AK Parti, MKYK toplantısı Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında gerçekleşti. Toplantı sonrasında, AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Çelik, “Bu yıla çok yoğun bir şekilde girdik ve maalesef bu yoğunluk çok da pozitif anlamda bir yoğunluk değil; birçok alanda dünyanın krizlerle sarsıldığı bir dönemdeyiz. Bu nedenle pek çok hassasiyetin çok ince bir işçilikle, ciddi bir dikkatle ve iyi stratejilerle yönetilmesi gerekiyor. MKYK’mız ve MYK’mız hem iç politika hem de dış politika ile ilgili gelişmeleri bu hassasiyet çerçevesinde değerlendiriyor. Bugün Dışişleri Bakanlığı’nın ve Aile Bakanlığı’mızın sunumları var, ayrıca TBMM çalışmaları bulunuyor” dedi.

"‘Terörsüz Türkiye’ ile terörsüz bölge iç içe, kol kola ve birbiriyle ayrılmaz bütünlüğe sahip iki kavramdır”

Çelik ayrıca, şunları söyledi:

“Bu arada hem Gazze’deki ve hem Suriye’deki durumun değerlendirilmesi, Aile Bakanlığı’nın gündemiyle ilgili olarak basına yansıyan son konular, sosyal medya kullanımı konusundaki yaklaşımlar, stratejiler ve hazırlıklar başta olmak üzere tüm bu hususların ele alınması amacıyla MKYK’mız kapsamlı bir toplantı gerçekleştiriyor. Sayın Cumhurbaşkanımız ve Genel Başkanımız toplantının açılış konuşmasında Gazze konusunda gelinen son noktayı ve bu konudaki yürüttüğü güçlü diplomasiyi MKYK üyelerimizle paylaştı. Aynı şekilde Suriye’deki olaylara ilişkin değerlendirmelerini paylaştılar.. .Bunun dışında iç ve dış politikaya dair MKYK’mıza ve partimizin üst organlarına talimatları oldu; biliyorsunuz bu ay, Teşkilat Başkanımız Ahmet Büyükgümüş’ün koordinasyonunda bütün arkadaşlarımız sahadalar, illere gidiyorlar. Bu ayı da bu şekilde dolu dolu geçiriyor ve tamamlamak üzereyiz; önümüzdeki aylarda da yine vatandaşlarımızla buluşacağımız programlar gerçekleştireceğiz.

‘Terörsüz Türkiye’ ve terörsüz bölge konusundaki çalışmalarımızı kararlılıkla sürdürüyoruz. ‘Terörsüz Türkiye’ ile terörsüz bölge iç içe, kol kola ve birbiriyle ayrılmaz bütünlüğe sahip iki kavramdır. Terörsüz Türkiye, terörsüz bölgeden ayrılamaz, terörsüz bölge kavramı da Terörsüz Türkiye kavramından ayrı düşünülemez. Zaman zaman bu iki kavramın ayrı ayrı değerlendirilmeye çalışıldığını, aradaki bağın koparılmak istendiğini görüyoruz. Aradaki bu bağı koparmaya çalışanların yerine neyi koymaya çalıştıklarına baktığımızda, terör örgütlerini meşrulaştıran, mazur göstermeye çalışan ve terör örgütlerinin kazanımları olarak ifade edilen, aslında terör organizasyonlarının kurduğu diktatoryal vesayetleri ‘kazanım’ gibi sunan yaklaşımların olduğunu net bir şekilde görüyoruz. Bütün bu süreç, Terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge kavramlarının ne kadar zamanlı, ne kadar doğru olduğunu ve dünyanın içinden geçtiği bu dönemde ne kadar stratejik bir adım olduğunu bir kez daha göstermektedir. Onun içinden hem MKYK’mız hem MYK’mız hem de partimizin tüm organları açısından en hassasiyetle takip edilen konuların başında bu geliyor.

