Hayatı

IV/X. yüzyılın önde gelen edip-filozoflarından Ebû Hayyân et-Tevhîdî 330/941-942 tarihlerinde Şîraz’da doğmuş, Büveyhîler dönemi Rey ve Bağdat şehirleri ekseninde geçen ömrünü yine Şîraz’da 414/1023 senesinde tamamlamıştır. Tevhîdî’nin hayatı üç devre dahilinde incelenebilir. Birinci devre Şîraz’dan Bağdat’a gelerek edeb, Arap dili ve dinî ilimler tahsil ettiği bu devrede, Tevhîdî’nin hocaları arasında mantık ve dil ilişkisi etrafında Mettâ ile yaptığı tartışma ile bilinen meşhur dilci Ebû Saîd es-Sîrâfî (ö. 368/978), yine kelamcı ve dilci Ali b. İsa er-Rummânî (ö. 384/994), fakih Kadı Ebû Hâmid el-Merverrûzî, muhaddis Ebû Bekr eş-Şâfiî (ö. 354/965), fakih Ebü’l-Ferece en-Nehrevânî gibi isimler bulunur. Tevhîdî fıkıh ilmindeki tahsili onun Şafiî tabakat literatürüne dahil edilmesine de neden olmuştur. Aynı dönemde Bağdat’ın önde gelen sûfîleri Ebû Cafer el-Huldî (ö. 348/959) ve İbn Sem‘ûn’la da ilişki içinde olan Ebû Hayyân, hayatının sonraki dönemlerini etkileyen bir hac yolcuğunu da İbnü’l-Cellâ ve el-Harrânî adlı iki sûfîyle birlikte yapmıştır.

Tevhîdî’nin hayatının ikinci dönemi üç filozof, dört vezir ve iki şehir ekseninde şekillenir. Üç filozof meşhur matematikçi Ebü’l-Vefâ el-Bûzcânî, Fârâbî’nin öğrenici Yahyâ b. Adî ve onun öğrencisi Ebû Süleyman es-Sicistânî’dir. Dört vezir Rey’deki iki Büveyhî veziri Ebü’l-Fazl İbnü’l-Amîd ve Sâhib b. Abbâd ile Bağdat’taki Büveyhî vezirleri Ebü’l-Feth İbnü’l-Amîd ile İbn Sa‘dân’dır. Ebü’l-vefâ el-Büzcânî, Tevhidî’nin yoksulluk çektiğini söylediği bir dönemde onu Rey’deki Büveyhî emiri Ebü’l-Fazl ile tanıştırmıştır. Her ne kadar sarayda onu tatmin edecek bir konum elde edemese de, bu vesileyle Rey’deki entelektüel çevre ile tanışma imkânı elde etmiştir. Burada tanıştığı en önemli isimlerden biri meşhur filozof İbn Miskeveyh’tir. Hicrî 355-358 yılları arasında bulunduğu Rey’de, saray kütüphaneciliğini yapan İbn Miskeveveyh’e sorduğu sorular ve onun cevaplarından oluşan el-Hevâmil ve’ş-şevâmil adlı eseri bu dönemde ortaya çıkmıştır. Ebü’l-Fazl’ın ölümünden sonra Bağdat’a dönen Tevhîdî, burada bulunduğu esnada Ebü’l-Fazl’ın yerine vezirliğe geçen ve bir süre Bağdat’ta ikamet eden Ebü’l-Feth İbnü’l-Amîd’in meclislerinde bulunmuştur. Bu tarihlerde (h. 361) onun filozof el-Bedîhî’nin delaletiyle Yahyâ b. Adî’nin felsefe meclislerine dahil olduğunu biliyoruz. Yahyâ b. Adî’nin kısa bir süre sonra 364/975 senesindeki vefatı, Tevhîdî’nin Yahyâ’ya öğrenciliğinin kısa sürmesine neden olmuştur. Onun Yahyâ ile münasebetini, yine Yahyâ’nın talebesi olan Ebû Süleyman es-Sicistânî ile ilişkisi takip etmiştir. Sicistânî’nin felsefe meclislerinde bulunarak ondan dersler alan Tevhîdî’nin felsefî kişiliğinin teşekkülünde hocasının büyük bir rolü vardır. Onun el-İmtâ‘, el-Mukâbesât ve es-Sadâka gibi metinlerindeki aktarımlarının da gösterdiği üzere Sicistânî ile Tevhîdî arasında tam bir hoca-talebe ilişkisi vardır. Onun el-Mukâbesât adlı eseri Sicistânî’nin felsefe meclislerinde yer alan çeşitli filozofların farklı konularla ilgili yorumlarını ve Sicistânî’nin değerlendirmelerini aktarırken, el-İmtâ‘ ise Tevhîdî’nin Sicistânî’ye sorduğu soruların geniş bir aktarımını içerir. Onun Sicistânî ile süren ve ancak Şîraz’a gittiği dönemde sona eren ilişkisi Tevhîdî biyografisinde yeni bir evreyi ifade eder. Bu dönem el-İmtâ‘, el-Mukâbesât, Risâle fî’l-ulûm, es-Sadâka ve Risâletü’l-hayât’ın telifinde büyük bir rol oyanmıştır.

