Hayatı

6 Rebîülevvel 604’te (30 Eylül 1207) Horasan’ın Belh şehrinde doğan Muhammed b. Muhammed, Celâleddin lakabıyla tanınmış, “Efendimiz” anlamındaki “Mevlânâ” unvanı onun makamını belirtmek amacıyla kullanılmış, büyüklüğü dile getirilmek için “sultan” anlamına gelen Farsça “hudâvendigâr” kelimesi de kendisine atfen yaygınlaşmıştır. Ayrıca doğduğu yer dolayısıyla “Belhî”, hayatını geçirdiği Anadolu’ya atfen “Rûmî”, bir dönem müderrislik yapmış olması sebebiyle “Mollâ-yı Rûm” gibi ifadeler de Mevlânâ hakkında yaygın olarak kullanılmıştır. Eserlerinde aktardığı bilgiler hayatının safhaları hakkında genel bir fikir vermekle birlikte Mevlânâ ve çevresine ilişkin en temel kaynaklar Sultan Veled’in eserleri ve Ahmed Eflâkî’nin Menâkıbu’l-ârifîn’idir. Ancak Eflâkî’nin eseri, menâkıbnâme türünün bir örneği olması sebebiyle kronolojik açıdan yer yer çelişkili ve abartılı unsurlar barındırmakta, bu durum eseri dikkatle değerlendirmeyi gerekli kılmaktadır. Mevlânâ, soyu hakkında doğrudan bilgi vermemiş olmakla birlikte sonraki dönem metinleri onu nesep bakımından Hz. Ebû Bekir’e ve Hz. Ali’ye nispet etmişler. Modern dönemde ise daha çok etnik kimliğine ilişkin tartışmalar yapılmıştır. Babası Bahâeddin Veled, Belh’in köklü ailelerinden birine mensup olup âlim bir kimseydi. Bu yüzden kendisine “sultânü’l-ulemâ” denilmişti. Kaynaklarda Necmeddîn-i Kübrâ’ya müntesip olarak gösterilen Bahâeddin Veled, anlaşıldığı kadarıyla siyasî sebeplerden ötürü Hârizmşah Alâeddin Muhammed’in emrine bağlı olarak Belh’i terketmek durumunda kalmış, bu esnada ulemâ zümresiyle gerilimler yaşamıştır. Bu durumun menkıbelere Fahreddîn-i Râzî üzerinden yansıdığı görülmektedir. Aile Belh’ten ayrıldığı sırada Mevlânâ henüz beş yaşındaydı. Bahâeddin Veled ve ailesinin Belh’ten Hicaz’a doğru yaptığı bu yolculuk Mevlânâ’nın kişiliğinde büyük etki bırakmış olmalıdır. Menkıbelere göre Bağdat’ta Şehâbeddin es-Sühreverdî ile karşılaşan kafile yol boyunca Kûfe ve Şam gibi merkezî şehirlerde farklı dinî zümrelerle karşılaşmış, bu esnada çeşitli tasavvufî etkileşimler yaşanmıştı. Nitekim Ferîdüddin Attâr ile çocuk yaştaki Mevlânâ’nın karşılaşmasına ilişkin menkıbe bunun örneğidir. Hicaz yolculuğunun aynı zamanda Moğol istilasının Belh’e ulaştığı devreye denk gelmesi, genel olarak İslâm coğrafyasında yaşanan göç hareketliliği açısından da farklı bir anlam taşır. Hac dönüşü Şam üzerinden Anadolu’ya gelen kafile, Malatya ve Sivas’ta kısa süreli ikametlerden sonra Akşehir’de yerleşmiş, burada Bahâeddin Veled bir müddet müderrislik yapmış, oradan da Karaman’a (Lârende) geçerek aynı vazifeyi sürdürmüştür.

