Hayatı

XVIII. yüzyılda yaşamış çok yönlü bir âlim olan İbrâhim Hakkı’nın hayatına dair bilgiler, gerek kendi yazdığı eserlere eklediği otobiyografik notlar, gerek ailesine yolladığı evrak ve mektuplar yoluyla birinci elden günümüze ulaşmıştır. Bu kaynaklara göre hayatının büyük bölümünü Erzurum ve Tillo (Siirt) ekseninde geçiren İbrâhim Hakkı, 18 Mayıs 1703 tarihinde Erzurum, Hasankale’de doğmuştur.

Bu dönemde Erzurum, Osmanlı İmparatorluğu’nun doğu toprakları arasında önemli bir askeri, ekonomik ve kültürel merkez niteliği taşımaktaydı. Osmanlı-Safevi savaşlarında önemli bir sınır noktası ve işlek bir ticaret merkeziydi. XVIII. yüzyılın başında J. Piton de Tournefort seyahatnâmesinde bölgede başta Arap, Hintli ve Acem olmak üzere birçok yabancının varlığından bahseder. Erzurum aynı zamanda çeşitli âlimlerin ilim yolculuklarında önemli bir durak noktası teşkil etmekteydi. İbrâhim Hakkı’nın yetiştiği coğrafyayı bu hareketli ve zengin arka plan ile beraber anlamlandırmak gerekir.

İbrâhim Hakkı’nın babası Derviş Osman Efendi, çıktığı uzun manevi yolculuk sonrası Siirt’in Tillo köyünde yaşayan Nakşibendi ve Kadiri şeyhi İsmâil Fakîrullah’a intisap etti. Annesi Şerife Hanife Hanım ise seyyid ünvanı taşıyan Dede Mahmud’un kızı idi. Altı yaşında annesini kaybetti. Babasıyla Hasankale’de başladığı Kur’an ve hadis eğitimine, babasının Tillo’da şeyhinin dergahına yerleşmesi üzerine amcası Molla Ali ile devam etti. İbrâhim Hakkı iki yıl sonra dokuz yaşında iken babasının yanına taşındı ve kendisiyle tefsir ve fıkıh dersleri tahsil etti. Ayrıca Şeyh İsmâil Fakîrullah’a hizmet eden bir başka mutasavvıf Molla Mehmed el-Suhrani’den matematik ve astronomi dersleri gördü. 1720 senesi Mayıs ayında babasının vefatı üzerine on yedi yaşındayken Hasankale’ye dönerek amcası Molla Muhammed’in yanına yerleşti. Daha sonra yakın arkadaşı olacak dönemin Erzurum müftüsü şair Hâzik Mehmet Efendi’den Arapça ve Farsça dersleri aldı. Kaynaklara göre sekiz sene daha Erzurum’da tahsiline devam ettikten sonra 1728’de Tillo’daki zaviyeye geri dönerek kendisi de Şeyh İsmâil Fakîrullah’a intisap etti. Bu dönem kendisinin yoğun olarak tasavvuf hayatına yöneldiği dönemdir.

Tasavvufun yanında astronomiye büyük ilgi duyan İbrâhim Hakkı, 1734 yılında vefat eden şeyhi için yan tarafında bir kule bulunan bir türbe ve Tillo’nun yaklaşık 3 kilometre uzağında bir tepe üzerinde, ortasında açık bir pencerenin bulunduğu bir duvar inşa etti. 21 Mart ve 23 Eylül tarihlerinde (ekinokslarda) bu duvarın ardından doğup pencereden giren güneş ışınları ilerideki türbenin kulesine vurur, sonra da türbenin penceresinden içeri girerek şeyhinin başucunu aydınlatır.

Şeyhinin vefatından sonra Erzurum’a dönen İbrâhim Hakkı, Yukarı Habib Camii’nde imamlık yaptı. Oğlu İsmail Fehim kendi yerini aldıktan sonra kendini eser telifine ve öğrenci yetiştirmeye adadı. Bu amaç için, mektuplarında “yeşil medrese” ya da “yeşil hücre” olarak zikrettiği Hasankale’deki evinin alt katındaki yeşil boyalı büyük odayı kullandı. Bu dönemde bazı vesikalarda kendisine “hafız-ül kütüb” denildiğini aktaran Mesih İbrahimhakkıoğlu, resmi bir kütüphane görevi olma ihitmali üzerine durmaktadır.

