Kahveci, yazısında şunları dile getirdi:

Vatanseverlik nedir? Milliyetçilik nedir?

Üzerinde derin düşünmemiz gereken konular. Mesela ayrımcılık milliyetçilikle ve vatanseverlikle ifade edilebilir mi?

Ülkenin tümünü kucaklamak yerine ülkemizin yarısını terörist ve teröre destek vermekle itham etmek vatanseverlikle ve milliyetçilikle izah edilebilir mi?

Ya da ırkçılık.

Önce genelden başlarsınız. Sonra alt ırklar gelir, sonra yöresel ayrımcılık gelir ve ardından aşiret veya sülale gelir ve de en sonunda aile arasındaki sen-bencilik… Yani ülkede ayrımcılığa başladığınızda bunun sınırı nerede duracak?

Tek hedef olmalı. Güçlü ve kardeşlik bağı ile sarılmış bir ülke. Yani Türkiye’miz.

Bugün ABD ırkçılık üzerinden mi milliyetçi yoksa vatanseverlik üzerinden mi milliyetçi? Ya da İngiltere veya İskoçya. Her ikisinin de Başbakanı İngiliz ve İskoç değil.

***

BOP yani Büyük Ortadoğu Projesi nedir? Rahmetli Erbakan ve Muhsin Yazıcıoğlu BOP için “Türkiye’yi yıkım projesi” olarak tanımlıyordu.

Dışarıdan değil, içeriden yıkım projesi. Veya Büyük İsrail Projesi de diyorlardı.

O zaman Türkiye’ye biraz yakından bakalım. Uçuyor, şahlanıyor oyun kuran ülke mi oluyoruz; yoksa yıkıma maruz kalmış bir ülke miyiz?

Rakamları vereceğim ve kararı size bırakacağım.

Buyurun başlayalım.

TEKNOLOJİSİ DURAN ÜLKE

Türkiye büyüyor mu yoksa aynı zamanda kalkınıyor mu?

Büyüme şudur: Bugün 10 hıyar satarak geliriniz 100 liradır; yarın 12 hıyar satarak geliriniz 120 liraya çıkıyor. İşte buna büyüme deniliyor.

Oysa 10 hıyar satışının yanına bir de televizyon, buzdolabı gibi yeni ve teknolojik ürünler satmaya başladınız. İşte buna kalkınma deniliyor. Yani teknolojik gelişmeyle sağlanan bir değer artışı.

Ülkeler orta-uzun vadede teknolojik gelişmeyi emsal ülkelerin ilerisine taşıdığında iki şey olur?

1-Ülkede refah artar.

2-Ülke parası istikrarlı bir değere oturur.

Bu iki şey olmuyorsa anlayın ki ülkeniz kalkınmıyor; sadece büyüyor ve şişiyor.

Grafik 1

Grafikte 3 şey görüyoruz.

1-) Türkiye’nin ihracatında “Yüksek teknolojik ürün payı” 2000’li yıllarda yüzde 6,0-7,0 aralığında seyrediyordu. AK Parti ile beraber Türkiye’nin yüksek teknoloji ihracat payı hızla düştü ve yüzde 3,0-4,0 bandına geriledi.

2-) Teknolojiyi ikiye ayırdığımızda, yani yüksek teknoloji ve düşük teknoloji diye baktığımızda yüksek teknoloji ürün ihracat oranımız 2007 yılına kadar bir yükseliş yaşıyor. Ve Türkiye’nin teknoloji seviyesi 2007 yılında adeta stop ederek duraksıyor.

3-) Burada önemli bir noktada şudur: Türkiye hem teknoloji seviyesi durmuş bir ülkedir hem de düşük teknoloji ülkesidir. Çünkü düşük teknoloji ürün ihracat oranı halen yüzde 63,1 ile yüksek teknolojinin üzerindedir. Yani bizim teknoloji seviyemiz yüzde 60’lara gelip durmamıştır, tersine yüzde 40’ın altında stop etmiştir.

Teknolojik seviyemizin durmasının ücretler ve fakirlik üzerindeki etkilerini ilerleyen satılarda grafiklerle vereceğiz ama bunun ana göstergesi yerli ve milli paramız olan Türk Lirasıdır. Bugün 1 doların 31 lira olmasının bir başka göstergesi değer üretemeyen ekonomimizin durumu olarak görebiliriz.

