Hayatı

26 Mayıs 1904’te, İstanbul’da doğdu. Babası, Mekteb-i Hukukçu Abdülbâki Fazıl Bey (ö. 29 Kasım 1920); annesi, Girit muhacirlerinden Mediha hanımdır (ö. 10 Haziran 1977).

Necip Fazıl dinî terbiyesini, Mehmet Hilmi Efendi’den (ö. 19 Mayıs 1916) aldı. 17 yaşında İstanbul Darülfünûnu Edebiyat Medresesi Felsefe Şubesi’ne girdi (1921). İlk şiirlerini Yeni Mecmua’da yayınladı (1922). Sorbon Üniversitesi Felsefe bölümüne girdi (1924).  1925’te ilk şiir kitabı Örümcek Ağı, 24 yaşındayken de (1928) Kaldırımlar isimli kitabı neşredildi.

1933’de Ben ve Ötesi’ni çıkardı. 1934 yılında menkıbevi bir olay sonucunda Abdülhakim Arvâsî Hazretleri ile tanıştı. Bu sırada Tohum’u yazdı (1935). 1936’da Ağaç mecmuasını çıkardı. Bir Adam Yaratmak eserini tamamladı (1937). 1938’de Büyük Doğu Marşı’nı kaleme aldı. Aynı yıl Ankara Devlet Yüksek Konservatuarı’nda hoca olarak görev yapmaya başladı. Daha sonra İstanbul’da Güzel Sanatlar Akademisi’nin Yüksek Mimari bölümüne atandı. Ayrıca Robert Koleji’nde edebiyat öğretmenliği yaptı. 1939’da Çile şiirini yayınladı.

1941 yılında, Bâbanzâdeler’den, Ahmed Naim Efendi’yle kardeş çocuğu olan Recai Bey’in kızı, Yahya Nüzhet Paşa’nın torunu, Fatma Neslihan Hanımefendi ile evlendi. Mehmed (1943), Ömer (1944), Ayşe (1948), Osman (1950) ve Zeynep (1953) isimli beş çocuğu oldu.

1942 yılında ilk hapis cezasını Sultanahmet Cazaevi’nde çekti. 1943 yılında Abdülhakim Arvâsî vefat etti. Aynı yıl tarih bilincinin, siyasi düşüncesinin, ideolojisinin, sanatının ve dünya görüşünün remzi olan Büyük Doğu dergisini çıkarmaya başladı (17 Eylül 1943). Dergi, ilk yayın devresinin ardından, 2 Kasım 1945’ten 5 Haziran 1978’e kadar günlük, haftalık ve aylık olarak çeşitli tarih ve periyotlarda tam 16 devre yayın hayatını sürdürdü.

1947’de Sabırtaşı piyesini ve Büyük Doğu’nun çıkmadığı kısa bir arada 3 sayılık mizah dergisini; Borazan’ı çıkardı. 1949 yılı Ramazan ayında (28 Haziran) Büyük Doğu Cemiyeti’ni kurdu. Şubat 1950’de cemiyetin bir numaralı şubesi Kayseri Büyük Doğu Cemiyeti açıldı.  27 Mayıs 1960 İhtilali oldu. Zaten çıkmayan Büyük Doğu kapatıldı. 6 Haziran günü gözaltına alındı ve bir buçuk yıl hapishanede kaldı. 18 Aralık 1961’de tahliye oldu. Yeni İstiklal, bir müddet sonra da Son Posta gazetesinde başmakalelerine ve günlük fıkralarına başladı.

1963’te konferanslar serisine başladı.1965’te Büyük Doğu Fikir Kulübü’nü kurdu. 27.12.1967 tarihli Büyük Doğu dergisinde dönemin başbakanının (Süleyman Demirel) kayıtlı olduğu Mason kütüğünün fotokopisini ilk kez yayımladı.

1973 yılında hacca gitti. Yine aynı yıl, oğlu Mehmed’e Büyük Doğu Yayınevi’ni kurdurdu. 1976’da, dergi-kitap şeklinde, 1980 yılına kadar 13 sayı sürecek Rapor’ları, 1978’de de son devre Büyük Doğu dergisini çıkardı.

