Hayatı

Mehmed Seyyid Bey, 1873 yılında İzmir’de doğdu. Babası İzmir eşrafından Müezzinzâdeler ailesinden Abdullah Takiyyüddin’dir. Meşhur âlim İbn Melek’in de aralarında bulunduğu büyük dedeleri Aydınoğulları’nın daveti üzerine Türkistan’dan Aydın Sancağına gelmiştir. İyi bir medrese eğitimi almış olması dışında İzmir’de bulunduğu yıllar ve yetişmesi ile ilgili yeterli bilgi mevcut değildir. Mekteb-i Hukuk’tan mezun olan Seyyid Bey İzmir’de iki yıl kadar avukatlık yapmıştır. 1908’de Dârülfünûn çatısı altına alınarak Hukuk Fakültesi adını alan okulda başladığı usûl-i fıkıh müderrisliği fasılalarla beraber vefatına kadar devam etmiştir.

II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte siyasete atılan ve 1908 seçimlerinde İzmir mebusu olan Seyyid Bey, 1912 ve 1914 seçimlerinde de aynı ilden mebus seçilmiş, üçüncü meclisteki iki yıllık görevinin ardından 13 Kasım 1916’da Ayan Meclisi üyeliğine atanmıştır.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin lider kadrosunda bulunan Seyyid Bey 1910’da İttihat ve Terakki Fırkası başkan yardımcısı, 1911’de de Fırka reisliğine getirilmiştir. Medrese kökenli olmasının verdiği ilmi nüfuzuyla Cemiyet içinde bir tür denge unsuru olduğu ve hiziplerin arasını bulmada etkin rol üstlendiği anlaşılmaktadır.

Seyyid Bey, mebus ve İslâm hukuku müderrisi olarak II. Meşrutiyet dönemindeki çeşitli kanunlaştırma ve tadil komisyonlarında görev almıştır. İlk olarak 1909 yılında Kânûn-i Esâsî’nin tadili için görevlendirilen otuz kişilik özel komisyonda ve 1916’da Mecelle’nin ikmal ve tadili için Mebusan Meclisi’nce kurulan komisyonlardan kânûn-ı medenî komisyonunda yer almıştır.

Mondros Mütarekesi’nin ardından İngilizlerin İstanbul’u işgali sonrasında başlayan Malta sürgününden etkilenenler arasında Seyyid Bey de bulunmaktadır. 29 Nisan 1920 günü başlayan ve yaklaşık bir buçuk yıl devam eden sürgünden 1921 yılı Ekim ayı sonunda İstanbul’a dönen Seyyid Bey, burada ikamet etmeyerek Ankara’ya gitmiş, fakat bir müddet sonra tekrar İstanbul’a geçerek Ayan Meclisi’nin ilgasına kadar Dârülfünûn’daki hocalığına devam etmiştir.

Milli mücadele esnasında Mustafa Kemal’in kendileriyle irtibat kurarak Anadolu’daki harekete destek ve katılımlarını aradığı zevat arasında ismi geçen Seyyid Bey Cumhuriyet’in ilanından önceki dönemde Mustafa Kemal’e hukuki konularda danışmanlık yapmıştır.

