Hayatı

Biyografi kaynaklarında hakkında çok az bilgi vardır. Aslen Mısır’da Münûfiye şehrinin Bâcûr beldesine mensup olan Muhammed b. Afîfî el-Hudarî, 1872 yılında Kahire’de doğmuştur. Cami görevlisi olan babasının hocalarından birine nisbetle kendisine Hudarî nisbesi verilmiştir. Bu zatın kim olduğuna dair kaynaklarda kesin bir bilgi bulunmamakla birlikte o dönemde tespit edebildiğimiz bu nisbe ile meşhur olan Mısırlı iki alim vardır. Bunlardan biri Muhammed el-Hudarî ed-Dimyatî; diğeri ise onun kardeşi Muhammed el-Hudarî el-Ezherî’dir. 

Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’nde ve sair biyografi kaynaklarında Hudarî’nin Dârülulûm’dan mezun olduktan sonra üç yıl ilk görev yeri olan Hartum’da kadılık yaptığı; ardından Kahire’deki el-Kazâü’ş-şer‘î Medresesi’nde on iki yıl süreyle müderrislik ve müdürlük yaptığı, daha sonra da el-Câmiatü’l-Mısriyye’nin kurulması üzerine bu üniversitede İslâm tarihi profesörü olarak görev yaptığı ifade edilmektedir. 

Ancak bu bilgiler tarihi bazı bilgilerle çelişmektedir; çünkü el-Kazâu’ş-Şer’î Medresesi 1907 yılında, el-Camiatü’l-Mısriyye ise 1908 yılında eğitim faaliyetine başlamıştır. el-Camiatü’l-Mısriyye’nin ilk açılışında Hudarî’nin birkaç hoca ile birlikte burada göreve başladığı bilinmektedir. Dolayısıyla Hudarî’nin bu görevinden önce el-Kazau’ş-Şer’î Medresesi’nde 12 yıl süre ile görev yapması tarihi açıdan mümkün gözükmemektedir. Ayrıca Hudarî’nin 1897/8 yıllarında neşredilen Nûru’l-yakîn adlı sirete dair eserinin girişindeki ifadelerinden Mısır’ın el-Mansura şehrinde görev yaptığı da anlaşılmaktadır. Ne var ki bu bilgi biyografi kaynaklarına hiç yansımamıştır. Bilgilerde hata olduğunu gösteren bir diğer husus da şudur: Hudarî, Usûlü’l-fıkh adlı eserinin giriş kısmında 1905 yılında Sudan’da kadı iken öğrencilere ders kitabı niteliğinde bir fıkıh usûlü eseri yazdığını ve o yıl Sudan’a gelen Muhammed Abduh’a kitabını gösterdiğini ifade etmektedir. Şu halde takriben 1894/5 yılında Dâru’l-Ulûm’dan mezun olan Hudarî’nin ilk görev yerinin Sudan olması gerçeklikten uzak gözükmektedir. Biz, Hudarî Beg’in hangi sıra ile nerelerde görev yaptığı hususunda biyografi kaynaklarından ayrılarak yeni bir tarihsel kurgu deneyeceğiz. 

Yüksek öğrenimine Ezher’de başlayan Hudarî 1891 yılında bu okuldan ayrılarak Dârülulûm’a geçmiş, buradan 1895 yılında mezun olarak Mısır’ın el-Mansura şehrinde müderris olarak göreve başlamış ve 1902 yılına kadar bu görevine devam etmiştir. Hz. Peygamber’in siretine dair kaleme aldığı ve 1897/8 (h. 1315) yılında neşredilen Nuru’l-yakîn adlı eserinin kapağında yazan “Daru’l-ulûm el-Hidiviyye Medresesinden tedris diploması olan ve Mansura’da Medresetü’l-Sanai’i’l-Emîriyye’de müderris olan Muhammed el-Hudari’ye aittir” ifadesinden bu yıllarda Mansura’da müderrislik yaptığı anlaşılmaktadır. Ayrıca kitabın giriş kısmında da Mansura’da Karma Mahkeme hâkimi Mahmud Beg Salim ile tanıştığını ve siret yazma düşüncesinin onunla yaptığı sohbetler neticesinde ortaya çıktığını ifade etmektedir. Hudarî Beg, İtmâmu’l-vefâ fî sîreti’l-hulefâ adlı eserini de buradaki görevi esnasında kaleme almıştır (h. 1316). Bu bilgiler Hudarî Beg’in memuriyete Sudan’da kadılık ile değil; Mansura şehrinde müderrislikle başladığını ortaya koymaktadır.   