Tevhîdî 367/977 tarihinde, önceki Büveyhî veziri Ebü’l-Feth’in ölümü ertesinde vezarete geçen Sâhib b. Abbâd’ın yanına giderek 370/980 tarihine kadar Rey’de kaldı. Eserlerinde daima maddî yoksunluklardan şikayet eden ve vezirlerin yanında bunu telafi edebilmeyi arzu eden Tevhîdî, daha önceki Rey seyahatinde olduğu gibi bu kez de Bağdat’a eli boş döndü. Onun bu hayal kırıklıkları Rey’de yanında kaldığı iki vezir hakkında Mesâlibu’l-vezîreyn adında kapsamlı ve sert bir hiciv eseri yazmasına sebep olmuştur. H. 370’de Rey’den Bağdat’a dönen Ebû Hayyân, Ebü’l-Vefâ el-Bûzcânî tarafından Bağdat’ın yeni veziri İbn Sa‘dân’la tanıştırılmıştır. Yine Ebü’l-Vefâ’nın delaletiyle öne Bağdat’ta bir hastahanenin sorumluluğuna atanan Tevhîdî, daha sonra vezir İbn Sa‘dân’ın yakın nedimlerinden biri haline getirilmiştir. Tevhîdî meşhur eseri el-İmtâ ve’l-muânese’yi İbn Sa‘dân’ın sarayında kurulan meclisleri anlattığı gibi, Tevhîdî’nin her gece vezirle sarayda yaptığı sohbetleri de kaydeder. Aynı dönemde Sicistânî’nin meclisinde bulunan filozoflardan yapılan aktarımlar ise el-Mukâbesât’ı meydana getirmiştir.

Vezir İbn Sa‘dân’ın 375/985 tarihinde öldürülmesiyle birlikte Bağdat’taki durumu kötüleşen Tevhîdî bir süre sonra, doğduğu Şîraz’a geri dönmüştür. Hangi tarihte buraya döndüğünü kesin bir şekilde bilmediğimiz Tevhîdî, burada bir süre vezir ed-Dülcî’nin himayesi altında yaşamıştır. Bununla birlikte Şîraz evresi Tevhîdî için bir tür inziva ve dervişane yaşantıya dönüş olarak değerlendirilebilir. 400/1010 yılında Kadı Ebû Sehl’e gönderdiği bir mektupta tüm kitaplarını yakarak inzivayı tercih ettiğini söyleyen Tevhîdî, 414/1023 senesinde Şîraz’da vefat etmiştir.

Öğretisi

Düşünce dünyasının teşekkülünde soruların büyük bir rol oynadığı Ebû Hayyân et-Tevhîdî bu soruların varlıkla ve doğrudan kendi varoluşuyla çok yakın bir ilişki içerisinde ortaya çıktığına ve eserlerinde de bir edîb duyarlılığıyla aynı canlılık içerisinde tartışıldığına şahit olduğumuz ender müelliflerden biridir. Onun entelektüel biyografisi varlık, bilgi, nefs ve ahlâk konularına ilişkin sorularıyla; Gazâlî’yi andırır bir şekilde, üdebâ, ulemâ, felâsife ve sûfiyyûn geleneklerinden geçerek şekillenen sürekli bir arayışa işaret eder. Bu itibarla, kaleme aldığı edeb, felsefe ve tasavvuf metinleriyle Tevhîdî, ansiklopedist bir edip olmanın ötesinde, sorular sahibi bir düşünür olarak değerlendirilmek durumundadır.