“Bu çerçevede Suriye’deki gündem, son derece önemlidir”

Bu çerçevede Suriye’deki gündem, son derece önemlidir. Uzun zamandır Suriye’de terör örgütlerinin birtakım alan kapatma, bazı bölgelerde diktatoryal vesayetler kurma ve terörist aktiviteleri devam ettirme gibi konularındaki uyarılarımızı dile getiriyorduk. Burada da, Suriye’de herkesin kazandığı 'tek Suriye, tek ordu' ilkesine bağlılık çerçevesinde tüm etnik, mezhepsel ve dini grupların haklarının garanti altına alınacağı bir modelin ve iradenin ortaya çıkması gerektiğini ifade ediyorduk. Gerçekten kastımız, Esad döneminin zulmünden, inkar ve asimilasyon politikalarından sonra bütün Suriyelilerin, Suriye’nin inşasına özne olarak katılması, kimsenin dışlanmaması gerektiğiydi. Türkmen, Arap, Kürt kardeşlerimiz, Müslümanlar, Hristiyanlar ile Şii, Sünni, Alevi, Nusayri, Dürzi başta olmak üzere saydığımız ve sayamadığımız tüm mezhep ve etnik grupların tek ve onurlu bir Suriye’nin eşit parçaları olarak, Suriye’nin geleceğinde söz sahibi olması gerektiğini defalarca ifade ettik ve irademizin bu yönde olduğunu açıkça ortaya koyduk.

“Suriye’de DEAŞ’la mücadelenin kesintisiz bir şekilde sürmesi gerek”

Jandarma ve Sahil Güvenlik Komutanlıklarına 3 bin 635 subay ve astsubay istihdam edilecek
Jandarma ve Sahil Güvenlik Komutanlıklarına 3 bin 635 subay ve astsubay istihdam edilecek
İçeriği Görüntüle

Her zaman hassasiyetle uyguladığımız konulardan biri, Suriye’de DEAŞ’la mücadelenin, DEAŞ’a yönelik mücadelenin kesintisiz bir şekilde sürmesi gerektiğidir. DEAŞ denilen bu katliam örgütünün, hiçbir şekilde kendisine alan bulamaması esastır. Aynı şekilde, hangi adı kullanırsa kullansın, hangi harfleri kullanırsa kullansın hiçbir terör örgütünün, burada hiçbir şekilde var olmaması gerektiğini temelindedir. Burada net uyarılarımızı açık şekilde yapıyoruz. Bu çerçevede iki hususta net cümleler kurduk ve izahını da yaptık. Birincisi, Terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge süreci kapsamında, PKK’nın tüm şube, uzantı ve illegal yapılanmalarıyla kendisini feshetmesi ve silah bırakması gerektiğini… Buna Suriye, Irak, İran yapılanmaları ile Avrupa’daki illegal yapılanmaların da dahil olduğunu açıkça ifade ettik. Yine aynı şekilde, bunun devamı olarak, bu sürecin farklı yöntemlerle ilerleyebileceğini, Irak’taki yöntemin farklı, Suriye’deki yöntemin farklı olabileceğini ifade ettik.

“Tek Suriye, tek ordu’ ilkesine aykırı bir tutum almak, Türkiye ve Suriye açısından bir milli güvenlik sorunu ve tehdidi teşkil ediyor”