1902-1904 yılları arasında Sudan’ın başşehri Hartum’da şer’î mahkeme kadısı olarak görev yapmış, ardından 1905 yılında Sudan’daki Gordon Kolejinde (Külliyetü Gordon) Sudan mahkemelerinde kadı olarak görevlendirilecek öğrencilere usûl-i fıkıh dersleri vermek için görevlendirilmiştir. Bu görevi sırasında bazı fıkıh usûlü eserlerinden ders notları hazırlayarak bu notları o yıl Sudan’ı ziyaret eden Muhammed Abduh’a göstermiş ve kitabı geliştirmek için ondan bazı tavsiyeler almıştır. 

Burada üç yıl görev yaptıktan sonra 1908 yılında kurulup eğitim faaliyetine başlayan el-Câmiatü’l-Mısriyye’nin ilk fakültesi olan Edebiyat Fakültesi’nin ilk hocaları arasında İslâm tarihi profesörü olarak göreve başlamış ve fakültenin ilk öğrencileri arasında bulunan Zeki Mübarek, Taha Hüseyin ve farklı türlerde edebî eserleri ile meşhur olan Mey Ziyâde’nin hocası olmuştur. Zeki Mübarek’in Mecelletü savti’l-merve adlı dergide Mey Ziyade anısına neşredilen özel sayıda kaleme aldığı “Arusu’l-edeb” başlığını taşıyan makalesinde ifade ettiğine göre, Muhammed Hudarî Beg, üniversitedeki görevinden 1918 yılında ayrılarak maarif bakanlığı müfettişi olmuş ve onun ve bir diğer akademisyenin üniversiteden ayrılışı vesilesiyle düzenlenen veda merasiminde Mey Ziyâde, üniversite hocaları ve öğrencileri adına Vedau’l-üstazeyn başlıklı bir konuşma yapmıştır. Emevîler ve Abbâsîler dönemini ele aldığı tarih eserlerini Hudarî Beg bu üniversitedeki görevi sırasında kaleme almıştır.

Hakkındaki biyografilerden ve Usûlü’l-fıkıh adlı eserindeki kendi ifadelerinden Hudarî Beg’in el-Kazâu’ş-Şer’î Medresesi’nde de uzun süre (12 yıl) müderrislik ve bir süre de müdürlük yaptığı anlaşılmaktadır. el-Camiatü’l-Mısriyye’deki görevinden ayrıldıktan sonra maarif bakanlığı müfettişi olduğuna göre Hudarî Beg, el-Kazâu’ş-Şer’î Medresesi ile Mısır Üniversitesi’ndeki görevlerini eş zamanlı olarak yürütmüş olmalıdır. 

Burada önemine ve özelliğine binaen el-Kazâu’ş-Şer’î Medresesi’ne özel bir paragraf ayırmak yerinden olacaktır. Bu medrese, Muhammed Abduh’un, kurulması için uzun uğraşlar verdiği, programını bizzat kendisinin hazırladığı ve vefatından iki yıl sonra 1907 yılında Mısır maarif bakanı Sa’d Zağlul’ün gayretleri ile kurulan bir yüksek okuldur. Ahmed Emin, Abdülvehhab Hallaf, Muhammed Ebu Zehra, Ali Haseballah ve Emin el-Hûlî gibi Mısır’ın önde gelen ilim ve fikir adamlarından pek çoğunu mezun eden bu medrese, maarif bakanı Sa’d Zağlûl’ün 1927 yılında vefatının ardından Ezher Üniversitesi’nin baskıları neticesinde 1930 yılında kapatılmıştır.