İnsanı, “insanlığını kendisine mesele edinen varlık” olarak tanımlayan (el-Hevâmil) ve bu cihetle “kendini bilme” gayretine merkezî bir önem atfeden Tevhîdî düşüncesinin mihverinde yer alan soru, “oluş” içerisinde “kemâl”in imkânıyla ilgilidir. Bu soru ve onunla ilişkili temel sorun alanlarının teşekkülüne sebep olan hâl ise bir kez “oluş”a katılmış olmanın “zıtlıklar”la malûliyeti beraberinde getirdiğine ilişkin derin bir farkındalıkla birlikte ortaya çıkar. Temelde fizik-metafizik, teori-pratik ve bilgi-erdem ilişkisi bağlamında tezahür eden uyumsuzluklar üzerinde yoğunlaşan ve insan tabiatına bitişik, birbiriyle uzlaşmaz görünen durumları söz konusu eden bu düşünce; doğal olarak söz konusu zıtlıkları aşma yönünde bir gayrete matuf olarak şekillenmiştir.  Bu gayretin bir neticesi olarak Tevhîdî, el-Hevâmil ve el-Besâir’den el-İimtâ’ ve el-Mukâbesât’a, buradan da es-Sadâka ve el-İşârâtü’l-ilâhiyye’ye üdebâ-ulemâ ve felâsife geleneğinden geçerek nihayetinde tasavvuf düşüncesinde karar kılacak bir tavır arayışı sergiler. Bilgi-erdem ilişkisi, metafizik bilginin imkânı ve mücerret, sonsuz bir cevher olarak nâtık nefsin kemâli problemleriyle ilgili olarak başlangıçta müsbet sorular şeklinde tezahür eden bu arayış, Tevhîdî’nin filozoflarla karşılaşma tecrübesinde, yer yer eleştirel bir şekil de alarak aklın imkânlarını sorgulamaya evrilmiş, nihaî olarak bilgi sahasında keşf ve ilham, ahlâk sahasında ise ilâhi inâyet ve lütuf vurgusuyla tasavvufta son bulmuştur. Eserleri üzerinden takibe imkan bulduğumuz bu arayışın en önemli özelliklerinden biri de Tevhîdî biyografisi üzerinden de takip edilebilir olmasıdır. Zira eserlerindeki bu yolculuk, onun, Bağdat’tan Mekke’ye, Mekke’den Rey’e, Rey’den Bağdat’a ve nihayet Şîraz’da inzivaya doğru şekillenen yolculuğuyla da yakından ilişkilidir.

Tevhîdî’nin ahlâk sahasıyla ilgili sorduğu en önemli soru, Sokrates’ten günümüze kadar önemli bir problem alanı olarak ortaya çıkan bilgi-erdem ilişkisiyle ilgilidir: “Bilgi fiili gerektirir mi?” Onun görüşleri zaviyesinden düşünüldüğünde, bilginin erdem olduğunu söyleyen Sokrates’in görüşü doğru değildir. Problemi irade açısından değil de bilginin niteliği açısından çözümleyen Aristoteles’in görüşü de açmazlarla doludur. Meseleyi irade açısından vaz ederek bilginin fiili iktiza etmediğini, fakat fiillerimizin ilkesi olan bilginin mevcut olmadığı durumda iyi fiiller işleyemeyeceğimizi ifade eden Fârâbî’nin görüşü ise meseleyi bedensel birtakım alıştırmaların yanısıra toplumla ilişkili olarak çözümlemeye çalışır. Ebû Hayyân iyi fiillerin ilkesi olarak iyinin ne olduğu hakkında bilgi sahibi olmamız gerektiği hususunda şüphe sahibi değildir. Onun şüphesi, iyi hakkındaki bu bilginin fiil sahasında nasıl tahakkuk edeceği hakkındadır. Bilmeyi olmakla birlikte düşünen Ebû Hayyân, Fârâbî’de olduğu gibi bedensel alıştırmalara vurguda bulunur, fakat bunu yeterli görmez. Bir adım ilerisinde o, topluma değil ilahi inayet ve lutfa dikkat çeker. Zira iyiyi isteyen tarafıyla o, el-İşârât’ta etraflıca tasvir ettiği haliyle, toplumda zaten bir “yabancı” haline gelmiştir. Şu halde ona göre bilginin fiil alanında tahakkuku, bütün gayretlerimizin yanısıra ancak ilâhi inayet ve lütuf sayesinde mümkün olabilir.