Suriye açısından bizim önemsediğimiz, hem kan dökülmemesi, hem Suriye’deki Kürt kardeşlerimizin haklarının garanti altına alınması ve terörün vesayetinden kurtulması, hem de Suriye’nin birlik ve bütünlüğüne zarar veren terör ve asimetrik silahlı grupların ortadan kalkması, ama bunun Suriye’nin bir parçası olarak gerçekleşmesi bakımdan da 10 Mart Mutabakatı'nın önemini özellikle vurguladık. 10 Mart Mutabakatı esasında son derece sade bir yöntemi içeriyordu. SDG’nin, içindeki Suriyeli olmayan PKK’larından arındığı ve terör faaliyetlerinden vazgeçtiği takdirde, SDG unsurlarının bireysel olarak, Suriye ordusunun bir parçası haline gelmesi ve 'tek Suriye’ ilkesi çerçevesinde bu entegrasyona yönelmesi durumunda, tüm bu sürecin çatışmasız şekilde çözülmüş olacaktı. Günün sonunda, havalimanlarının, gümrük kapılarının ve enerji bölgelerinin Suriye Devleti’ne devri de Suriye’nin kuzeyinde bir terör devletçiği kurmak isteyenlerin, bu yanlış yaklaşımdan vazgeçmelerinin somut göstergesi olacaktı. Bu konuda da sürekli olarak şunu ifade ettik: ‘Tek Suriye, tek ordu’ ilkesine aykırı bir tutum almanın hem Türkiye açısından bir milli güvenlik sorunu ve tehdidi olduğu, hem de Suriye açısından bir milli güvenlik sorunu ve tehdidi teşkil ettiği noktasında Türkiye ile Suriye’nin ortak düşündüğünü ifade etik.

“Sayın Şara tarafından yayımlanan ve Suriye’deki Kürt’lerin haklarını, kimliklerini garanti altına alan kararname son derece sevindirici”

Ayrıca önemsediğimiz bir diğer husus, Esad rejimi döneminde kimlikleri ve varlıkları yok sayılmış Kürt, Türkmen ve diğer unsurların kimlik ve kültürlerinin garanti altına alınması. Sayın Cumhurbaşkanımız, Esad henüz katliamlara başlamadan önce rejimle yapılan görüşmelerde, başbakan olduğu dönemde, Suriye’deki Kürtlere kimlik haklarının verilmesi, insan hakları konusunda eksikliklerinin olmaması ve vatandaşlık haklarından eşit şekilde yararlanmalarıydı. Bizler, bu toplantılarda Sayın Cumhurbaşkanımızın bu hususları Esad’a ve heyetine defalarca bizzat söylediğine tanıklık ettik, hatta o dönemde bugün bu konularda çok konuşan ve yanlış değerlendirmeler yapan bazı siyasi partilerin gündeminde Suriye Kürtleri meselesi dahi bulunmuyordu. Suriye’deki devrimden sonra da bu hassasiyetlerimizi sürdürdük ve burada tek bir Suriye’nin, tek bir Suriye iradesinin ortaya çıkması, Türkmen, Kürt ve Arap kardeşlerimizin ortak bir irade ile kendi ülkelerine ve devletlerine eşit özne olarak katılmalarının sağlanması gerektiğini ifade ettik.

Hatta biliyorsunuz, geçenlerde sizlerden biri bana, ‘SDG’nin Türkiye’yi ziyaret etmesi gerektiğine dair bazı siyasetçilerin açıklamalarıyla ilgili değerlendirmemi’ sormuştu. O zaman da şunu söylemiştim: ‘Bahsettiğimiz şekilde Suriyeli olmayan PKK unsurlarından arınırlar, terörist faaliyetlerden vazgeçerler ve Suriye Ordusu'na entegre olurlar, daha sonra siyasi parti olarak yollarına devam ederler, mecliste ve hükümette yerlerini alırlar, elbette Türkiye’yi ziyaret etmelerinde bu açıdan bir mahsur olmaz. Biz bölgedeki bütün partilerle görüşüyoruz ama bunu meşru zeminde yapıyoruz’ diye açık ve net bir şekilde ifade etmiştim.