1918 yılında maarif bakanlığında müfettiş olan Hudarî Beg, vefatına değin bu görevini sürdürmüş ve 10 Nisan 1927 tarihinde Kahire’de hayata gözlerini yummuştur.

İslam Düşünürleri

Öğretisi

İlgi alanları fıkıh, usûl, tarih ve edebiyat olan ve bu alanlara dair pek çok eser yazan Hudarî Beg, Muhammed Abduh’un ıslah düşüncesinden etkilenmiştir. Öğrencilik yaptığı Daru’l-Ulûm ve uzun süre müderrislik yaptığı el-Kazâu’ş-Şer’î Medresesi’nin kuruluşunda Muhammed Abduh’un çabaları vardır. Sudan’da Gordon Kolej’de Fıkıh Usûlü hocası iken ders notlarını Muhammed Abduh’un onayına sunması ve onun tavsiyelerini dikkate alarak Şatıbî’nin el-Muvafakat adlı eserine yönelmesi de bu etkinin açık göstergesidir. Târîhu’t-Teşrîi’l-İslâmî adlı eserinde yaptığı ictihad-taklit eksenli dönemlendirme ve bu dönemlendirmedeki ilk dört asır vurgusu (selef) vurgusu ve yazdığı siyer ve tarih kitaplarında yaptığı birtakım gelenek dışı yorumlar Abduh etkisinin ne derece olduğunu ortaya koymaktadır.

Emevî ve Abbâsî tarihine dair yaptığı çalışmalar uzun süre Arap ülkelerinde yüksek öğretim kurumlarında İslâm tarihi ders kitabı olarak okutulmuştur. İslâm hukuku alanında da ihtisas sahibi olmakla birlikte Usûlü’l-fıkhi’l-İslâmî haricinde telif eserlerinin ağırlıklı bölümü tarihe dairdir. 

İslâm hukuku alanında özellikle fıkıh tarihi ve fıkıh usûlüne dair yazılan hemen bütün eserleri şu veya bu ölçüde etkileyen iki önemli eseri vardır: Târîhu’t-teşrîi’l-İslâmî ve Usûlü’l-fıkh

İslâm hukuk tarihine dair olan Târîhu’t-teşrîi’l-İslâmî adlı eserinde Hudarî Beg, ictihad ve taklit kavramlarını merkeze alarak teşrii tarihini altı döneme ayırmıştır: a) Allah Resulü dönemi, b) Büyük sahabîler dönemi (hulefâ-i râşidîn), c) Küçük sahabîler ve tabiîn dönemi (hicrî I. yüzyılın sonuna kadar), d) Fıkhın bir ilim dalı haline geldiği müctehid imamlar dönemi (hicri III. yüzyılın sonuna kadar), e) Fıkıhta cedelin başladığı dönem (Abbâsî devletinin yıkılması ve Moğol istilasına kadar), f) Taklid-i mahz dönemi (Moğol istilasından günümüze kadar). 

Bu kısa özetten de anlaşılacağı üzere Hudarî Beg, ilk dört döneme dair olumlu bir kanaat ortaya koyarken 5 ve 6. dönemler hakkında tamamen olumsuz bir yaklaşım sergilemiştir. 5. dönemi taklidin kendini hissettirmeye başladığı dönem olarak nitelerken 6. dönemi taklid-i mahz olarak isimlendirmiş ve “Bu döneme dair yazılacak net bir şey yok; çünkü bu dönemde ictihad rüzgarları durmuştur. Bu dönemde insanı yazmaya veya konuşmaya teşvik edecek olumlu hiçbir özellik yok.” şeklindeki acımasız yargısı ile Osmanlı dönemine denk gelen altı asırlık dönemi bir çırpıda silip atmıştır.