26 Mayıs1980’de Türk Edebiyat Vakfı tarafından “Şairler Sultanı” ve Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu isimli eseri münasebetiyle de “Yılın Fikir ve Sanat Adamı” seçildi. 1981 yılının başlarında, İman ve İslâm Atlası isimli eserini yazmaya başladı, 1982’de tamamladı. Ömrünün son günlerini, Sultan Vahdetttin kitabı nedeniyle bir buçuk yıllık mahkumiyeti yüzünden her an götürülme tehditi altında geçirdi. 25 Mayıs 1983 tarihinde İstanbul’da vefat etti. Eyüp sırtlarında toprağa verildi.

Öğretisi

Necip Fazıl, İslâm’ın hayat nizamı ve dünya görüşü anlamında egemenliğini kaybettiği, modern metafiziğin onun yerini aldığı bir dünyada yaşadı. Yaşadığı ülkede kendini Osmanlı-İslâm tarihine değil, Aydınlanma-Batı tarihine atfeden bir yönetim egemendi. İslâm adına fikir geliştirenlerin önemli bir bölümü ise yine bu sürecin ortaya çıkardığı Modernist İslâmcılardı. O bu dönemde öğrenci olarak gittiği Batı’yı bizzat gördü. Henüz genç yaşta Batı’da fark ettiği buhran özellikle yaşadığı iki dünya savaşı ile birlikte onun tezlerinin ve dünya görüşünün oluşmasında etkili oldu. Kendi ülkesinde Batı’nın değerleri içselleştirilirken, Batı’da aydınlanma ve modernleşme ile ilgili yapılan iç eleştirilere şahit oldu.

Necip Fazıl’daki asıl dönüşüm 1934 yılında başladı. Bu tarihte Hâcegân-Nakşîbendi silsilenin önemli bir kolunu temsil eden Abdülhakim Arvâsî ile tanıştı. Bu tanışma ile birlikte Tohum (1935) sancıya durdu. Batı dışında başka bir dünyanın var olduğunu anladı.

1937-1939 arası yazdığı Bir Adam Yaratmak isimli eseri ile Çile şiiri Necip Fazıl’ın dünya görüşünün ilk izlerini oluşturur. Bir Adam Yaratmak’ta Allah-âlem-insan ilişkisini temellendirerek, Aydınlanma’nın yaratıcı insan/tanrı insan tasavvurunu “yaratmaya kalkarak” yıkar ve yaratıcı insan yerine, Allah’a kul olan insan tasavvurunu oluşturur. Çünkü ona göre Batı’nın temel buhranı aklı tanrısallaştırması, düşünmeyi felsefeye indirgemesi, tabiatı istismar etmesi ve yaratıcı insan/tanrı insan tasavvurunu öne çıkararak “Tanrı”yı kovmasıdır. Necip Fazıl, Bir Adam Yaratmak, Çile ve Allah’ım Seni İstiyoruz ile merkeze yeniden Allah’ı koyar.

Büyük Doğu ve Yeni Metafizik Arayışı

Necip Fazıl; hayat nizamının adını İslâm olarak belirler, bunu dünya görüşü olarak temellendirme biçimine de Büyük Doğu adını verir. Tarih kritiğini ve analizlerini, çözümlemelerini, zeval dönemi ile ilgili tespitlerini ve devlet/siyaset görüşünü İdeolocya Örgüsü’nde somutlaştırır.