Mevlânâ, Karaman’da Semerkantlı âlim Şerefeddin Lâlâ’nın kızı Gevher Hâtun’la evlenmiş, daha sonra babası Bahâeddin Veled’in Alâeddin Keykubad tarafından daveti üzerine aile Konya’ya yerleşmiştir. Kaynaklarda Mevlânâ ve ailesinin Anadolu’daki ikametleri ile ilgili tarihler çelişkili olmakla birlikte Konya’ya yerleşmeye kadar geçen sürenin yedi yıldan fazla olduğu anlaşılmaktadır. Mevlânâ, ilk eşi Gevher Hatun’un ölümünden sonra Kirâ Hatun’la evlenmiş, bu esnada Bahâeddin Veled, Konya’da müderrislik vazifesini sürdürürken 1231 yılında vefat etmiştir. Babasının yerine müderrislik yapmaya başlayan Mevlânâ, Bahâeddin Veled’in müridlerinden olan Seyyid Burhâneddin Muhakkık-ı Tirmizî’ye intisâb ederek tasavvufî faaliyetlerini sürdürdü. Seyyid Burhâneddin, kaynaklara göre Mevlânâ’yı ilmî yetkinliğini ilerletmesi amacıyla Şam’a gönderdi. Halep’te Hallâviyye Medresesi’nde ve Şam’da Mukaddemiyye Medresesi’nde dersler alan Mevlânâ’nın burada Arap dili ve edebiyatı, fıkıh, tefsir ve hadis gibi sahalar başta olmak üzere aklî ve naklî ilimlerden icâzet aldığı kabul edilir. Menkıbevî anlatılara göre Şam’da İbnü’l-Arabî, Sa’deddîn-i Hammûye, Evhadüddîn-i Kirmânî ve Sadreddin Konevî ile de birlikte olmuştur. Mevlânâ, Şam dönüşü mürşidi Seyyid Burhâneddin’le münasebeti dolayısıyla Kayseri’ye geçti. Tasavvufî hayatının bu döneminde halvet tecrübeleri ve aldığı irşad icâzeti öne çıkar. Seyyid Burhâneddin’in vefatından sonra Konya’ya dönen Mevlânâ’nın, burada müderrisliğe devam ederken Şems-i Tebrizî ile karşılaşması onun hayatındaki dönüm noktası sayılır. Menkıbelere konu olan ve Şems’in kimliğindeki belirsizlik sebebiyle muammâ niteliği kazanan bu karşılaşma sonrasında Mevlânâ’nın önceki hayatında edindiği tavır başkalaşıma uğramış, daha coşkun ve aşk merkezli bir üslup diline ve faaliyetlerine hakim olmaya başlamıştır. Ailesi ve mürid halkasıyla ilişkilerini, ayrıca tüm ilmî-tasavvufî konulara bakışını değiştiren Şems etkisi, tasavvuf tarihinde iki sûfî arasındaki bağın ulaşabileceği boyutları göstermesi bakımından en orijinal karşılaşmalardan biri sayılabilir. Bu yüzden Şems ile Mevlânâ arasındaki bağ klasik dönemde menkıbeler üzerinden, modern dönemde ise popüler imgelere iliştirilerek anlatılmış, sûfîler bu ilişki dolayısıyla zuhûr eden vecd ve cezbeye, konunun modern muhatapları ise anlatıların yer yer entrikaya dönüşen yönlerine odaklanmıştır. Menkıbevî anlatıların Şems etrafında gelişen olaylara ilişkin net bir tablo çizmediği, bu durumun da konuya karmaşık bir nitelik kazandırdığı ve bazen dönemin toplumsal bağlamı açısından tuhaf bir hesaplaşmaya çevirdiği gözlenmektedir. Bu nokta modern dönemde çokça manipüle edilmekle birlikte Mevlânâ’nın eserlerindeki tasavvufî muhteva ile doğrudan ilgili gözükmemektedir. Şems-i Tebrizî ile iki yıl kadar süren bu ilişkinin onun ortadan kaybolması ya da katledilmesiyle zamansız bitmesinin ardından Mevlânâ’nın semâ etmeye başladığı ve aşk vurgusu yüksek şiirler söylediği kabul edilir.