Hudarî’nin bu eseri, başta muasırı Seyyid Bey olmak üzere kendisinden sonraki dönemde yazılan İslâm Hukuk Tarihi veya Fıkıh Tarihi adıyla telif edilen kitapların hemen tamamını etkilemiş ve bu dönemlendirme yakın tarihe kadar fıkıh tarihi literatüründe bir gelenek halini almıştır. Mesela, Seyyid Bey, İlahiyat Fakültesi’nde (1924) okuttuğu fıkıh tarihi dersinde “devr-i risalet”, “devr-i ashab”, “devr-i tabiin”, “devr-i müctehidîn”, “devr-i muharricîn” ve “devr-i mukallidîn” olmak üzere altılı bir tasnifi esas almıştır. Bu altılı tasnif birebir Hudarî’nin tasnifi ile örtüşmektedir. Yine Hayreddin Karaman’ın İslâm Hukuk Tarihi isimli eserinde ve DİA’daki “fıkıh” maddesinde Hudarî’nin altı dönemli yaklaşımını benimsenmiş, ancak son dönem “Mecelle’ye kadar” ve “Mecelle sonrası” şeklinde ikiye ayrılarak yedili bir tasnif yapılmıştır. Osman Keskioğlu tarafından kaleme alınan Fıkıh Tarihi ve İslâm Hukuku (Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 1980]) adlı eserde de Hudarî’nin dönemlendirmesi esas alınmıştır.   

Dönemlendirmede belirlenen tarihi kesitler Hudarî Beg’e ait olsa bile ictihad faaliyetinin yoğun olduğu ilk dönemleri yüceltip sonraki dönemleri bir bozulma olarak görme anlayışında Muhammed Abduh’un etkisinin olduğu söylenebilir; çünkü taklit zihniyetinin İslâmî ilimlerin öğretimine hâkim olduğunu söyleyen Abduh’a göre artık Kitap ve Sünnet’le ve ilk döneme ait eserlerle doğrudan iletişim içinde bulunan, delillere dayalı muhâkeme yapan, ilmî eleştiri ve tartışmaya açık, mezhep taassubundan uzak âlimlerin yetiştirilmesi âcil bir ihtiyaçtır. İşte Hudarî Beg, Târîhu’t-teşrii’l-İslâmî adlı eserinde bir bakıma Abduh’un bu görüşünü fıkıh tarihi alanına tatbik etmiş ve kendisinden sonraki yazarları da etkilemek suretiyle başarılı da olmuştur.

Esasında bu başarıda aslan payının Abduh’a ait olduğu söylenebilir; çünkü el-Ezher Üniversitesi’ne ıslahat projesini uygulamakta bir türlü istediği başarıyı elde edemeyen Abduh, el-Ezher’e alternatif olarak el-Kazâü’ş-Şer’î Medresesi’nin kurulması için büyük çaba sarfetmiş ve her ne kadar kendisi bu medresenin kuruluşunu göremese de vefatından iki yıl sonra okul, öğrencileri tarafından kurulmuştur. Bu okulda uygulanan müfredat ve öğrencilere aşılanan zihniyet ise Abduh’un zihniyetidir. Hudarî Beg bu okulun hocalarından biridir. Okuldan mezun olan Ali el-Hafif, Muhammed Ebu Zehra, Ahmed Emin ve Emin el-Hûlî gibi isimler ise Abduh’un mefkûresinden etkilenmişler ve XX. yüzyıl Mısır’ı ve İslâm dünyasında görüşleri ve telif ettikleri eserler ile ses getirmişlerdir. Dolayısıyla buradaki başarıyı Hudarî’nin şahsından ziyade Abduh’un bu projesinde aramak daha isabetli gözükmektedir.