Büyük Doğu, İslâm’ı bir sanatkâr tecessüsü ve tefekkür bağlamında müşahhaslaştırmaya çalışan fikir ve sanat hareketi olarak nitelenebilir. Büyük Doğu; bütün eşya ve hadiseler zeminini avlamaya memur bir fikir ağı hâlinde düğüm düğüm çerçeveli bir manzumedir. Doğu ve Batı coğrafya değil zihniyettir. Ve aslında amaç Doğu ve Batı’nın terkibidir. O hem bir mana, hem bir madde hem bir zaman hem de bir mekândır. Büyük Doğu ideolocyası birinci derecede İslâm merkezli olmasına rağmen Çin, Hint, İran, Ortadoğu dâhil tüm Şark’ı içine alır. Bu anlamıyla, Aydınlanma dönemiyle tekçi ve ideolojik bir dünya görüşü hâline gelen modernizme hem bir karşı duruş hem de bir karşı fikir ve dünya görüşü ortaya koyma çabasıdır. Büyük Doğu sadece İslâm dünyasının değil bütün doğunun doğuşudur. Ona göre aslolan Doğu’dur Batı ise ârizîdir. Doğu din, peygamber, veli ve sanat, Batı ise akıl, filozof ve bilim adamı demektir. Din ve peygamber aklı ve düşünmeyi zaten mündemiçtir. Aklın ve düşünmenin Batılı biçimi ise ârizîdir. Çünkü Batı madde planına hâkim ruh planına mahkûmdur.

Necip Fazıl Büyük Doğu’yu İslâm’ın emir subaylığı olarak adlandırır ve arkasından da “Büyük Doğu İslâm içinde ne bir yeni mezhep ne de yeni bir içtihat kapısı, sadece Sünnet ve Cemâat Ehli tabirinin ifadelendirdiği mutlak ve pazarlıksız çerçeve içinde, olanca saffet ve asliyetiyle İslâmiyet’e yol açma geçidi ve çoktanberi kaybedilmiş bulunan bu saffet ve asliyeti 21. asrın eşiğinde eşya ve hadiselere tatbik etme işi” olarak niteler. Dolayısıyla en başta o tarihi tecrübeyi reddetmeyerek, ana akım Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’i eksene alarak, ortaya çıkan kopuş sürecini bertaraf ederek geçmişle kopan fikrî ve usûlî bağı yeniden kurmaya çabalar.

Tarih Tasavvuru

Necip Fazıl aydınlanmanın temel değerlerine itiraz ederken aynı zamanda Türkiye’deki yansıması olan Batıcılık hareketine ve özellikle de Kemalizm’e de karşı çıktı. Eleştirilerini hafızasızlık ve köksüzlük üzerinden yaptı. O peygamberler silsilesinden Hz. Peygamberimize kadar, Peygamberimizden de XVI/XVII. yüzyıla kadar gelen tarihsel tecrübeyi temel almadan ortaya bir dünya görüşü konulamayacağını düşünüyordu. Bu anlamda Batı’yı maddede müşahhaslaştırırken İslâm merkezli Doğu’yu da mana ile müşahhaslaştırdı. Aydınlanma eksenli bir Batı usulüne karşı çıkarken, mistik eksenli bir Doğu’ya da karşı çıkan Necip Fazıl, Doğu’daki İslâm eksenli ruh ve mana ile Batı’daki felsefeden ziyade müsbet bilgiler ve estetik eksenli madde ve bilgi birikimini terkib etmeye çalıştı. Batı için nitelediği kuru akıl’ı selim akla dönüştürmenin gerekliliğini belirtti.

Aydınlanma ve bunun sonucunda oryantalistler tarafından tanımlanan tarih ve düşünce paradigmasını sorgulamak Necip Fazıl’ın kendine biçtiği en önemli misyondur. O, tarihsel tecrübeyi tarih yapma bilinciyle, tarihteki bütün iz ve göstergelere dikkat çeker. Kendi tarihimizle özellikle zeval dönemi ile yüzleşir. Necip Fazıl zevali Kanûnî dönemine kadar götürür ve eserlerinde son 400 yılın muhasebesini yapar. Ana eksenden ayrılmadan nerelerde hatalar yapıldığını göstermeye çalışır. Ona göre 1600’lerde bütünlük duygusu yitirilmiş, 1700’lerde süreklilik kaybedilmiş, 1700’lerin ortalarından itibaren de belirleyicilik tamamen ortadan kalkmıştır. Öyleyse yapılması gereken şey Kanûnî dönemine kadar olan süreçle yüzleşmek ve muhasebe yapmaktır. Kemalistlere rağmen kendi hafızamız, ortak dilimiz, dünya ve âlem tasavvurumuz üzerine düşünmek; tarihsel tecrübemize dayanarak, 400 yıllık süreçle yüzleşerek, geleneği kendimize hareket noktası yaparak bugüne ve yarına bir şeyler söyleyebilmektir. Ona göre Rönesans’tan beri âlemi ve insanı İslâm gözüyle göremiyoruz ve değerlendiremiyoruz.

