DOA mobil uygulaması 3 milyon kullanıcıya ulaştı
DOA mobil uygulaması 3 milyon kullanıcıya ulaştı
İçeriği Görüntüle

Uzun yıllardır Milli Gazete’de köşe yazarlığı yapan ve Yedi İklim Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmenliği görevini yürüten edebiyatçı-yazar Ali Haydar Haksal, 75 yaşında vefat etti. Bir süredir sağlık sorunları nedeniyle tedavi gören usta yazarın naaşı, Üsküdar Şakirin Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Haksal, 9 Temmuz 2026 tarihli "Ankara’nın Göbeğinde: Kudüs ile Golan’ı İsrail’e Ben Verdim!" başlıklı son yazısında, Batı dünyasının emperyalist politikalarını, ABD liderliğindeki küresel hamleleri ve İslam dünyasının içinde bulunduğu çelişkileri sert bir dille kaleme almıştı.

"Siyonizm Baskısı ve Emperyalist Çark"

Son makalesinde Orta Doğu’da yaşanan son gelişmeleri değerlendiren Haksal; NATO, ABD ve İsrail hattındaki siyasetin bölge halkları üzerindeki etkilerine dikkat çekmişti. Batılı ülkelerin Siyonizm baskısı altında hareket ederken kendi sorumluluklarından kaçmalarını ironik bir açmaz olarak niteleyen yazar, emperyalist gücün İslam coğrafyası üzerindeki baskısına vurgu yapmıştı.

İslam Dünyasına Öz Eleştiri ve Çarpıcı "Trump" Analizi

Yazısında ABD Başkanı Donald Trump’ın bölge aktörleriyle yürüttüğü diplomaside takındığı üstenci tavrı ve güç gösterisini eleştiren Haksal, Müslüman toplumların ve yöneticilerin bu tablo karşısındaki sessizliğini ve aldanışını eleştirmişti.

Yıllardır İslamcılık mücadelesi veren birtakım çevrelerin ideallerinden uzaklaşarak sağcı ve milliyetçi söylemlerle kendilerini avuttuklarını belirten Haksal, son yazısını şu çarpıcı ifadelerle noktalamıştı: "Trump, Ankara’nın göbeğinde masallarını okudu, üfledi ve gitti."

Haksal'ın son yazısının tamamı şu şekilde;

Trump şom ağızlı değil, kendini bilen, kimi zaman kafa karıştırıcı, kimi zaman gerçekleri muhataplarının yüzüne vuran biri. Gücün kendisine verdiği bir pervasızlık, şımarıklık, gurur, dalga geçen biri olarak görebilirsiniz. NATO olgusu İran’a saldırısı sırasında gündeme oturdu. NATO üyesi kimi ülkeler ABD’nin yaptırımları, zorlamaları sonucu bir yere kadar tahammül etti ya da uydu. Gazze soykırımı olayında, bir yanıyla hem gönüllü hem gönülsüz emperyal çarkın içinde yer almalarının da bir tahammül sınırı vardı. Ta ki İran’ın önce on iki günlük füze direnişi, sonrasında yeni dönem füze savunmasının yanında Hürmüz gerçeği olayların ve gidişatın seyrini değiştirdi.

Batı ülkelerinin ekonomideki sarsıntıları, petrol olayının dalgası fena hâlde salladı. Sarsıntının etkisi sürmektedir.

Soykırım konusunda kimi Avrupa ülkeleri, buna Rusya da dâhildir, Siyonizm baskısı altında tutulularken, onlar üzerlerindeki bu ağır yükün sorumlusu kendileri değilmiş gibi Siyonizm ile emperyal gücün içinde yer almaları kendilerinin hem açmazları hem de ironik durumlarıdır. Soykırımı gösteren, hâlâ örnek diye dolaştırılan işkenceler Avusturya’da, Polonya’da ve doğu Avrupa ülkelerindedir. Bu işin tuhaflıklarının bir yanı.

Bu soykırımlarının bütün suçlusu Filistin halkı ve Müslümanlardır gibi bir saçmalığa dönüştürülmüştür. Birlikte önce Filistin sonra da Orta Doğu’daki halkların ve Müslümanların üzerine birlikte abanmış durumdadırlar.

Bu konu üzerinde fazlasıyla durduk. Durmak zorundayız. Gerçekler böyle olmasına karşın Müslümanların içinde bulunduğu akıl almaz durumları. Bu karmaşık gibi görünen emperyalizm oyununun oyuncakları olmaları, onlarla birlikte de hareket etmeleri.

Suriye’nin fiili işgalinin gösteriminin güzel bir parodisini (8.07.2026) tarihinde Trump’ın Suriye’nin göstermelik mi, kukla mı, zavallı mı başkanı Ahmed Şara’nın yüzüne karşı söyledikleridir. Zavallı Şara, bu büyük mücahid! elleri dizlerinin üzerinde parmaklarıyla oynar gibi oyalanışı sadece bir emir eri konumundaki görünümü sonuçta bizi üzdü. İçimiz yandı.

Üzüldük, çünkü önce insanız. Bir insanın bu denli aşağılanışı kabullenilemez.

Üzüldük çünkü biz Müslüman’ız. Bütün yaptıkları haçlı seferlerinin başarısını yüzüne karşı, dünya kamusuna kameralar önünde bir beyanıydı.

Üzüldük çünkü Müslümanlar birbirlerini nasıl aldattıklarını, nasıl aldandıklarını, bunu değilmiş gibi bir söyleme dönüştürmeleri, inananlarını kendi bulanık sularında tutuyor olmalarıdır.

Yakın zamanda birlikte siyasal faaliyet hâlindeki biri misafirim oldu. Evimdeydi. Bir iki yokladım baktım ki durum vahim konuşmamayı tercih ettim. Zavallı hâlâ Kudüs diyor, Mescid-i Aksa diyor, mücahid Ahmed eş-Şara diyecek oluyor.

Trump karşısına Ahmed eş-Şara’yı oturtmuş, onu överken dalga geçiyor. Onun nasıl dürüst, iyi, güvenilir biri olduğunu söylüyor. Ama bir diğer yandan da Kudüs’ü ben İsrail’in başkenti yaptım, Golan Tepeleri’ni İsrail’e ben verdim. Yapıp ettiklerini madde madde sıralıyor. İsrail’i yok olmaktan kurtardığını, asıl tehlike İran idi onu da vurarak etkisiz hâle getirdiğini, bir gücünün kalmadığını sıralayıp durdu.

Yıllar yılı İslâmcılık mücadelesi vermiş olanların, milliyetçilerle, sağcılarla aynı düzlemde buluşmaları ideallerinden vazgeçmeleri, bütün bu olanlara hem kılıf ham bahane hem de umutlarını sürdürüyor gibi görünmeleri asıl şaşırtıcı olanı. Umutlarını Şam üzerinden Mescid-i Aksa’yı kurtaracaklarını umut ediyor olmalarıdır. Yani onlar Filistin’den, Kudüs’ten, Lübnan’dan, Suriye’den vazgeçtiklerini Mescid-i Aksa rüyalarının devam ettiğini söylüyorlar gibi duruyor avunuyorlar.

Trump, Ankara’nın göbeğinde masallarını okudu, üfledi ve gitti.