1923 yılı başlarında (3 Mayıs 1339) Adliye Vekaleti tarafından oluşturulan tadil-i kavanin komisyonlarından ilki olan ve Mecelle’nin genel hükümlerini tadille görevlendirilen Vacibat komisyonunda Mecelle şarihi Ali Haydar Efendi’nin istifasıyla boşalan komisyon başkanlığına ekseriyetle Seyyid Bey seçilmiştir. Seyyid Bey, Cumhuriyet’in ilanının arifesinde yapılan seçimlerde İzmir’den milletvekili olmuş ve II. Meclis’in 14 Ağustos 1923 günü yaptığı Heyet-i Vekile seçiminde 190 oyun 185 ini alarak Adliye vekilliğine seçilmiştir. Kabinedeki tek yeni üye olan Seyyid Bey’in Adliye Vekilliğine getirilmesinde yeni hukuki düzenlemelerde kendisinden katkı beklendiği anlaşılmaktadır. Fethi Bey başkanlığındaki bu kabine uzun ömürlü olmamış, Cumhuriyet’in ilanından iki gün önce 27 Ekim 1923’te istifa etmiştir. Cumhuriyetin ilanından sonra İnönü başkanlığında teşekkül eden ve Seyyid Bey’in Adliye vekilliği görevini muhafaza ettiği yeni kabine 30 Ekim 1923 günü Meclis’ten güvenoyu almıştır. Seyyid Bey’in adliye vekilliği, Kasım 1923’te dönemin gazetelerinde başlayan istifa söylentilerine rağmen 3 Mart 1924’te Şer’iye ve Evkaf vekaletleri ile Erkan-ı Harbiye-i Umumiye vekaletinin ilgası dolayısıyla İsmet Paşa kabinesinin 5 Mart 1924’te istifasına kadar devam etmiştir.

TBMM’de 3 Mart 1924’te hilafetin kaldırılması teklifinin görüşüldüğü oturumun sonunda Adliye Vekili sıfatıyla uzun bir konuşma yapan Seyyid Bey, bu kararın şerî dayanaklarını tarihi ve fıkhi zeminde temellendirmeye çalışmıştır. Yakın tarihte daha çok bu konuşmasıyla meşhur olan Seyyid Bey, hilafetin dini değil dünyevi bir kurum olduğu fikrini savunarak hilafeti hakiki ve sûrî olmak üzere ikiye ayırmış ve halihazırdaki hilafetin sûrî, yani gerçek hilafet olmadığını ifade etmiştir. Bu konuşmanın, Meclis’te hilafetin kaldırılması kararının alınması esnasında milletvekilleri üzerinde rahatlatıcı bir etki yaptığı söylenebilirse de, kararda tek başına etkili olduğunu düşünmek abartılıdır.

6 Mart 1924’te yine İsmet Paşa başkanlığındaki yeni kabinede, Seyyid Bey’in de aralarında bulunduğu bazı bakanlara yer verilmemiştir.

Adliye vekilliğinden ayrıldıktan sonra, Seyyid Bey Meclis’teki görevine milletvekili olarak kısa bir süre daha devam etmiş, ancak 20 Nisan 1924 tarihli Teşkilat-ı Esâsiye Kânûnu’nun 23. maddesi milletvekillerinin aynı zamanda başka bir memuriyet almalarını yasakladığı için, müderrislik göreviyle mebusluk arasında tercih yapması gerektiğinden, mebusluktan ayrılarak İstanbul’a Dârülfünûn’daki görevine dönmüştür. Kuruluş halindeki İlahiyat Fakültesi reisliğine (dekanlık) atanan Seyyid Bey, vefatına kadar bu görevi yürütmüş (Uluğ, Üç Büyük Devrim, s. 100) ve aynı dönemde İlahiyat Fakültesi’ndeki Tarih-i fıkıh ve Hukuk Fakültesi’ndeki usûl-i fıkıh derslerini de sürdürmüştür.

Seyyid Bey İstanbul’a dönüşünden yaklaşık bir yıl sonra şiddetli bir zatürreye tutularak birkaç günlük bir hastalığı müteakip 8 Mart 1925/ 12 Şaban 1343’te Kadıköy Cevizlik’teki evinde 52 yaşındayken vefat etmiştir.

Seyyid Bey 9 Mart Pazartesi günü Dârülfünûndaki törenin ardından Beyazıt Camii’nde kılınan cenaze namazını müteakip kalabalık bir cemaatle Sultan Mahmut Türbesi haziresinde defnedilmiştir. Günümüzde kabrinin haziredeki yeri tam olarak belli değildir.     