Bütün bu çerçeveye baktığımızda, Suriye Cumhurbaşkanı Sayın Şara tarafından yayımlanan ve Suriye’deki Kürt kardeşlerimizin haklarını, kimliklerini garanti altına alan kararnamenin son derece sevindirici olduğunu belirtmek isterim. Kararname, tam olarak okunduğunda, Suriye Kürtlerinin Suriye’nin ayrılmaz bir parçası olduğunu, dillerinin ve kültürlerinin güvence altına alındığını net bir şekilde ortaya koyuyor. Bazıları bu kararnameyi küçümsemeye çalışsa da unutulmamalıdır ki Esad rejiminin özellikle inkar ve yok sayma politikaları dikkate alındığında, Kürt kardeşlerimizin orada nüfus cüzdanı dahi yoktu. Şimdi bunun devlet düzeyinde bir kararnameyle garanti altına alınması ortaya konan irade beyanı açısından hem sevindirici hem de son derece önemlidir. İkincisi, Orta Doğu’da kimlik, etnik ve mezhep kavgalarının ne kadar acı sonuçlar doğuruyor. Belki de son 100 yıl içinde ilk defa çoğulculuğu benimseyen böyle bir kararname ortaya çıkmış oldu, Orta Doğu’daki devletlere bakıldığında, resmen o ülkede çoğulculuğun benimsendiğini ifade eden bir hukuki zemin oluştu. Elbette önemli olan eylemlerdir ancak sonuçta Kürt kardeşlerimiz için hukuki bir zemin ortaya çıkmıştır ve bunun takibi gerekmektedir. Bu konudaki hassasiyetlerimizi Suriye yönetimiyle paylaşıyoruz, Sayın Şara ve yönetimi de tek Suriye ilkesi etrafında bu konularda son derece hassas olduklarını ifade ediyorlar.

“Suriye’de ortaya çıkan son tabloyu bütün Kürtlerin, bütün Türkmenlerin ve bütün Arapların kazanımı olarak görmek lazım”

Tüm bu çerçevede, ne yazık ki 10 Mart Mutabakatı’na uyulmadığı için söz konusu herkesin bildiği askeri operasyonlar başlamış, 18 Ocak mutabakatıyla ise bir noktaya varılmış oldu. Bugün itibarıyla bir kez daha görüldü ki Suriye’de terör örgütleri ortadan kalktığında ve terör örgütlerine alan açan unsurlar bertaraf edildiğinde en çok kazananlar Suriye Kürtleri, Türkmenleri, Arapları ve diğer tüm gruplar oluyor. Dolayısıyla Suriye’de ortaya çıkan son tabloyu bütün Kürtlerin, bütün Türkmenlerin ve bütün Arapların kazanımı olarak görmek lazım. Eğer birileri herhangi bir yerde bir terör örgütünün kazanımını, bir etnik grubun kazanımı olarak sunuyorsa, burada son derece hastalıklı bir zihniyetin işlediğini ifade etmek lazım. Birilerinin çıkıp da ‘SDG’nin Kürtleri temsil ediyor’ gibi hastalıklı bir cümle kurması ile bir başkasının ‘DEAŞ’ın Arapları temsil ettiği’ gibi hastalıklı bir cümle kurması arasında hiçbir fark yoktur; bu sebeple terör örgütleri konusunda ilkesel bir tutum ortaya koymak şarttır ve gerçek kazanım, Suriye’de Kürt kardeşlerimizin, Türkmenlerin ve Arapların bu terör örgütlerinden kurtulmasıdır.

Açıkça beyan edilecek politik süreçlerin ve siyasal katılım süreçlerinin, hukuk temelinde sağlıklı işlemesine yönelik gayretlerin ortaya konulması, aynı zamanda kurumsal kapasitenin açık biçimde inşa edilmesi anlamına gelmektedir. Dolayısıyla SDG’nin ya da DEAŞ’ın kaybını, Kürtlerin veya Arapların kaybı gibi kodlayanların, gerçekte Kürt ya da Arap diye bir derdi olmadığı, sahadaki gelişmeler ve 10, 20, 30 yıllık tarihsel perspektiften bakıldığında çok net biçimde görülmektedir. Günün sonunda esas kazanımın, birincisi Suriye devleti tarafından Kürt kardeşlerimizin haklarını ve kimliklerini garanti altına alan kararnamedir.