Hayatının çoğunu Hasankale-Tillo ekseninde geçiren İbrâhim Hakkı ayrıca 1747 ve 1755 yıllarında iki kere İstanbul’a seyahat etti. İlki Sultan I. Mahmud (1730-1754)’un davetiyle gerçekleşti. Bu davetin arka planında döneme hakim olan sufi-saray ilişkilerini dikkate almak gerekir. Zira Şeyh İsmâil Fakîrullah, başta Sultan I. Mahmud, Mekke Emiri Şerif Mesud ve Babür Sultanı olmak üzere önemli devlet adamlarının övgü dolu mektuplar gönderdiği önemli bir tarikat şeyhiydi. İbrâhim Hakkı’nın bu dönemde sultanla tanışıp saray kütüphanesinde araştırma yaptığı Hüseyin Vassaf tarafından da nakledilmiştir. Bu seyahatin sonunda kendisine müderrislik payesi ile beraber Erzurum Abdurrahman Gazi Dede Tekkesi’nde zaviyedarlık tevcih edildi. Zaviyedarlık ayrıca ders verme görevini ihtiva etmektedir. Bu seyahat esnasında Firdevs, Belkıs ve Züleyha isimli üç hanımına aynı sayfa üzerinde ayrı ayrı hitap ettiği mektubu Mesih İbrahimhakkıoğlu tarafından yayınlanmıştır. Daha uzun süren ikinci İstanbul seyahatinde ise Erzurum gümrükçüsü Muhammed Sun’ullah Ağa’ya eşlik etmiştir.

İbrâhim Hakkı meşhur Ma’rifetnâme adlı eserini daha uzun süren bu ikinci seyahat sonrası 1757 yılında tamamlamıştır. Astronomiden anatomiye, tasavvuftan ahlâka uzanan geniş konu ağını kapsayan bu ansiklopedik eser özellikle yeni astronomiye dair bilgiler içermesi açısından önemlidir. Hatta Osmanlı bilim tarihinde Kopernik astronomisinden bahseden ilk eserlerden biridir. Bu alanda yapılan ilk tercümelere ulaşabilmiş olması İbrâhim Hakkı’nın İstanbul kütüphanelerini verimli şekilde kullandığını gösterir.

1763 yılında tekrar Tillo’ya dönen İbrâhim Hakkı, İsmâil Fakîrullah’ın oğulları Hamza Ganiyyullah ve Mustafa Fânî tarafından babalarının halifesi olarak karşılanıp kardeşleriyle evlendirildi. Eser telifi ve ders verme faaliyetlerine burada da devam etti. Yazdığı eserleri Yusuf Nesim, İsmail Fehim ve Mustafa Fânî gibi akrabalarının yanı sıra Derviş Halil, Ahmedülhayr, Lütfullah ve Zarif Efendi gibi öğrencileri tarafından çoğaltılmaktaydı.

İbrâhim Hakkı ilki 1738 yılında olmak üzere 1764 ve 1768 yıllarında üç kere hacca gitti. İkinci haccını Mustafa Fânî ile, üçüncüsünü ise dönemin Erzurum müftüsü Şeyh Mustafa Efendi ile beraber yaptı. Yazdığı mektuplar, özellikle Şam üzerinden gittiği üçüncü sefere dair detaylar içermektedir. Buna göre eserleri bu coğrafyada büyük ilgi görmekteydi. Hatta Şam’da yaşayan Seyyid Yunus Bağdadi kendisini evinde misafir etmiş ve otuz yıldır eserlerini iştiyakla takip ettiğinden bahsemişti. Ancak satın aldığı İlâhînâme kopyasını çaldırdığından dolayı çok üzgündü. İbrâhim Hakkı oğlundan bir kopya tedarik edip Şam’a yollamasını rica etti. Aynı zamanda bu kitapta yer alan gazel, kaside ve muhammeslerden otuz kadarını elle çoğaltıp yollamasını istedi. İbrâhim Hakkı’nın ilmi ve edebi yönünün kendi döneminde de geniş bir coğrafyada takdir edildiği aşikardır.