Öğretisi

Seyyid Bey’in görüşleri umumu itibariyle II. Meşrutiyet sonrası dönemin İslâmcılık anlayışı içinde modern bir bakış açısını temsil etmektedir. Taklid ve mezhep taassubundan uzak durulması ve güncel ihtiyaçların karşılanması için yeni ictihadların yapılması gerektiğine dair vurguları döneminin İslâmcı söylemini büyük ölçüde paylaşmaktadır. Özellikle hilafet ve kanunlaştırma tartışmalarına katkısı göz önüne alındığında, fıkıh ilminin tarih ve literatürüne modern dünyanın kurumlarını meşrulaştırmak üzere yaklaşmasının onun İslâmcılık anlayışının ana hatlarını teşkil ettiği görülmektedir.

Muasırlarıyla karşılaştırıldığında Seyyid Bey’in velûd bir yazar olduğu söylenemez. Bu durum onun siyasi çalışmalarının ilmi yönünü gölgelemesi ve eser vermesini engellemesiyle açıklanabilir. Seyyid Bey’in eserlerinde güçlü bir mantık örgüsü ve tahlilci bir yaklaşım ön plana çıkmaktadır. Kavram ve ıstılahların kullanılmasında gösterdiği titizlik, çıkarımların geliştirilmesindeki tutarlılık, kaynaklara ve müelliflere yaptığı somut ve eleştirel atıflar, üslubuna etkileyici bir kesinlik kazandırmaktadır.

II. Meşrutiyet sonrası çeşitli tartışmalara konu olan kanunlaştırma çalışmalarına çok sık atıfta bulunan Seyyid Bey’in eserleri, yaşadığı siyasi ve sosyal muhitin gündeminden derin izler taşımaktadır. Gerek Osmanlı gerek Cumhuriyet kanunlaştırmalarında, dönemin şartlarına ve gereklerine fıkıh ilmi içinde kalınarak uygun çözümler üretilmesi gerektiği düşüncesinin, Seyyid Bey’in bütün telifatında esaslı bir perspektif oluşturduğu söylenebilir.

Seyyid Bey, ihtiyaç duyulan yeni kanunların yapılmasında acele edilmemesi ve titiz davranılmasını tavsiye ediyor, kanunların ülkenin örf ve adetlerine uygun olarak hazırlanması gerektiğini vurguluyordu. Seyyid Bey’e göre hükümet kanun yapma hususunda belli bir müctehidin kendi zamanındaki şartlara göre oluşmuş ictihatlarına bağlı olmamalı, naslarla sabit ve değişmez temel esasları muhafaza etmekle beraber zamanla değişmesi mümkün olan hususları zamanın gerektirdiği şartlara uygun olarak düzenlemelidir. Bunu sağlamak için de müctehidlerin hangisinin ilgili konudaki görüşünü “muamelat-ı nâsa erfak ve maslahat-ı asra evfak” bulursa onu tatbike koymaya yetkisi vardır ve hatta içinde bulunulan ortam itibariyle bunu yapmağa mecburdur. Ona göre hükümetin kanun yaparken Batı medenî hukukundan da istifade etmesi mümkündür. Bunun şer’î açıdan bir sakıncası yoktur. Zira bu, hikmetin Müslümanların yitik malı olduğunu ve onu nerede bulurlarsa almaya öncelikli olarak hak sahibi olduklarını bildiren hadisin çerçevesi içindedir. Seyyid Bey, fıkıh ile Batı’nın Roma hukukuna ve kısmen de yerel örf ve adetlere dayanan hukuku arasında yaptığı mukayesede fıkhın, Batı hukukundan daha esaslı ve “hukuk-ı tabiiye-i beşeriyeye daha mülaim” olduğunu belirtmektedir. Ona göre, gerçek anlamda ihtiyaç bulunmadıkça ahkâm-ı fıkhiye tamamen terkedilerek ve etraflıca düşünülmeden Avrupa kanunlarının tercüme edilerek tatbike konulması hikmet ve basirete aykırı bir davranış olacaktır.