“Bu sene, Davos toplantısından yansıyan mesajlar, son derece ilginç”

Bu sene, Davos toplantısından yansıyan mesajlar, son derece ilginç. Doğrudan küresel düzenin geleceğiyle ilgili olarak çok etkili mesajlar veriliyor. Ama belki de neoliberal düzenin, bu haliyle kapitalizmi savunanların, kendi içerisinde çelişkiye düştüğü en önemli zaman dilimlerinden bir tanesindeyiz. Uzun süre neoliberal ekonomik düzenin temsilcisi olan çevreler, bu düzenin sorunlarını bilmelerine rağmen bunu açıkça ifade edemiyorlardı. Bugün ise kamuya açık toplantılarda bu düzenin elitlerinin, neoliberal sistemin ikiyüzlülüğünü dile getirmeye çalıştıklarını görüyoruz. Bu durum, Cumhurbaşkanımızın yıllar önce dile getirdiği tespitlerin bugün adeta teyit edilmesi anlamına gelen son derece çarpıcı ifadelerin duyulmasına yol açmaktadır. Biz her zaman şunu söyledik: Bu düzen adına norm koyma yetkisini kendisinde görenlerin, önce bu normlara sadık kalması gerekir. Eksik de olsa Avrupa için geçerli gördüğünüz bir insan hakları veya hukuk devleti normunu Afrika ya da Asya için geçerli görmezseniz, bu bir gün tsunami etkisiyle gelir sizi vurur ve bununla yüzleşmek zorunda kalırsınız. Bugün Avrupa’daki bazı ülkeler, Grönland tartışmaları üzerinden seslerini yükseltirken, itiraz ettikleri uygulamaların aynısını Afrika’daki pek çok ülkeye yaptılar. Hatta bugün eleştirdikleri söylem ve girişimlerin benzerlerini daha bir ay önce Afrika’da bir ülkede darbe teşebbüsü yoluyla denemeye çalıştılar. Dolayısıyla, Avrupa’nın norm koyma kabiliyetini maalesef kaybettiğini gösteriyor.

Batı ittifakı kendisini yalnızca askeri bir yapı olarak değil, aynı zamanda değerler ittifakı olarak tanımlıyordu, ancak bugün bu değerler ittifakı olma vasfının nasıl çatladığını ve ortadan kalktığını açıkça görüyoruz. Bu bağlamda daha önce de ifade ettiğim gibi, İtalyan sosyalist düşünür Gramsci’nin 'Eski dünya ölüyor, yeni dünya doğamıyor; şimdi canavarlar zamanı' sözü, son derece açıklayıcıdır. Bu cümleyi yıllardır bu kürsülerden dile getiriyoruz ve bugün baktığımızda Davos’ta dahi bu düzenin elitleri tarafından en çok referans verilen ifadelerden biri haline geldiğini görüyoruz. Bu çerçevede, Kanada Başbakanı’nın konuşması da oldukça çarpıcıydı. 'Yeni düzen bir yama mı olacak yoksa bir mimari mi' sorusunu sordu, ancak yeni düzenin mimari olabilmesi için ne yeterli bir entelektüel tartışma, ne siyasi kapsayıcılık ne de uygun bir ortam bulunmaktadır, hatta bırakın mimariyi, bu düzene bir yama yapılabilme imkanının bile ortadan kalktığı, hiçbir yamayla meselenin çözülemeyeceği bir noktaya gelindiği net biçimde gözüküyor.

Biz, Cumhurbaşkanımızla birlikte G20 toplantılarına katıldığımızda, orada başka şeyler duyuyorduk, ardından BRICS, Şanghay İşbirliği Örgütü gibi ‘küresel güneyin kendisini ifade ettiği’ platformlardaki liderlerin konuşmalarına bakıyor, aradaki büyük farkı net şekilde görüyorduk. Ancak son Güney Afrika’daki G20 toplantısında itirazların neredeyse küresel güneyin itirazlarına çok benzemişti. Bu da dünyanın manyetik alanlarındaki değişimin, siyasi manyetik alanlarda da kendisini gösteriyor.