Necip Fazıl’a göre Kanûnî devriyle başlayan bütünlük duygusunu kaybediş öncelikle zihniyette tebellür etmiş, devlet yöneticileri şeklî olarak Fars ve Bizans geleneğinin etkisine girmiş, devlet reisi hâkim konumuna gelirken, ulemâ memur konumuna indirgenmiş, fıkıh siyasetin etkisine girmiştir. Nasların zahirlerine mıhlanma genel zihniyetin belirleyici özelliği olmuş, hikmet boyutu yok sayılmıştır. Bu devirde İslâm’ı anlama ve tevil etme sorunu ortaya çıkmış, böylece İslâm’ı yeni zaman ve mekâna tatbik edememe, ortaya çıkan insan ve cemiyet tecrübelerini İslâmî ölçüler mihrakında toplayamama, İslâm’ı yeni zamana ve mekâna hâkim kılamama sorunu yaşanmıştır. Necip Fazıl’a göre ilerleyemediğimiz için değil kendimiz olmayı kaybettiğimiz için olduğumuz yerde duraklamaya başladık. Gerilememizin sebebi Rönesans veya Batı’da olanlardan ziyade kendi bünyemizde olanlardır. Doğru Yolun Sapık Kolları’nda tarihsel zeminini anlattığı selefi-zahiri çizginin özellikle 1550’lerle beraber öne çıkmasına dikkat çeken Necip Fazıl, bu çizginin ortaya çıkardığı zihniyeti analiz eder. Bu çizgi daha sonra modernist İslâmcılığı doğuracaktır.

Devlet ve Siyaset Anlayışı

Necip Fazıl oluşturmaya çalıştığı metafiziği Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat hafızasına, Selçuklu ve Osmanlı tecrübesine oturturken, ortadan kaybolan klasik ilmi havanın da farkında olduğu için Müslümanların kendilerini iki biçimde yeniden doğrultacaklarını düşünür. Bunlardan birincisi sanat ve tefekkür ekseni ile ilim ve tarih bilincini yitirmemek, ikincisi ise devlet ve siyaset bilincini kaybetmemektir. Ona göre siyasal bağlamı olmayan bir İslâmi iddia ve tez anlamsızdır. Çünkü devlet zamana ve mekâna hâkim olmanın bir unsuru ve aracıdır. Din devletle mücessem hale gelir ve mekân bulur. Bir hayat nizamı ve dünya görüşü devlet olmadan tatbik edilemez. Bu minvalde o, daha çok bir sanatkâr ve mütefekkir eksenli klasik dönemdeki ehl-i hâl ve’l-akd’e benzeteceğimiz, biraz da Fârâbî’nin fazıllar heyetini anımsatan bir Başyücelik Devleti tasavvur eder. Buradaki Yüceler, âlimler, sanatkârlar, düşünürler başta olmak üzere her alanda mümeyyiz insanlardır. Hâkimiyet Hakk’ındır ilkesi temel ilkedir. Devlet her alanı tanımlar. Ona göre İslâm’ın bu dünya ile ilgili iddialarını göz ardı eden bir hareket eksik kalır. İnsanlar bu dünyada ilimle ve estetikle cenneti hatırlayarak hüsnü muhafaza etmekle mükelleftirler. Allah âlemi güzel yaratmıştır öyleyse her harekette güzeli ve güzelliği aramak icab eder. Bizde ruhbanlık olmadığı için dünya idrak edilir. Cennetten yola çıkıp bu dünyaya indirilen insan dünya ile cennet arası yolu nurla çizecek, döşeyecek ve süsleyecektir. Mümin dünyaya halife olarak gönderilmiştir. Dünyayı imar hakikatte dünyayı gaye sananların değil, vasıta kabul edenlerin görevidir. Dünya bizim cenneti unutmamamızı sağlar. Biz dünyayı cennetin yani ötelerin şevk ve neşesiyle süsleyip bezeriz ve bütün bunlar da devletsiz olmaz.