İslam Düşünürleri

Hilafet

Seyyid Bey, Hilafetle ilgili ortaya koyduğu bütün görüşlerde, bu meselenin itikadi olmaktan çok hukuki ve siyasi bir mesele olduğunu vurgular. Ona göre hilafetin kuruluşu da fıkıhtaki vekalet akdinin gereği olarak millet ile halife arasındaki bir vekalet ilişkisinden ibarettir. Vekaleti veren, vekilin tasarruflarını istediği şekilde kısıtlama ve tanımlama imkanına sahip olduğu gibi geri alma hakkına da sahiptir. Sonuç olarak halifenin kanun koyma ve diğer idari ve siyasi işlerde sınırsız bir yetkisi olmayıp sahip olduğu yetkiler belli usûllerle sınırlandırılabilir.

Bir başka açıdan hilafet, milletin işlerinin görülmesi için kurulmuş bir görevlendirme olduğundan, halifenin konumu da yönetimin ya da hükümetin başkanı anlamında siyasi ve idari bir görevden ibarettir. Gereği halinde bu görev bir hükümete ya da Meclis’e devredilebilir. Seyyid Bey bu görüşleriyle, önce II. Meşrutiyet döneminde halifenin kanun yapma yetkilerinin sınırlandırılması ve yeni kanunların yapılmasında takip edilecek yöntemler, sonra hilafetle saltanatın birbirinden ayrılması ve son olarak da hilafetin kaldırılarak yetkilerinin Meclis’e devredilmesi konularında fıkhi bakımdan bir meşruiyet zemini oluşturmayı hedeflemiştir.

Usûl-i Fıkıh

Seyyid Bey, Usûl-i fıkıh eğitimine başlangıç olarak bu ilmin tarihi gelişimi ve literatürüne dair genişçe bir mukaddimeyi ders programına dahil ederek dönemi için önemli bir yenilik getirmiştir. Genel olarak fıkıh tarihine duyulan bu ilgi, geçmiş birikimin eleştirisini de mümkün kılmaktadır.

Kendisinden önceki son dönem usûl-i fıkıh metinlerinden farklı olarak, geleneksel usûl kitaplarının muhtevasını sorgulayarak bazı konuların sıralamasını değiştirmiş, bazılarını öne almış bazılarını da geriye bırakmıştır.

Ayrıca konuları ele alırken, klasik kitaplardaki bilgileri mukayeseli olarak aktarmakla birlikte genellikle kendi görüş ve tercihini de ortaya koyarak eleştirel bir değerlendirmede bulunmaktadır.

İctihad ve Taklid

Seyyid Bey, furu meselelerinde ictihad sorumluluğu ve taklid bakımından, mükellefleri üç grupta tasnif eder. Birinci grup ictihada gücü yeten müctehid âlimlerdir ki bunlar için taklid hiçbir şekilde caiz olmayıp aksine ictihad etmeleri vaciptir. İkinci grupta yer alan ve ictihad ehliyetine sahip olmayan âlimlerin ise tabi oldukları müctehidin ilgili konudaki delillerini araştırarak bunlara ittiba etmeleri gerekir. Bu gruptakilerin delilini araştırmadan başka müctehidleri taklid etmeleri caiz değildir. Son grupta ise ilmi vasfı bulunmayan sıradan mükellefler yer alır ki bunların ictihad etmeleri düşünülemeyeceğinden başka müctehidleri doğrudan taklid etmeleri zaruridir.

