve buna karşı çıkışın nedenlerini inceler. Osmanlı Devleti’nin parlamenter sisteme geçişinin imkânlarını değerlendirir. Bu konuda ısrarcı olan Genç Osmanlılar ile onları destekleyen yabancı devletlerin aslında aynı gayelere sahip olmadıklarını ve yabancı güçlerin gayesinin tamamen Osmanlı’yı yıkmanın yollarını açmak olduğunu beyan eder. Devletin toplumsal bünyesi ve bu bünye içindeki bölücü sınıfları dikkate alarak bütün tebaaya siyasî haklar vermenin sakıncalarını zikreder. Bu anlamda hürriyet kavramının kullanılışını da değerlendiren Hayreddin Paşa’ya göre hürriyet, devletin yıkımı için araçsallaştırılan bir kavrama dönüşmüştür. Osmanlı devleti değişik milletlerden, din ve ırklardan teşekkül etmiş bir devlettir. Bu milletlerin ortak bir dili yoktur. Osmanlı, Türkçeyi tebaasının dili yapmamıştır. Bu milletleri bir parlamentoda toplamak ve o parlamentoda bir anlayış birliği oluşturmak bu yüzden mümkün değildir. Bu sebeple Genç Osmanlılar’ın istekleri uygulamada Osmanlı’nın geleceğine hizmet etmeyecektir. Osmanlı sultanının yapacağı iş, devletin gücünü sarsmayacak şekilde hürriyetlerin önündeki engelleri yavaş yavaş kaldırmak olmalıdır.

Hayreddin Paşa; tanzimat fikri üzerinden yoğunlaşan eserinde bunun uygulamasının nasıl yapılacağını, Batılı devletlerin tanzimatları için yola çıktıklarında hangi aşamada olduklarını ve bugün nerelere geldiklerini değerlendirerek, bizim onlardan daha şanslı olduğumuzu belirtir. İslam toplumlarının şeriatın kazandırdığı meziyetlere sahip olduğunu, öteki milletlerin bizim şeriatımız gibi sağlam bir temelden yoksun olarak tanzimat süreçlerini tamamladıklarını ifade eder. Bu sebeple İslam şeriatı müslümanların ilerlemesi önünde bir engel değil, kurucu öğe durumundadır. İslam’da çağa ve medeniyete uymaya teşvik edici unsurlar mevcuttur. Bu yüzden bazı batılı yazarların İslam’ın yenileşmeye mâni olduğu konusundaki eleştirilerinin sadece bugünkü müslümanların durumu üzerinden yapılmış sığ ve yüzeysel bir değerlendirme olduğunu belirtir. Müslümanların kanunlarının ve nizam geleneklerinin onlar için bir zaaf olarak değil, bir imkân olarak görülmesi gerektiğine işaret eder.

Öne Çıkan Eserleri

  • Akvemü’l-mesâlik fî ma’rifeti ahvâli’l-memâlik, thk. Munsıf Şenufi, ed-Dârü't-Tunisiyye, Tunus 1986.

Kaynak: İslam Düşünce Atlası
Dijital Yapım: MÜSİDER ve TV5 Televizyonu