“Bugün en çok tartışılan konulardan biri de yapay zeka meselesi ve insanlığın geleceğidir”

Bugün en çok tartışılan konulardan biri de yapay zeka meselesi ve insanlığın geleceğidir; sanayi devriminin işçileri işsiz bırakmasının ardından, şimdi de yapay zekanın beyaz yakalıları ve eğitimli kesimleri işsiz bırakacağı yönünde ciddi bir tartışma var. Yaygın bir yoksulluk simülasyonu, dünyanın her tarafında eğitimle dahi giderilemeyen bir yoksulluk tablosu ortaya çıkarıyor. Bu yoksulluğa karşı mücadele için insanlığın anayasalara madde koymaktan yeni stratejiler geliştirmeye kadar çok yönlü bir çerçeveyi üretmesi gerekiyor. Ama şimdilik çatışma dışında bir şey üretilemediğini görüyoruz.

“İran’a yönelik herhangi bir dış müdahalenin karşısındayız, bu son derece yanlış olur”

İran konusunu çok yakından ve endişeyle takip ediyoruz. İran’a yönelik herhangi bir dış müdahalenin karşısındayız, bu son derece yanlış olur. Çünkü hem dış müdahale hem de dış müdahale yoluyla bir darbe İran için çok ağır ve sıkıntılı sonuçlar doğurur. Burada İran halkının iradesine saygı gösterilmelidir. Tarih boyunca binlerce kez denendiği üzere her dış müdahale vahşi, son derece acı verici ve bedelini halka ödeten sorunlar ortaya çıkarmıştır. Ülkelerin devlet başkanlarının hedef alınması ya da Venezuela ve bugün İran örneklerinde olduğu gibi silah zoruyla rejim değişikliği dayatılması dünyanın hiçbir yerinde çözüm olmamış, aksine daha büyük sorunlara yol açmış ve bu durum geçmişte bu süreçlerde rol almış Amerikalı siyasetçiler tarafından dahi itiraf edildi. Elbette İran’daki sorunları görmezden gelmiyoruz. Toplumsal ve devlet hayatında sorunlar var ama bunlar, kardeş İran halkının kendi dinamikleriyle çözülmelidir. Dış müdahaleyle bu iradenin üzeri örtüldüğünde çok daha katı ve olumsuz sonuçlar ortaya çıkmaktadır. İran köklü bir devlet, komşumuzdur ve İran halkı bizim için kardeş bir halktır. Dolayısıyla oraya dış müdahalenin son derece yanlış sonuçlar doğuracağını ve olmaması gerektiğini net bir şekilde ifade ediyoruz.

“Gazze, bir emlak değildir, Gazze, bir vatandır”

Gazze konusundaki gündemimiz her zaman esas gündemdir. Son kurulan Gazze Kurulu’nun yapacağı çalışmalar biraz önce MYK’da da ele alındı ve yakından takip edilecek. Her zaman söylediğimiz gibi yanlış haberlerden ve aşırı söylemlerden kaçınılmalıdır. Filistin’i Filistinliler yönetmelidir ve bu iradeyi gölgeleyecek tutumlardan uzak durulmalıdır. Kalıcı barışın tek yolu, bu ateşkesin kalıcı hale gelmesi ama ondan sonra 1967 sınırları temelinde, başkenti Doğu Kudüs olan, entegre ve toprak bütünlüğüne sahip bir Filistin Devleti’nin kurulmasıdır. Bu gerçekleşmeden kalıcı barış mümkün değildir. Ayrıca son derece acımasız ve yanlış cümleler kuruluyor. Gazze, bir emlak değildir, emlak yaklaşımıyla değerlendirilecek bir toprak parçası değildir; Gazze, bir vatandır ve bunu yok sayan yaklaşımlar son derece vahşi ve barbar söylemler anlamına geliyor. Gazze, asil ve soylu insanların insanlığa ve direnişe ders vermiş olduğu bir vatandır. Bu nedenle Filistin’i Filistinlilerin yönetmesi ilkesine saygı duyulmalıdır ve Gazze’nin Batı Şeria ile birlikte Filistinlilerin vatanı olduğu gerçeğine saygı duyulmalıdır. Gazze Barış Kurulu çerçevesindeki çalışmalar da bu şekilde sürdürülmelidir.”