Şems’ten sonra Selâhaddin-i Zerkûb’a intisâb edilmesini isteyen Mevlânâ’nın kendisi de Selâhaddin-i Zerkûb ile sohbete başlamıştı. Selâhaddin’in vefatından sonra ise hilâfet makamına Hüsâmeddin Çelebi’yi geçirmiştir. Mesnevi’nin ortaya çıkması bu döneme rastlar. Hüsâmeddin Çelebi, Mevlânâ’nın söyleyişlerini kaydeden ve onu söz söylemeye teşvik eden bir figür olarak öne çıkar. On yıl kadar süren bu ilişki Mesnevi’yi sonuç vermiş ve Mevlânâ 5 Cemâziyelâhir 672 (17 Aralık 1273) tarihinde vefat etmiştir. Öldüğü günü kavuşma vakti olarak tanımlaması sebebiyle bugüne “şeb-i arûs” denilmiş ve Mevlânâ’nın ölüm yıldönümü bu adla anılmıştır. Büyük bir kalabalığın katıldığı cenâze merasimi Mevlânâ’nın bütün dinî zümreler tarafından saygı gören ya da iyi ilişkiler geliştirilen bir figür olduğunu göstermektedir. Cenâze namazının kılınmasına ilişkin olarak Sadreddin Konevî isminin öne çıkması, ancak Konevî’nin  ağırlaşmasıyla birlikte Sirâceddin Urmevî’nin namazı kıldırması da Mevlânâ’nın bu yönüyle ilgilidir. Farklı toplum kesimleri ve yönetici sınıflar, çatışmacı bir çizgi sürdürmeyip daha çok uyumu gözeten Mevlânâ’yı saygıyla izlemiş ve onun tercihlerini dikkate almıştır. Yer yer siyasî hesaplaşmaların içinde kalsa ve Şems’e dönük olumsuz tavırlar dolayısıyla entrikalar içine düşse de Mevlânâ’nın otoriteye muhalif bir çizgi izlemediği anlaşılmaktadır. Onun bu tutumu modern dönemde bazen Moğol sempatizanlığı ya da ajanlığı şeklinde problematize edilmiş ve Anadolu’nun dinî kimliğinin oluşumu açısından sorunlu sayılmıştır. Ancak bu türlü komplocu aşırı yorumların Mevlânâ’nın eserlerine yansıyan tasavvufî düşünceyi de dinen problemli saydığı görülmekte, dolayısıyla dinî dışlayıcılığa bağlı olarak bu türlü siyasî kurgulara saplanıldığı anlaşılmaktadır. Onun siyasî tercihleri ile sahip olduğu tasavvufî tavır arasında bir süreklilik bulunmakta olup bu durum doğrudan konformizme indirgenemeyecek unsurlar içermekte, detaylı ve dikkatli tahliller gerekmektedir. Mevlânâ, kendi döneminin öne çıkan sûfî figürleri ile de temas içinde olmuş, meselâ Fahreddîn-i Irâkî, Necmeddîn-i Dâye, Kutbüddîn-i Şîrâzî gibi isimlerle görüşüp sohbet etmiş, kısmen gerilimli olsa da Sadreddin Konevî ile iyi ilişkiler geliştirmiştir.