Tevhîdî’nin bilgi sahasında sorduğu en önemli soru ise akıl, duyu, ilham ve keşf çerçevesinde metafizik bilginin imkânıyla ilgilidir. el-Hevâmil’den itibaren en önemli problemlerinden birini teşkil eden, “Tanrı bilinebilir mi?” sorusuyla ilişkili olarak bu mesele, Ebû Hayyân’ın neredeyse bütün metinlerinde ayrıntılı olarak tartışılmıştır. Aklın ve duyunun Tanrı hakkında bilgi elde edemeyeceği düşüncesiyle, başlangıçta marifetullahın imkânsızlığı fikrini kabul ediyor gibi görünen Tevhîdî, bundan dolayı kelamcıları ve filozofları tenkit etmiş ve bu tavrı nedeniyle İbn Miskeveyh tarafından şiddetli bir biçimde eleştiriye uğramıştır. Hayatının ilk devresinde kendisine atfedilebilecek bir tür bilinemezci tavrı aşması ise filozoflarla ilişkisi sayesinde değil, üçüncü devresi olarak anılabilecek tasavvuf döneminde mümkün olmuştur. Bu dönemde o, Tanrı’yı akıl ve duyuyla bilemeyeceğimizi, fakat keşf ve ilham yoluyla O’nu bilmenin mümkün olduğunu kabul etmiştir.

IV/X. asrın en önemli problemlerinden biri olan din-felsefe ilişkisiyle ilgili olarak Tevhîdî’nin tavrı, hocası Sicistânî’den, İhvân-ı Safâ’dan ve Fârâbî’den çok Kindî okuluna yakındır. Ona göre felsefe ve din birbiriyle uzlaşabilir. Mantık ilmi Fıkıh’la, hikmet şeriatla ilişkili olarak ele alınmalıdır. Bununla birlikte din ilahî, felsefe ise beşerîdir. Dinin felsefeye tâbi olması gerektiğini söylemek doğru değildir. Bunu ifade eden ve dinin ancak felsefe ile saflaşabileceğini savunan İhvân-ı Safâ’nın görüşleri, Ebû Hayyân’a göre büyük ölçüde hatalıdır. Onun bu tavrı Kindî okuluyla ilişkisi içerisinde açıklanabileceği gibi, esas itibariyle edîb kişiliğiyle yakından irtibatlıdır. Astroloji (ilmu’n-nücûm), simya (el-kîmyâ) ve tıp eleştirileriyle birlikte düşünüldüğünde bu yaklaşım, ediplerin filozofu tamlamsında bir tavır, filozofların edîbi tamlamasında ise bir üslup özelliği olarak karşımıza çıkar.

Sonuç olarak Ebû Hayyân’ın felsefî kişiliği dînî ilimler, kelam ve felsefe gelenekleri içerisinden geçerek teşekkül etmiş ve bu arka planı kendi içerisinde taşıyan tasavvufî bir veçhe ile tamamlanmıştır. Bütün bu aşamalara eşlik ederek onlara hem bir tavır hem de üslup katan özelliği ise edipliğidir. Bundan dolayı o, Yâkût’un ifadeleriyle; ediplerin filozofu, filozofların edîbidir. Fakat bu iki tamlama Ebû Hayyân’ın hayatının son devresini ihmal eder. O, bunun yanısıra sûfilerin edîbi, ediplerin sûfîsidir. Bununla birlikte burada tasavvuf, felsefeyle ilgili tamlamada olduğunun aksine, edepten daha baskın bir karakter olarak karşımıza çıkar.

Öne Çıkan Eserleri

  • el-Hevâmil ve’ş-Şevâmil: nşr. Ahmed Emin, es-Seyyid Ahmed Sakr, Kahire 1951.

  • el-Besâir ve’z-Zehâir: nşr. Vedâd el-Kâdî, Beyrut 1988.

  • Mesâlibu’l-Vezireyn: nşr. İbrahim Keylânî, Dımeşk 1961.

  • el-İmtâ‘ ve’l-Muânese   : nşr. Ahmed Emin, Ahmed Seyyid es-Sakr, Kahire 1953.

  • er-Risâletu’l-Bağdâdiyye: nşr. Ubûd eş-Şâlcî, Köln 1997.

  • Selâs Resâil li-Ebi Hayyân et-Tevhîdî: nşr. İbrahim Keylânî, Dımeşk 1951.

  • el-İşârâtu’l-İlâhiyye: nşr. Abdurrahman Bedevî, Kuveyt 1981.

  • es-Sadâkatu ve’s-Sadîk: nşr. İbrahim Keylânî, Dımeşk 1996.

  • el-Mukâbesât: nşr. Ali Şalk, Beyrut 1986.

    Kaynak: İslam Düşünce Atlası
    Dijital Yapım: MÜSİDER ve TV5 Televizyonu