YABANCI SERMAYE BAĞIMLILIĞI

Bir ülkenin teknoloji seviyesi neden ve nasıl durdurulur? Yukarıda değindiğimiz gibi bunun ana göstergelerinden biri de paramızın değeridir.

Ama bir başka gösterge daha var: Yabancı sermaye bağımlılığı; yani ŞER güçlere karşı bağımlı oluşumuz.

Bunu nasıl ölçeriz?

Büyüme ve dış açıkla.

Özal öncesi Türkiye’nin iki ana ihracat kalemi vardır: Fındık ve kuru üzüm.

Oysa Özal bu ülkeyi makus talihinden kurtardı. Tekstil-konfeksiyon gibi hafif sanayi ile başlayan sanayileşme ve ihracat hemen rakamlara yansıdır.

1975-1981 dönemi;
Büyüme %17,9 ve cari açık -14.840 (1 birimlik büyümenin cari açığı -831 milyon dolar)

CHP'li başkan ihtiyaç fazlası araçları meydanda sergiledi CHP'li başkan ihtiyaç fazlası araçları meydanda sergiledi

1982-1992 dönemi;
Büyüme %63,7 ve cari açık -8.413 (1 birimlik büyümenin cari açığı -132 milyon dolar)

1992-2002 dönemi;
Büyüme %34,2 ve cari açık -16.927 (1 birimlik büyümenin cari açığı -495 milyon dolar)

2002-2012 dönemi;
Büyüme %72,4 ve cari açık -327.924 (1 birimlik büyümenin cari açığı -4.531 milyon dolar)

2012-2022 dönemi;
Büyüme %66,9 ve cari açık -284.110 (1 birimlik büyümenin cari açığı -4.247 milyon dolar)

Buradan bazı notlar ileteyim: TÜİK büyüme serisini 2016 yılında güncelledi ve artık sanal da olsa yalanda olsa büyüyoruz. Mesela Özal dönemi 10 yılın büyüme oranı %63,7 çıkıyor ama bunu yeni seride hesaplasak büyüme oranı en az yüzde 90lara çıkar.

Buna rağmen Özal dönemi her 1 büyümenin cari açık etkisi sadece ve sadece 132 milyon dolardı. Oysa AK Parti dönemi her 1 büyümenin cari açığı 4,5 milyar dolar seviyesine çıkartarak Türkiye’yi tam bir yabancı sermaye bağımlısı ülke haline getirdi.

Hangi vatansever bir milliyetçi ülkesinin bu derece yabancı sermaye bağımlılığını içine sindirebilir? Her kelimede bağımsızlık ve şer güçlere meydan okuyan hangi ülke bu derece yabancı sermayeye bağımlı ekonomi oluşturur?

Mesela bakınız bu yabancı sermaye bağımlılığı dış politikada Türkiye’yi ne hale getirdi?

-Hani SİSİ’yi davet etmiştik ve geçen yıl Türkiye’ye gelecekti. Ama gelmedi ve gelmediği gibi bizi ayağına getirtti.

-Bir gece ansızın gelebiliriz dediğimiz Yunanistan ve Miçotakis’in de aynı şekilde ayağına gittik.

-Çin para veriyor diye mi acaba Uygur Türkleri’ni görmüyor, yok sayıyor ve hatta sınır dışı ediyoruz?

-Ruslar askerlerimizi katlediyor ama Putin’in kapısında ayakta bekleyen yine bizleriz. Hatta Akkuyu’da Milli Egemenlik ihlali sayılabilecek bir satış mı yaptık? Rusya geçen yıl 15 milyar doları doğrudan ve 25 milyar doları dolaylı şekilde Türkiye’nin döviz açığını kapattı. Neden ve ne karşılığı acaba?

-BAE ve S Arabistan ile ilişkilerimiz ikili para antlaşmaları ile Milli Egemenlik şartlarını zorlayacak şekle nasıl ve neden geldi?