Hayatının son demlerinde kendisini Tillo’da ziyaret eden Derviş Halil isimli eski bir öğrencisi Erzurum’a döndükten sonra İbrâhim Hakkı’nın bir “sırlar kitabı” yazmakta olduğu bilgisini yaydı. Bu dedikodu yüzünden büyük sıkıntıya giren İbrâhim Hakkı, Erzurum’da ikamet eden oğlu Yusuf Nesim’e mektup yazıp son kitabı olarak Urvet-ül İslam isimli eserini ön plana çıkarmasını istedi. “Avnikli kezzab” diye suçladığı Derviş Halil’in kendisine iftira attığını söyleyip, Ma’rifetnâme’den sonra itibar edilmesi gereken eserin bu olduğunu vurguladı. Kur’an’ın büyüklüğü, sünnete uymanın önemi, İslâm’ın şartları, namazın şartları gibi temel bilgileri içeren bu kitap ile beraber İbrâhim Hakkı’nın ehl-i sünnet çizgisini ispatlama derdine düşmesi on sekizinci yüzyılın ortasında Osmanlı taşrasındaki tasavvuf ehli ile ulemâ ilişkilerini anlamak adına önemlidir. Daha da çarpıcı olarak oğlu İsmail Fehim’e “asıl olan Kur’an ve hadis’tir; gayrı sözleri unutmuşumdur” demiştir.

İbrâhim Hakkı 22 Haziran 1780 tarihinde 77 yaşında iken Tillo’da vefat etti. İsmâil Fakîrullah’ın oğlu Mustafa Fânî’nin isteği üzerine şeyhinin türbesine defnedildi.

İslam Düşünürleri

Öğretisi

İbrâhim Hakkı’nın en mühim eseri günümüze kadar popülerliğini korumuş olan Ma’rifetnâme’dir. Tasavvuf, ahlâk, kelâm, fıkıh gibi ilimlerin yanı sıra aritmetik, astronomi, tıp ve psikoloji gibi disiplinleri aynı çatı altında bir araya getiren ansiklopedik bir eserdir. Sonradan kaleme aldığı birçok “evlat” eser Ma’rifetnâme alıntılarından oluşmaktadır. Ma’rifetnâme üzerinden bir on sekizinci yüzyıl Osmanlı âliminin çok katmanlı dünya ve evren algısını okumak mümkündür.

Tüm ilimleri birbirine bağlayan mukaddime bölümü özellikle önemlidir. Dünya ve ahiret âlemlerinin yaratılışı ile başlar; buna göre yaratılıştan maksat Allah’ın bilinmek istemesidir. İbrâhim Hakkı’nın deyişiyle “hilkat-i ‘alem ve âdemden maksad-ı aksâ ve matlab-ı a’lâ ma’rifet-i Mevla’dır.” (Ma’rifetnâme, 1330, s. 2). Ancak Allah’ı bilmek, kişinin kendini bilmesine, kendini bilmesi ise bedenini bilmesine, bedenini bilmesi ise âlemi bilmesine bağlıdır. Âlemi bilmek ise “ulûm-ı hakikiye” ile olur.  Kısacası insanın nefsi küçük bir evrendir. Fiziki dünyadan metafizik dünyaya kusursuz bir geçiş vardır. Aklî bilgi bu yolculukta tasavvuf ehlinin ma’rifet adını verdiği dini gerçeğe ulaşmak için bir araç olarak kullanılmaktadır. Bu anlamda aklî ilimlerin tartışılması Ma’rifetnâme’nin amacı olmamakla beraber kozmoloji, astronomi, astroloji, matematik ve tıp gibi ilimler Allah’ın tasavvur edilebilmesine hizmet eder.