Düşünmenin Önündeki Engeller

İdeolocya Örgüsü’nde yaptığı temellendirmelere göre, dinî düşüncenin önündeki yegâne engel Reform/Rönesans/Aydınlanma/Modernizm süreci değildir. Devlet yapılanmasındaki Fars ve Bizans etkisi yönetimin zihniyetini değiştirirken bunun ulemâ sınıfına ve topluma yansıması da kaçınılmazdı. Gerek devlet yönetiminde ve gerekse toplumda ortaya çıkan “asliyetsizlik ve şahsiyetsizlik” bir âlim, sanatkâr ve mütefekkir yetiştirememizin nedeni oldu. Bu süreçle birlikte kendi içimizde ve kendi cebimizde kaybettiğimizi körler gibi kendi dışımızda aramaya başladık. Batı’nın XVI. yüzyılda ayak bastığı “akıl hakları sınırına” biz VIII. yüzyılda eriştik. Öyleyse geriliğimiz birinci derecede bir usul ve zihniyet meselesidir. Necip Fazıl’a göre mesela bu yüzyılda ortaya çıkan İmâm Rabbânî sosyal zeminini bulamamıştır. Ona göre XVI. yüzyılda başlayan bu zihinsel durum XVII. yüzyılda; donuklaşıp kabuk tutan vecd ve aşk, hikmetleri kör nefsâniyet ve şahsi idrakine kurban edici zümre manasında kaba softa ve ham yobaza meydanı terk etmeye başlamıştır. Necip Fazıl dinî düşünmenin önündeki engeller olarak nitelediği bu kesimleri genel anlamda Ham Yobaz ve Kaba Softa olarak nitelerken özel olarak da Reformacılar, Hevâî ve Nefsânî Tefsirciler, Satıhçı ve Kışırcı Şeriatçiler, Sahte Sofiler olarak kategorize eder.

Islahçı, yenilikçi olarak nitelediği Reformacının yegâne özelliği inandığından şüphe içinde olmasıdır. Ona göre Reformacılar eski şeklin ismini ve güya esasını muhafaza edip onu zannınca bazı ihtiyaçlara göre yenileştirmek isteyen, davanın öz bünyesini dış şartlara göre ezip büzen, bir maslahatçıdır. Bu tipler İslâm’ı merkezinden değiştirerek muhite tatbik etmek düşüncesindedirler. Reformacı, İslâm’ı harap bir bina farz edip onu dışından payandalamak isteyendir. Hevâî ve Nefsânî Tefsirci ise hevâ ve heveslerine göre Kur’an’ı yorumlamaya kalkanlardır. Aslında bunlar da modern değerlere göre Kur’an’ı yorumlamaktan başka bir şey yapmazlar. Burada asıl olan Allah rızası ve tarihi gerçeklik değil modern değerlerdir. Ham Yobaz ve Kaba Softa; şeriatın kışrında kalmış, vedsiz, çilesiz, hikmetsiz gafil insan manasındadır. Bunun en dip hâli Satıhçı ve Kışırcı Şeriatçilerdir. Bunlar şeriatın ruhunu ve namütenahi inceliklerini göremeyen, gördüğü kışrî ölçüleri de kendi nefsinin aynasında şekillendiren, matbaaya küfür, trene bidat, elektriğe şeytanlık diyen, insanın sathında ve kışrında kalanlardır. Ona göre bu tip, Allah’ın belli başlı noktala dikilmiş şeriat işaretlerine saygı şartıyla her sahada açık ve serbest bıraktığı, hatta kati olarak emir ve tavsiye ettiği insanî tefahhus hakkını eşya ve hadiseleri zapt ve fethetmek hamlelerini körleştiren, böylece bilmeksizin İslâmî temsil çerçevesini küfür âlemine karşı zayıf düşüren, şeriatın ruhuna ihanet eden, sadece niyeti iyi, fakat içten kötü ve karşısında mukavemet imkânı çok zor bir felaket kutbudur ve bugünkü hâlimizin ilk müsebbibidir. Sahte Sofiler ise tasavvufu hakikatiyle anlayamayan pasif seciye numuneleridir. Devirler boyunca her daim var olan sahte sofiler, en küçük köylerden bile yerden mantar bitercesine birer “ajans” türetecek kadar kötü sirayetlerinin kendi nefsine inkişafını görmüşlerdir. Tarikat ve marifet taslayan şeyh edalı bu nevi eçhel ve esfel mikropların içinde türlü üfürükçüler, gaipten haber verenler, devlet ve istikbal dağıtanlar, tılsım ve keramet taslayanlar, namaz ve ibadet sevabı bağışlayanlar bile vardır.