Öğretisi

İlmî yönünü ve edebî tavrını sûfî kişiliğinde birleştiren Mevlânâ, tasavvuf tarihinde hem düşünce hem de sosyal yapı bakımından köklü dönüşümlerin gerçekleştiği XIII. yüzyılın kalıcı etki bırakan ve kendisinden sonraki birikimi şekillendiren temsilcilerindendir. Horasan tasavvuf ekollerinin bir sentezi olan ve şahsî tercihlerinde önceki sûfîlerin tavırlarını kuşatan Mevlânâ, Şems’le karşılaşmasının ardından aşk ve vecd merkezli coşkun bir muhayyilenin taşıyıcısı olmuştur. Özellikle Dîvân-ı Kebîr bu sınırsız vecdin sayısız örneğini içermektedir. Şems sonrası dönüşümün dışavurduğu bu şiirler, Mevlânâ’nın iç dünyası ile ilgili olduğu kadar tasavvufta öne çıkarıldığı şekliyle sûfînin aşk tecrübesini dile getiren dikkat çekici örnekler arasındadır. Mesnevi ise Mevlânâ’nın tasavvufun ana konuları etrafında hem kendi metodunu ortaya koyduğu hem de diğer dinî zümreleri yorumladığı, ayrıca tâlibine yol gösteren bir külliyat olarak karşımıza çıkar. Dolayısıyla onun mirası, Mesnevi’de süreklilik kazanmış ve tasavvufî telif tarihine hareketlilik getirerek tarikatlar üstü bir etki bırakmıştır. Mevlânâ’nın eserlerinde yansıyan düşünce tasavvufun fenâ, sekr, vecd ve cezbe merkezli hafızasından güç alır. İnsanî sınırların Allah’la karşılaşmasına büyük değer veren bu düşünce biçimi Kur’ân ve sünnetin verileri başta olmak üzere tüm dinî konuları yeniden yoruma tabi tutar. Mevlânâ’nın kavramsal bütünlük kaygısı taşımamakla birlikte kendi içinde belirli bir zihniyet sürekliliği barındıran yorum sistemi, varlıktaki birliğin aşka ve insân-ı kâmile yönelerek ulaşılabilecek bir saha olduğuna odaklanır. Buna göre birlik esas olup ikilik insan zihnindeki ayırımlardan kaynaklanır. Eşyâ zıttıyla bilindiği için ikiliğe saplanıp kalmak beşerî sınırlar içerisinde kaçınılmaz bir durumken gerçek birliğe ulaşmak kulluğun tahakkukuyla mümkündür. Beşerî sınırlar, kul kendi varlığından soyutlanarak birliğe açılmadıkça engel sayılır; bu sınırların aşılması izâfîdeki mutlak yönün idrakini ortaya çıkaracaktır. Burada bir şeyin diğer bir şeyle bütünleşmesi ya da iki şeyin birbirinin içine girmesi anlamında hulûl ve ittihâd söz konusu olmayıp ikiliğin hükümsüz kaldığı birlik mertebesinin gerçekleşmesi söz konusudur. Mevlânâ, fenâ kavramını aşk ile bütünleştirerek Allah ile münasebette insanın nefsinden kaynaklanan unsurların aşılmasına odaklı bir dil kullanmış, bu çerçevede hem halk muhayyilesine hem kitabî üsluba aynı nispette hitap edecek orijinal bir söyleyiş ortaya koymuştur.

Akıl merkezli disiplinlerin Allah’ı bulmada yetersizliğini kabul eden Mevlânâ, sûfîlerin kalbe yükledikleri değeri dilin ve kültürün imkanlarını kullanarak yeniden üretir. Onun dilinde eşyânın ve insanın halleri, Allah’ın âleme dönük tasarrufları açısından kalbin mâhiyetini tafsil etmektedir. Mevlânâ ile İbnü’l-Arabî arasında fikrî bir süreklilik olup olmadığı net bir biçimde söylenemezse de XIII. yüzyıldan itibaren İbnü’l-Arabî ile güçlenen tasavvuf dilinin kuşatıcı etkisi özellikle şerh geleneği üzerinden bu iki sûfîyi birleştiren bir tavır geliştirmiştir.

Öne Çıkan Eserleri

  • Mesnevi: thk. Tevfik Sübhânî, İntişârât-ı Revzene, Tahran 2000; çev. Hicabi Kırlangıç, Derya Örs, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, İstanbul 2015.

  • Dîvân-ı Kebîr: thk. Tevfik Sübhânî, Encümen-i Âsâr-ı Mefâhir-i Ferhengî, Tahran 2010; çev. Abdülbaki Gölpınarlı, İş Bankası Yayınları, İstanbul 2015.

  • Fîhi Mâ Fîh: çev. A. Avni Konuk, haz. Selçuk Eraydın, İz Yayıncılık, İstanbul 2015.

  • Mecâlis-i Seb’a: çev. Hicabi Kırlangıç, Kurtuba Yayıncılık, İstanbul 2010.

    Kaynak: İslam Düşünce Atlası
    Dijital Yapım: MÜSİDER ve TV5 Televizyonu