İç içe geçen halkalar şeklinde düşünülmüş olan âlem-insan tahayyülü ilk olarak en dış çepherden başlar. İbrâhim Hakkı öncelikle eklektik bir İslâmi kozmoloji anlatısı ortaya koyar. Bu anlatı Kur’ân’dan ayetler, hadisler ve ağırlıklı olarak İsrâîliyyât literatüründen seçmece unsurlardan oluşturmaktadır. Bu gelenek altında Celâleddîn es-Suyutî’nin el-Heyʾetü’s-seniyye fi’l-heyʾeti’s-sünniyye’si ve Ahmed Bîcan Efendi’nin Dürr-i Meknûn’u gibi eserlerden izler taşır. Arş-ı Âzam’ın büyüklüğü, Arş’ın taşıyıcıları, levh-i kalem, sidretü’l-müntehâ, şecere-i tûbâ, sûr-i İsrafil, cennetler, yer ve göklerin katların gibi konuları detaylıca anlatır. En önemlisi bu tip bilgileri dinî temellere dayandıkları için sorgusuz sûalsiz kabul etmenin önemine işaret eder. Nitekim bu bilgiler “umur-ı diniyyeden olmağla bu mezkûratın küllisini yakîn üzere tasdik ü i’timad ile i’tikad etmek cümlemize ehemm ve elzemdir.” (Ma’rifetnâme, 1330, s. 21). İbrâhim Hakkı’ya göre bunları aklî delillerle kıyas etmek gayri câizdir.

İbrâhim Hakkı bu tartışmadan sonra madde âleminin yaratılışı ve özelliklerine girer. Ma’rifetnâme’nin ilk bölümünü oluşturan bu tartışma genel hatlarıyla “hey’et-i kadîme” dediği antik Yunan ve Batlamyus astronomisinin İslâm bilginleri tarafından geliştirilmiş ve yorumlanmış haline ışık tutar. Önce beş cevher, akıllar, nefisler, felekler ve dört unsuru açıklar, sonra âlemin küre şeklinde olduğu âyetlerle gösterip felekler âlemi, burçlar, yedi gezegeni anlatır. Ay-altı ve ay-üstü dünya ayırımı yaptıktan sonra ay altı dünyadaki dört unsur üzerinde durur. Cedveller ve şekiller bu tartışmalara eşlik eder. Yerkürenin enlem boylamlarını, yedi iklimi, her iklimdeki memleketleri, dağları, nehirleri anlatır. Yine ilk bölümün son kısmı “hey’et-i cedîde” denilen Kopernik sistemine ışık tutar. İbrâhim Hakkı yeni bilginlerin rasat âletleri ve gerekli gözlemler sonucu güneş merkezli bir evren sistemini ikinci bir görüş olarak ortaya koyduğundan ve çok itibâr gördüğünden bahseder. Hatta daha küçük kütleli dünyanın daha büyük olan güneşin etrafında dönmesinin akla daha yakın olduğunun altını çizer. Yani ilmî duruş olarak yeni bilgilere daha yatkındır. Yeni astronomi konusunda yazdıklarının bir kısmı Kâtip Çelebi’nin Cihannümâsından alıntılardır. Macellan’ın dünyayı dolaştığından da, Kolomb’un Yeni Dünya’yı keşfettiğinden de haberdardır. Yine de İbrâhim Hakkı yeni sayılacak bu gelişmeler karşısında dikkatli duruşunu korur: “Bu ‘aleme ne zan ile nazar olunsa ol cihetle devranı Hallak-ı ‘alemin kemal-i kudretindendir.”

Gerek Müslüman âlimler tarafından elden geçirilmiş antik Yunan ve Batlamyus sentezi, gerek Kopernik sistemi olsun, erken modern dönemde evren tahayyülünü mümkün kılan iki rasyonel çerçeve mevcuttur. İbrâhim Hakkı önce sunduğu dini motiflerle bezeli kozmolojik modelin sorgulanmasının mümkün olmadığını zaten belirtmiştir. Sonrasında iki rasyonel sistemi ard arda anlatması bazı araştırmacılar tarafından “çelişki” olarak yorumlanmıştır. Oysa esas olarak dinî prensipleri benimseyen İbrâhim Hakkı için iki çerçeve de eşit öneme sahiptir. Aslında İbrâhim Hakkı’nın bilgi anlayışına göre âlem, Yaratıcı’nın varlığına ve yüceliğine delâlet eden işaretler bütününden ibarettir. Din bakımından önemli olan âlemin Allah tarafından yaratıldığının kabul edilmiş olmasıdır; “âlem her nice olursa olsun maksud anın fil-i bariyle vücuda geldiğidir.” (Ma’rifetnâme, 1330, s. 45). Kısacası alternatif bilimsel görüşler ancak her şeyi istediği gibi yaratabilecek güce sahip bir Yaratıcı imgesini güçlendirmektedir.