Burada sayamadığım daha nice örnekler… Hepsi ve nerede ise tamamı yukarıda verdiğim yabancı sermaye bağımlılığının sonucu gelişen ilişkiler değil mi?

Hangi Vatansever-Milliyetçi ülkesinin bu derece bağımlı ekonomi ve siyasetinin olmasını benimseyebilir?

BİLİM-TEKNOLOJİ YOKSA FAKİRLİK VAR

Bugün ülkemizin en büyük kuşaksal sorunlarından biri nedir derseniz hemen cevap vereyim: Her ile üniversite.

Adalet sarayları yapıp adaleti nasıl öldürdüysek bilimi ve eğitimi de her ile üniversite ile öldürüyoruz.
Herkes üniversiteli ama herkes işsiz gibi bir durum var.

Mesela yıllık şu kadar edebiyat-tarih öğretmeni ihtiyacımıza karşılık onun 50-100 katı edebiyat-tarih öğretmeni sınıfı açarak aslında bu gençlerin hayatlarını mahvediyoruz.

Bugün ülkemizde mesleksiz ve ömür boyu mesleğini yapamayacak milyonlarca üniversite öğrencimiz oluştu.

Kasiyer veya moto-kuryelik yapan üniversite mezunları sadece bizde olsa gerek.

Ara eleman adeta bitti. “Meslek Lisesi Memleket Meselesi” demişti Koç Holding bir zamanlar ve sonra MÜSİAD “Ara Eleman Aranan Eleman” diye tekrar etti yıllar sonra. Ama ne çare…

Kadavra görmeden yetişen doktorlar, bilim görmeden yetişen mühendisler, eksi netle üniversiteye giren öğrenciler… Hepsi ülkenin karanlık geleceğinin birer inşası.

İlkokulları camiye, ortaokul ve liseleri kuran kursuna çevirerek ülkeden bilimin silinmesini hangi vatansever milliyetçi benimseyebilir?

Boğaziçi Üniversitesi örneğinde olduğu gibi, nerede bir kalite ve değer varsa onu yok etmek kimin işine yarıyor acaba?

Üniversite mezunlarının eski lise mezunları seviyesine düşmesi kimin işine geliyor olabilir?

BEYİN GÖÇÜ VE ÇÖLLEŞEN TÜRKİYE

2017 yılından beri yazıyorum. Türkiye önce Arjantin ve sonra Venezuela olacak diyordum.

Bugün ekonomi tablolarımız Arjantin ile yarışıyor. Aramızda öyle çok fark kalmadı. Ama Venezuela işi çok daha karmaşık ve yıkıcı.

Venezuela’da olanları hatırlayalım:

ABD karşıtı gibi duran Chavez’e karşı askeri darbe girişimi yapıldı. Venezuela halkı sokağa çıktı ve o askeri darbeyi püskürttüler.

Sonra H. Chavez ne yaptı? Referandumlarla bütün yetkiyi kendinde topladı. Meclisi bile formalite haline getirdi. Adeta “Tek Adam” oldu. Ne denetleme ne dengeleme kaldı. Ve ölünce yerine mirasçısı kamyon şoförü N. Maduro geçti.

Tüm bu süreçte darbeye de tek adamlığa da karşı çıkan orta sınıf dertlerini anlatamadı. Tek adamlık pekiştikçe ve ülkeye yerleştikçe Venezuela Halkının orta sınıfı ülkeyi terk etti. Geriye sürekli fakirleşen ve açlık içinde kıvranan bir ülke kaldı.

Ya Türkiye?

2017’den beri ülkeden kaçış var. Artık iyi eğitimlilerin terk ettiği bir Türkiye var. Ülkesini seven, vatanına sıkı sıkıya bağlı olan herkesin en büyük dert edineceği bir olay bu. “Giderlerse gitsinler” diyerek Türkiye’nin çölleşmesine izin verilmeyecek bir durumdur bu.

Ne iyi doktor, ne iyi mühendis, ne iyi eğitimci bu ülkede artık kalmamaya başlıyor. Bu durum uzun vadede ülkemiz için adeta bir yıkım demektir.

İŞSİZLİK-FAKİRLİK ARTIK KALICI

Büyüme ve yabancı sermaye bağımlılığında görmüştük. Türkiye kalkınmıyor ve sadece şişiyor. Bunun ne gibi etkileri oluşuyor.