Usûlü’l-fıkh adlı esere gelince Hudarî bu eserde de klasik fıkıh usûlü telif tarzının dışına çıkarak mütekellimin ve fukaha metodlarını mezcetmiş ve kendini bir mezhebin görüşleri ile kayıtlamaksızın serbest tercihte bulunmuştur. Kuşkusuz daha önceki dönemde de iki metodun mezcedildiği karma eserler vardır. Ancak -Şevkanî’nin İrşadü’l-fuhûl’ü bir yana- bu tarz eserlerde müellif diğer usûl yaklaşımlarını zikretse de kendisi hangi mezheptense yine o mezhebe bağlı kalmıştır. Hudarî ise bu eserinde farklı ekollerin görüşlerini betimlemekle yetinmeyip şahsî tercihlerde de bulunmuştur. Bu eseri klasik usûl eserlerinden ayıran bir diğer özellik ise Muhammed Abduh’un tavsiyesi ile makasıd ve maslahat düşüncesine daha ağırlıklı yer verilmiş olmasıdır. Hemen yukarıda söylediğimiz gibi bir şahsın kendisinden sonraki dönemde bu kadar etki bırakmasını şahsından ziyade mensubu olduğu ıslah ve tecdid ekolünün gücünde aramak gerekir.   

Hudarî’nin bu eseri telif tarzı itibarıyla başta öğrencileri Abdülvehhab Hallaf ve Muhammed Ebû Zehra olmak üzere sonraki dönemde yazılan usûl eserlerinin hemen tamamı için bir emsal teşkil etmiş, mütekellimin ve fukaha usûllerinde yer alan deliller mezhep ayrımı yapılmaksızın ele alınarak yazarlar tarafından serbest tercihlerde bulunulmuştur. Mezhepleri birbirine yaklaştırma (takrîbü’l-mezâhib) da diyebileceğimiz bu telif ve tedris tarzı, etkisini furu fıkıh alanındaki çalışmalarda da göstermiş ve mezheb içi fıkıh faaliyeti mezhepler üstü bir mahiyet kazanarak mukâran fıkıh yaklaşımına evrilmiştir. Önceden de İbn Rüşd, İbn Teymiyye, Şevkânî gibi delil esasına göre serbest tercihte bulunan bazı fıkıh bilginleri bulunmakla birlikte bunların hangi fıkıh geleneğine mensup oldukları bilinmektedir. Mezhepler üstü yaklaşımın esas alındığı çağdaş usûl ve furu literatüründe ise müellifin bir fıkıh geleneğine müntesip olup olmadığını, intisabı varsa hangisine müntesip olduğunu kestirmek hemen hemen imkânsız gibidir. Nitekim Hudarî’nin ne eserlerinde ne de biyografilerde fıkhî mezhebinin ne olduğuna dair bir bilgiye rastlayamadık.

Öne Çıkan Eserleri

· Târîhu’t-Teşrîi’l-İslâmî: Daru’l-Fikr, 1968.

· Usûlü’l-Fıkh: el-Mektebetü’t-Ticariyyetü’l-Kübra, Mısır 1969.

· Tarihu’l-Ümemi’l-İslâmiyye: ed-Devletü’l-Emeviyye: Matbaatü’l-İstikame, 1354.

· Tarihu’l-Ümemi’l-İslâmiyye: ed-Devletü’l-Abbasiyye: Daru’l-Kalem, Beyrut 1986.

· Nuru’l-Yakîn fi Sireti Seyyidi’l-Mürselîn: el-Matbaatü’l-Camia, Mısır 1315.

· Muhâḍarât fî Beyâni’l-Ahtâʾi’l-ʿİlmiyyeti’t-Târîhiyye Elleti’ştemele ʿAleyhâ Kitâbü Fi’ş-Şiʿri’l-Câhilî: Dâru’l-Arab, Kahire 1989.  

Kaynak: İslam Düşünce Atlası
Dijital Yapım: MÜSİDER ve TV5 Televizyonu