İbrâhim Hakkı’nın bir mutasavvıf âlim olarak ilmî formasyonu evreni hem dinî hem de aklî çerçeve ile kavramsallaştırmasına olanak sağlamıştır. Tüm bilimsel teoriler dahil her şey Allah’ın varlığı ve büyüklüğüne işaret ettiği sürece makbuldür.

İbrâhim Hakkı yine de Ma’rifetnâme’nin bazı yerlerinde aklî delillerin sunduğu görüşlerin şeriata aykırılığı konusunda tereddüt oluşabileceğini dikkate almıştır. Örneğin yerin yuvarlak olmasının şeriata aykırı algılanması ihtimaline karşı Gazzâlî’nin Tehâfütü’l-felâsife’sinden Türkçe’ye çeviri yapar. Gazzâlî’nin kendisi ay ve güneş tutulması olaylarını anlatırken dinde bir esasa ait olmayan ilmî konularda filozoflarla tartışmanın “levâzım-ı dinîyeden” olmadığını vurgulamıştır. Hatta dine zarar verir. Buna göre geometri ve hesab ilimlerinin sunduğu delillerle çatışır gibi görünen hadisler bulunduğu takdirde özellikle sahih olmayan hadislerin te’vilinde sakınca yoktur. Görüldüğü gibi İbrahim Hakkı yeri geldikçe ayetlere, hadislere ve hatta toplumca kabul görmüş, saygın İslâm âlimlerine referansla bilimsel delillerle dini kâideler arasında bir köprü kurma vazifesini üstlenmiştir.

Ma’rifetnâme’nin ilk bölümü dış âlemi resmederken, ikinci bölüm insanın fizyolojisi üzerinedir. Yani konular ilerledikçe ölçek hem daralmakta, daraldıkça daha da derinleşmektedir. Beden ve ruh sıhhati, uzuvlar, adaleler, organlar, damarlar gibi detaylardan sonra insanın maddî ve psikolojik özellikleriyle dış dünya, zaman ve mekân gibi konular üzerinde durulur. Ayrıca bu bölüm Türk Edebiyatı’nın önemli kıyâfet-nâmelerinden birini barındırır. Allah, birbirinden farklı yarattığı insanın suret ve siretlerinde sanatının inceliklerini ortaya çıkarmıştır; “sureti sirete, âzayı ahlâka alâmet ve nişan etmiştir.” Bu şekilde insan kendi kıyafetine bakıp kendi vasıflarını tanımalı, sonra da âhlakını güzelleştirmeye çalışmalıdır. İlm-i kıyâfet bahsi bu açıdan insan fizyolojisi ile tasavvuf arasında bir geçiş rolün sahiptir.

Ma’rifetnâme’nin ilk iki bölümüyle beraber asıl önemli bahis olan tasavvuf ve mârifetullah mevzularına hazırık yapılmıştır. Dünyanın geçiciliği, Allah’a gönül bağlamanın gerekliliği gibi konulara ağırlık verilir. Kalbin ve aklın mahiyeti, birbirleriyle olan münasebeti anlatılır. Sünnî tasavvuf anlayışı çerçevesinde mârifet, fenâ, muhabbet, aşk, sabır, şükür, seyrüsulûk, nefis, nefsin mertebeleri gibi temel kavramların hepsine girilir. Yalın bir üslûpla ve hatta manzum dizelerle kuvvetlendirdiği etkileyici bir anlatıma sahiptir. Osmanlı tasavvufunun tipik bir örneğini teşkil etmesi açısından modern ilmî çalışmaların önemli bir kısmı hem Ma’rifetnâme hem de kaleme aldığı diğer risâleler üzerinden İbrâhim Hakkı’nın tasavvufî yönüne eğilmiştir.