1-İlk olarak grafikte görüldüğü gibi büyüme ile istihdam arasında bağ kopuyor. Artık yeterli istihdam üretemiyoruz.

Grafik 2-1

2-İstihdam yetersiz kalınca ne oluyor? Ücretler artmıyor.

Hem değer (teknoloji) üretimi yetersiz kalıyor hem de istihdam yetersiz kalınca karşımıza sürekli eriyen ücretler çıkıyor.

Çalışanların ücretleri eridikçe oradan emeklilerin de ücretleri eriyor. Yani ülke olarak bir bütün kaybediyoruz.

Grafi̇k 3
Grafik 4
İyi ama bunca erimeye rağmen kazanan yok mu?

İşte tek kazanan. Erdoğan’ın liderliğinde Türkiye’de sadece ve sadece en zengin yüzde 5’lik kesim kazanıyor.

Türkiye’nin tek kazananı en zengin yüzde 5… Tek mutlu olanlar da sanırız onlar olsa gerek.

Grafi̇k 5
TÜRKİYE NÜFUS ÜRETEMİYOR

Aslında her şey birbiri ile bağlı gelişiyor. Hiçbiri bir diğerinden kopuk değil.

Mesela fakirlik, yoksulluk, işsizlik ne doğuruyor derseniz tek kelime ile cevap vereyim: Yokluk.

Grafi̇k 6

Bu yokluğun en büyüğü ise evlat yokluğu.

Türkiye’de ekonomi ve ekonomik beklentiler iyileşince doğum sayısı da artıyor. Nitekim bunu 2003-2008 arasında; 2011-2015 arasında gördük. Ama ne oldu ise 2015 sonrası büyük bir çöküntüye girdik.

Bir ülkenin nüfusunu koruması için aile başına 2,1 doğum gerekiyor. Bu 2,1 doğumun 1’i anne, 1’i baba ve 0,1’i de erken yaşta ölümler (kaza, cinayet vs) için gerekli nüfustur.

2015 yılında 2,2 olan kadın başına doğum oranı 2022 yılında 1,62’ye düşerek adeta felaketi belgelemiş oldu. Hatta 2023 nüfus verileri doğum oranının çok daha hızla düşmeye devam ettiğini gösteriyor.

Doğumu azalan Türkiye’de ne oluyor derseniz hemen onu da söyleyelim: Yaşlı nüfus hızla artmaya devam ederken çocuk nüfus bırakın artmayı, tersine azalmaya bile başladı.
Grafi̇k 7
Grafi̇k 8
Nüfus açısından en büyük sıkıntılarımızdan biri de bölgesel nüfus gelişmeleridir. Değer üreten, ülkeye eğitim ve teknoloji açısından değer kazandıran bölgeler olarak mesela Marmara mesela Ege mesela Karadeniz Bölgelerinde doğum oranları felaket ötesi seviyelere gerilemiş durumda.

Bir ülkeyi sevmek, vatanseverlik ve milliyetçilik bu tablolar karşısında ne düşünebilir?

Kısaca Türkiye’mizin sorunları kısa vadeli enflasyon, cari açık vs değildir. Türkiye’nin asıl büyük sorunları yapısal yıkıma giden temel sorunlardır.

Değer üretemeyen bir Türkiye

Nüfus üretemeyen bir Türkiye

Kalıcı fakirliğe mahkum bir Türkiye

İyi eğitimlilerin ülkeden gittiği bir Türkiye

Öylece karşımızda durmaktadır. Böyle bir tablo karşısında sessiz kalmak, uyarıda bulunmamak, dikkat çekmemek vatanseverlik olabilir mi?

Böyle bir tablo karşısında asıl uyarmak ve dikkat çekmek vatanseverliktir. Asıl bu duruş Milliyetçiliktir.

Bilmem anlatabildim mi?

TOPLUM SORUNLARI BİLİYOR MU?

Gelelim son aşamaya.