Çelik’ten Özgür Özel’e yanıt

Ömer Çelik, daha sonra gazetecilerin sorularını yanıtladı. Çelik, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in Türkiye’nin Kobani’ye yaptığı yardımlara ilişkin açıklamalarına yönelik bir soruya ilişkin, “yardımların herhangi bir ülkenin talimatıyla değil, Türkiye’nin kendi insani ve stratejik değerlendirmeleri doğrultusunda gerçekleştirildiğini” söyledi. Çelik, Özel’in “Kobani’ye Obama’nın talimatıyla yardım yapıldığı” yönündeki ifadelerinin gerçeği yansıtmadığını belirtti. O dönemde ABD Başkanı Barack Obama’nın Kobani’deki insani duruma dikkat çekmek amacıyla Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı aradığını ifade eden Çelik, “Bu görüşmede herhangi bir talimat söz konusu değildir. Türkiye, bu aramadan çok önce insani yardım hazırlıklarını yapmıştı" dedi.

“Türkiye’nin Kobani’ye yardım iradesi ortaya koyduğu dönemde PKK’nın bu yardımları engellemeye çalıştığını” vurgulayan Çelik, “örgütün sivillerin yaşadığı insani dramı propaganda malzemesi hâline getirmek istediğini” söyledi. Çelik, Türkiye’nin bu engellemeleri aşacak yöntemler geliştirerek yardımları ulaştırdığını kaydetti. “İlk aşamada Kobani’ye 11 tırlık insani yardım gönderildiğini” hatırlatan Çelik, “Hangi ideoloji altında olursa olsun bölgede faaliyet gösteren tüm terör örgütlerinin karşısındayız. Suriyeli Kürtlerin, Türkmenlerin ve Arapların yanındayız. İnsani yardımlarımız kesintisiz şekilde devam edecektir” ifadelerini kullandı.

Çelik, Özel’in, Cumhurbaşkanı Erdoğan adına müze yapılmasına yönelik eleştirilerine de değinerek, söz konusu müzenin kişisel bir müze olmadığını, Cumhurbaşkanlığı Millî Saraylara bağlı olarak kurulduğunu belirtti. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk adına yaklaşık 39 müze bulunduğunu hatırlatan Çelik, Celal Bayar, Süleyman Demirel ve Abdullah Gül adına da müzeler olduğunu söyledi. Cumhurbaşkanlarının görev dönemlerinin müze aracılığıyla gelecek nesillere aktarılmasının kurumsal hafıza açısından önemli olduğunu ifade eden Çelik, “Sayın Cumhurbaşkanımızın görev süresi Cumhuriyet tarihinin yaklaşık dörtte birine denk geliyor. Bu dönemin müze yoluyla anlatılması son derece kıymetlidir. Bu, eleştirilecek değil, desteklenmesi gereken bir yaklaşımdır” dedi.