İbrâhim Hakkı’nın tasavvuf üzerine yazdığı ayrı risâleler gibi astronomiye dair hem teorik hem de pratik çalışmaları vardır. Teorik eserlerinin önemli bir kısmı Ma’rifetnâme’den kaynağını alan “evlat” eserlerdir. Mevsimlerin, ayların ve günlerin oluşumunu anlatan Menâzil-i Kamer, ay takvimini güneş takvimine çevirmeyi anlatan Gurrenâme, gezegen isimlerini ve takvim dönüşümlerini gösteren İhtiyârât-ül Kamer gibi eserleri vardır. Bu metinlere detalı şema ve çizimler eşlik eder. Ayrıca Rûznâme gibi dikdörtgen prizması şeklinde olup güneş ve ay takvimine göre ayları, günleri ve mevsimleri gösteren içiçe geçmiş halkalara sahip aletler de yapmıştır. İbrâhim Hakkı’dan günümüze kalan diğer pratik aletler rub’-ul müceyyeb, rub’-ı mukantarat, usturlap, kuadrant ve küredir.

İbrâhim Hakkı aynı zamanda eğitim felsefesine kafa yormuştur. 1752 yılında kaleme aldığı Tertîbü’l-ulûm başlıklı ilk Türkçe manzum eseri yeni bir ders programı ortaya koyar. Bu ders programı Ma’rifetnâme’de vurguladığı gibi geleneksel din ilimlerinin yanında felsefe, matematik, coğrafya, astronomi, anatomi, tıp gibi alanların öğretilmesini önemsemektedir. Arapça eğitimi ise en başta yer almaktadır; dilbilgisi olmadan dinî ya da aklî ilimlerin hiçbiri doğru düzgün öğrenilemez. Bu programın içinde teorik ve pratik bilginin birleşmesi önemlidir. “Me’zûn olursan okut ‘ulûmı/Neşr eyle halka nef-i ‘umûmı” dizelerinde vurguladığı gibi tedris edilen bilgi nef-i âm için yaygınlaştırılmalıdır. Bu bakış açısının arka planında İbrâhim Hakkı’nın hem müderris hem de mürşid olmasının rolü vardır. Tahsilin nihâi amacı insanı kâmile ulaştırmaktır.

Öne Çıkan Eserleri

  • Divan: Divan-ı Erzurumlu İbrahim Hakkı, Dârü’t-Tıbâ‘ati’l-Âmire, İstanbul 1263/1847; haz. Numan Külekçi, Turguy Karabey, Atatürk Üniversitesi Yayınları, Erzurum 1997; Tıpkı Basım ve Yeni Harflerle Erzurumlu İbrâhim Hakkı Divanı, nşr. Mustafa Güneş, Sahhaflar Kitap Sarayı, İstanbul 2008.

  • Mârifetnâme: Bulak 1251, 1255, 1257, 1280; Kazan Üniversitesi Basımhanesi, Kazan 1261; Matbaa-i Amire Litoğrafya Matbaası, İstanbul 1284; Hacı Muharrem Efendi Matbaası, İstanbul 1294; Matbaa-i Amire, İstanbul 1310; Matbaa-i Ahmed Kamil, İstanbul 1330; Mehdi Yayınları, İstanbul 1942; haz. Turgut Ulusoy, İbrahim Hakkı Hz. Cami ve K. Yap.veYaş.Derneği, Erzurum 1979; haz. M. Faruk Meyan, Bedir Yayınevi, İstanbul 1983, 1999; haz. Durali Yılmaz, Hüsnü Kılıç, Huzur Yayınevi, İstanbul 2003.

  • Mecmûatü’l-İrfâniyye (Mecmûatü’l-Vahdâniyye fî Ma‘rifeti’n-Nefsi’r-Rabbâniyye).

  • İnsâniyye (Ecmûatü’l-İnsâniyye fî Ma‘rifeti’l-Vahdâniyye).           .

  • Mecmûatü’l-Meânî (Mecmûatü’l-Hakkî).

  • Meşâriku’l-Yûh.

  • Sefînetü’r-Rûh min Vâridâti’l-Fütûh.

  • Kenzü’l-Fütûh.

  • Urvetü’l-İslâm.

  • Hey’etü’l-İslâm.

Kaynak: İslam Düşünce Atlası
Dijital Yapım: MÜSİDER ve TV5 Televizyonu