Büyük sorunlar ve büyük yıkım içine girmiş bir ülkemiz var. Kurumları çöken hatta inanç değerleri bile yıkılan bir Türkiye…

Faiz indirirken Nasss… faiz artırırken Fazilet dediğinizde her ikisini de İslami bir söyleme oturtuyoruz. Acaba İslam birbirinin tam zıttı şeyleri nasıl karşılıyor?

2017 Referandumu için söylemiştim: Bu referandum geçerse 1- ülke yıkılır 2-İslam yıkılır (burada ‘yıkılır’ kelimesi büyük zarar görür anlamındadır)

Şimdi gelelim saadete.

Toplumda fakirlik artıyor, işsizlik büyük sorun ama toplum buna seçimler yoluyla refleks vermiyor. Neden acaba?

Elbette benzer sorunları başka ülkeler de yaşıyor; hatta geçmişte benzer sorunları dünyanın başka ülkeleri de yaşamıştı. Büyük ekonomik buhranlar toplumları otoriter ve radikal partilere sevkediyor.

Nitekim 1. Dünya Savaşı ardından gelen 29 Buhranı ile Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini, İspanya’da Franco ve Portekiz’de Salazar…

Bugün ise İsrail’de Netenyahu, Macaristan’da Orban, Hindistan’da Modi, bir dönem önce ABD’de Trump, Brezilya’da Bolsonaro örnekleri.

Hatta Almanya’da, İtalya’da, Fransa’da seçmenin radikalleşmesi de bunlara benzer örneklerdir.

İngiltere’de Brexit örneği ve Boris J. mesela. “Türkler Avrupa’yı istila edecek” yalanı ile İngiltere’yi AB’den çıkarttı. Olumlu oy verenlerin büyük kısmı ise ileri yaş grubu oldu. Şu anda İngiltere’de gençler yaşlılara çok kızıyor. Çünkü kandırılmışlardı.

Zenci-Beyaz üzerinden kölelik konusunda iç savaş yaşayan ABD bile Obama sonrası Trump’a oy verebilmişti. O nedenle toplumlarında akıl tutulması yaşayabileceği çok uzman tarafından izah ediliyor.

Türkiye’ye bakıyoruz.

AK Parti’nin ilk dönemleri en fazla gençler ve yükseköğretimliler mutlu. Grafikte görüldüğü gibi 2004-2006 (3 yıllık ortalamalar) döneminde yükseköğretimliler yüzde 66,4 mutluluk oranına sahip. Bu oran şimdi 2020-2023 ortalamasına göre sadece yüzde 49,0 mutlu. Hatta mutsuzum diyenlerin oranı da 7,6’dan 14,5’e çıkmış. Toplam karamsarlık artışı 24,2 puan.

Tabloda dikkat ederseniz alt eğitim grubu mesela AK Parti’nin ilk dönemlerinde pek mutlu değil. O kesimlerde de bir mutluluk kaybı var ama çok daha sınırlı.

Eğitim seviyesi arttıkça şu gelişme yaşanıyor: Alt eğitim grubu daha az mutluluktan çok daha sınırlı bir kayıpla bir alta düşüyor. Ama eğitim seviyesi arttıkça AK Parti’nin ilk dönemlerinde daha mutlu olan kesim büyük şok içerisinde mutluluklarını kaybediyor.

Peki buna rağmen neden seçimlere bu tablo yansımıyor: Aslında sorunun cevabı çok basit. Toplum beka sorununa, terör sorununa, vatan-millet söylemine kanıyor. Din istismarı da burada çok önemli. Bir tarafta deistler artıyor ama diğer tarafta ‘din elden gidiyor’ söylemi karşılık buluyor.

Peki, bütün bunlar ne ifade ediyor derseniz hemen izah edeyim: Realiteyi kaybetmiş bir toplum yapısının yansıması yaşanıyor. Eğer ülkenin gerçek temel sorunları gündemde kalsaydı acaba sandıklar ne olurdu? Ya da şöyle söyleyelim: Vatandaş maalesef gerçek sorunları bir türlü göremiyor-gösterilmiyor.

Hiç 1,2 milyar dolarlık köprüye verilen 15 milyar dolarlık Hazine garantisi olur mu? Böyle bir ihaleciler silsilesi vatansever midir? Sizce nereye gidiyor?

Grafi̇k 9