DEM Parti’nin değerlendirmesine tepki

Çelik, DEM Parti yöneticilerinin Türkiye’nin Suriye’deki bazı terör örgütlerinin faaliyetlerine göz yumduğu ve Kürt sivillerin hedef alındığı yönündeki iddialarını reddederek, bu açıklamaların siyasi bir nitelik taşımadığını söyledi. Çelik, söz konusu iddiaların örgüt argümanlarının tekrarından ibaret olduğunu belirterek, “Karşımızda özgün bir siyasi değerlendirme yoktur. Bunlar, terör örgütlerinin propagandasının vekâleten dile getirilmesidir” dedi. Türkiye’nin Kürt sivillerin hedef alınmasına göz yumduğu yönündeki iddiaları “ahlak dışı” olarak nitelendiren Çelik, PKK ve SDG’nin yıllar boyunca çok sayıda Kürt sivili hedef aldığını hatırlattı. Çelik, “Suriye’de hangi ad altında olursa olsun, sivillere yönelik terör eylemlerine karşı ilk tepkiyi veren biz oluruz” ifadelerini kullandı.

Çelik, Diyarbakır ve Mersin’de yaşanan güvenlik olaylarında hayatını kaybeden vatandaş için üzüntüsünü dile getirdi

Suriye’de gelinen noktada Kürtler, Türkmenler ve Arapların kazanım elde ettiğini vurgulayan Çelik, bu kazanımların korunmasının önemine işaret ederek, Türkiye’nin Suriye hükümeti ve devlet kurumlarıyla istişare halinde olmaya devam edeceğini belirtti. Çelik, terör örgütlerinin vesayetinden kurtulan yapıların, Suriye’nin geleceğinde daha güçlü söz sahibi olacağını ifade etti. DEM Parti’nin eylem çağrılarının ardından Diyarbakır ve Mersin’de yaşanan güvenlik olaylarına da değinen Çelik, hayatını kaybeden vatandaş için üzüntüsünü dile getirdi. Provokasyonlara karşı güvenlik güçlerinin hassasiyetle görev yaptığını söyleyen Çelik, siyasetçilerin de toplumsal gerilimi artıracak dil ve üsluptan kaçınması gerektiğini vurguladı.

“Soykırımcı bir hükümet tarafından eleştirilmek ya da yasaklanmak bir utanç değil, aksine onur nişanesidir"

İsrail basınında yer alan, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın da aralarında bulunduğu bazı Türk vatandaşlarına ülkeye giriş yasağı getirileceği yönündeki iddialara ilişkin değerlendirmede bulunan Çelik, bu iddiaların bir anlam taşımadığını söyledi. Çelik, Filistin davasına sahip çıkan isimlerin hedef alınmasının şaşırtıcı olmadığını belirterek, “Soykırımcı bir hükümet tarafından eleştirilmek ya da yasaklanmak bir utanç değil, aksine onur nişanesidir” dedi.

“Sayın Cumhurbaşkanımıza ve Sayın Devlet Bahçeli’ye yönelik ifadeleri lanetliyoruz”

DEM Parti heyetinin bazı siyasi partilere gerçekleştirdiği ziyaretler ve İmralı heyetinin Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşeceği yönündeki iddialara ilişkin de konuşan Çelik, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye yönelik kullanılan ifadeleri eleştirdi. Çelik, “Sayın Cumhurbaşkanımıza ve Sayın Devlet Bahçeli’ye yönelik bu ifadeleri lanetliyoruz. Onların hukukunun korunması bizim kırmızı çizgimizdir ve bu kırmızı çizgi açıkça ihlal edilmiştir” ifadelerini kullandı.

“CHP’li belediyeler, kreşleri ilgili bakanlıkların denetimi dışına çıkardı”

İstanbul Eyüpsultan’da İBB’ye bağlı bir kreşte çocuklara yönelik darp ve istismar iddialarına ilişkin soruya da yanıt veren Çelik, “CHP’li belediyelerin kreşleri ilgili bakanlıkların denetimi dışına çıkardığını” savundu. AK Parti’li belediyelerin modelinde denetimin esas olduğunu belirten Çelik, yaşanan olayda kamera kayıtlarının geç verilmesi ve bilgilendirme eksikliğinin denetimden kaçmanın sonucu olduğunu kaydetti.