Mezhep bağlılığı konusunda Seyyid Bey, fıkıh tarihine dönerek, fıkıh mezheplerinin takarrür etmesinden önce ve sonra olmak üzere bir mezhebe bağlılık ve farklı görüşlerden yararlanabilme konularını ele alır. Buna göre, fıkıh mezhepleri oluşmadan önceki dönemde mukallid durumundaki mükellefler için mutlaka bir müctehidin ictihadına tabi olmak gerekli olmakla birlikte, her konuda tek bir müctehidin fetvalarına bağlanma gibi bir durum sözkonusu değildir. Muayyen bir mezhebe bağlanma düşüncesi, fıkıh mezheplerinin teşekkülünden sonra bazı fakihler tarafından bir zorunluluk olarak görülmeye başlanmıştır. Ancak bu, çoğunluğun görüşü değildir. Seyyid Bey, kendi görüşü olarak, belli bir müctehide veya mezhebe bağlanmanın veya bağlı kalmanın günümüzde de zorunlu olmadığını vurgular ve bu konudaki görüşleri etraflıca tartışır. Bununla bağlantılı olarak, farklı müctehid ya da mezheplere ait görüşler içinde en kolay olanın tercih edilip edilemeyeceği meselesini de inceleme konusu yaparak, “tetebbu’u’r-ruhas” diye tabir edilen bu konuda başkasına zarar verme veya diğer fıkhi mezhepleri hakir görme anlayışı olmamak kaydıyla kişinin istediği görüşü istediği müctehid veya mezhepten alabileceğini söyler. Bunun tek istisnası, bir meselede bir görüşe göre amel ettikten sonra aynı meselede bu görüşten dönerek başka bir görüşle amel etmektir ki bunun kabul edilemeyeceği kanaatindedir.

Seyyid Bey’in özellikle üzerinde durduğu bir başka mesele de telfik konusudur. Öncelikle telfikin tek bir konuda, birbirinden farklı sonuçları ihtiva eden farklı mezheplerin hükümlerini bir araya getirmek olduğunu belirterek, farklı konularda farklı mezhep veya müctehidlerin görüşlerini tercih ederek uygulamanın telfik sayılmayacağını vurgular. Tarife uygun olan telfikin iki türü vardır. Bunlardan birincisi icmaa muhalif olarak gerçekleşen telfiktir ki yapılan iş, hiçbir mezhebe göre caiz olmadığından böyle bir telfik geçerli değildir. Telfikin ikinci türünde ise, yapılan iş icmaa muhalif olmayıp, bazı mezhep görüşlerine göre caiz sayılan bir sonuç doğuruyorsa bu tür telfik geçerlidir.

Seyyid Bey, ictihad ve taklid meselesinde, taklid edilecek görüşlerin bir mezhep halinde teşekkül etmiş ve görüşlerinin de tedvin edilmiş olması gerektiği konusunda ileri sürülen tanımları kabul etmeyerek, bir müctehidin görüşlerinin güvenli bir biçimde kendisine ait olduğunun bilinebilir olmasını o müctehidin görüşlerinin kabulü için yeterli görür. Bir anlamda dört mezhep dışındaki bazı müctehidlerin görüşlerinin de kabul edilerek uygulamaya esas alınmasında sakınca olmadığını vurgulamaktadır ki, yaşadığı dönemde yani II. Meşrutiyet sonrasındaki kanunlaştırma çalışmalarında Hanefi mezhebi dışındaki diğer fıkhi mezheplerin ve müstakil müctehidlerin görüşlerinden günün gereklerine daha uygun olanların benimsenmesi meselesinde bu yaklaşımın önemli yansımaları bulunmaktadır.

Klasik usûl-i fıkha tenkitçi bir yaklaşım içinde olan Seyyid Bey, verdiği dersler çerçevesinde klasik usûl kitaplarında yer alan hüsün kubuh ve insan iradesinin şer’i bildirim karşısındaki konumu ve bunlarla bağlantılı olarak yaygın biçimde tartışılan tazib-i muti, teklif-i ma la yutak gibi konulara ders notlarında genişçe yer vermekte, tarafların görüşlerini muteber kaynaklara atıfla açıklamaktadır. Bu konularda genelde Maturidi yaklaşımı benimsediğini söylemek mümkündür.

Temel Soruları

Klasik usûl-i fıkıh geleneğinde mevcut olan kurallar genel olarak önemli olmakla birlikte bu kurallar, günün ihtiyacına göre yeni hükümler elde edilirken tenkitçi bir yaklaşımla ele alınmalı.

İslâm hukuku literatürü içinde örf ve makasıd ağırlıklı yaklaşımlar güncel ihtiyaçların karşılanmasında özellikle dikkate alınmalı.

Şâtıbî, Tûfî vb. âlimlerin öne sürdüğü farklı yaklaşımlar dikkatle takip edilmeli ve kullanılmalı.

İctihadın işlerlik alanı ve uygulama biçimi eleştirel olarak ele alınmalı.

Taklid ve mezhep bağlılığı konusunda eski anlayışlardan farklı olarak daha serbest bir yaklaşım benimsenmeli, farklı görüş ve ictihadlar arasından günün ihtiyaçlarına uygun olanları seçilmeli.

Fıkıh tarihi eleştirel ve ilmi metotlara bağlı olarak yorumlanmalı ve bugün için dersler çıkarılmalı.

Hilafetin dini ve tarihsel temelleri eleştirel olarak incelenmeli ve güncel hilafet varsayımları bu eleştirel yaklaşım çerçevesinde yeniden tanımlanmalı.

Hukukun ve uygulanacak kanunların tanımlanmasında toplumsal tecrübeye, örf ve adetlere ve güncel ihtiyaçlara önem verilmeli

İnanç, hukuk ve günlük hayatta her türlü taklidden uzak durulmalı.

Öne Çıkan Eserleri

Usûl-i fıkıh Dersleri: Matbaa-i Hukûkiye, Dâru’l-Hilâfe [İstanbul] 1328-1329 [1910-1911].

Usûl-i Fıkıh Dersleri: Hukuk Matbaası, İstanbul 1330 [1914-1915].

Usûl-i Fıkıh, Cüz-i Evvel: Medhal: Matbaa-i Amire, İstanbul 1333 [1917].

Usûl-i Fıkıh Dersleri Mebâhisinden İrade, Kaza ve Kader: Kader Matbaası, Dersaadet 1338 [1922].

Konferans: Hak Mefhumunun ve Kuvve-i Müeyyidesinin Sûret-i Telakkisi Hakkında İslâm Felsefe-i Hukukuyla Avrupa Felsefe-i Hukuku Arasında Bir Mukayese: Kader Matbaası, İstanbul 1338 [1922].

Hilafet ve Hakimiyet-i Milliy: [Ankara 1923].

Hilafetin Mahiyet-i Şer’iyesi: Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 3 Mart 1340 [1924] Tarihinde Münakid İkinci İctimaında Hilafetin Mahiyet-i Şer’iyesi Hakkında Adliye Vekili Seyyid Bey Tarafından İrad Olunan Nutuk: Türkiye Büyük Millet Meclisi Matbaası, Ankara [1924].

Tarih-i Fıkıh Dersleri: Dârülfünûn Matbaası, İstanbul, 1340 [1924].

 “İctihad ve Taklid”, İslâm Mecmuası, c.1, sy. 4 (28 Rebiul-âhir 1332), s. 8-11, sy. 5 (13 Cumadel-ûla 1332), s. 5-10, sy. 7 (Cumadel-âhir 1332), s. 2-5

 “Milk, Mal ve Bey’in Mâhiyet-i Hukukiyeleri”, Dârülfünûn Hukuk Fakültesi Mecmuası, c. 1, sy. 2 (Mayıs 1332), s. 131-141.

 “Hilafet ve Hakimiyet‐i Milliye”, Hilafet Risaleleri, ed. İsmail Kara, Klasik, İstanbul 2014, c. 6, s. 125‐176.

 “Hilafet”, Hilafet Risaleleri, ed. İsmail Kara, Klasik, İstanbul 2014, c. 4, s. 443‐484.

Kaynak: İslam Düşünce Atlası
Dijital Yapım: MÜSİDER ve TV5 Televizyonu