Aslında Necip Fazıl’ın burada yaptığı analizin tarihsel bir bağlamı da vardır. O Gazzâlî’nin el-Munkız’da yaptığının benzerini XX. yüzyılda yapar. Sonuçta yukarıda yaptığı şey, reformcular ve modernist İslâmcılar üzerinden Selefi/Zahiri/Harici/Vehhabi bağlamı, sahte sofiler üzerinden batini ve şeriat dışı mistik hareketleri, hevâî ve nefsânî tefsirciler üzerinden ise nassı hevâ ve hevesine göre yorumlayanları eleştirmek ve problemin merkezine koymaktır.

Usul, Esas ve Tanım

Necip Fazıl Ehl-i Sünnet’in rey, nazar ve irfan bağlamını usûl ve esas olarak kabul eder. Peygamber, din, İslâm, millet, akıl, düşünme, felsefe, hikmet, şeriat, tasavvuf vb. bütün tanımlarını buna göre yapar. İlimlerin en faziletlisi olarak fıkhı kabul eden Necip Fazıl, felsefenin bir ahlak kurmada yeterli olamayacağına, İslâm dışı bir saha düşünülemeyeceği için şekille ruhu, amelle hikmeti ancak fıkıhla meczetmenin mümkün olduğuna işaret eder. İlke olarak içtihat kapısının açık olduğunu kabul eder ancak bunun itikad, amel ve muamele konusunda zorların zoru olduğunu belirtir. Asıl içtihat alanı olarak sanat ve sosyal plana dikkat çeker. Esasa aykırı düşmeksizin bu alanda yapılacak içtihadların önemini vurgular. Çünkü ona göre içtihad en büyük daire hâlinde üstün imamlarda tecellisini bulduktan sonra, bunların tabileri, derken tefsircileri ve derken fetvacıları elinde ve daima büyük daire içinde küçüle küçüle en basit mümine kadar iner. Her şahısta, kendi tatbikatı bakımından doğruyu aramak ve galip zannı gereğince iş görmek hakkı vardır. Necip Fazıl’ın bu husustaki temel derdi İslâm’ı kendine uydurmak bağlamındaki “içtihad”ı reddederek, İslâm’a pazarlıksız uyarak içtihat yapmayı temellendirmektir.

Necip Fazıl klasik anlamda bir dinî eğitim almamıştır. Zaten yaşadığı dönemde sistematik anlamda varlığını sürdüren bir ulemâ sınıfından söz edilemez. O aydınlanmanın buhranının ve kendi ülkesinde dayatılan pozitivizmin farkına vardığında, unutturulmaya çalışılanı Abdülhakim Arvâsî vasıtası ile öğrenir. Ancak o Arvâsî’den düzenli bir tasavvuf dersi de almamıştır. Elbette ki yaptığı felsefe tahsili ve Batı düşüncesini çok iyi bilmesi onu İslâm’ın düşünce bağlamı diyebileceğimiz tasavvufa yöneltmiştir ve temel okumalarını bu alanda yapmıştır. Necip Fazıl modernist İslâmcıların aksine tasavvuf üzerinden Ana Yol’a yani Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’e ulaşmış, onu usûl ve anlam olarak merkeze almış ve oradan hareketle tarihi ve bugünü okumaya başlamıştır. Modernist İslâmcılardan en temel farkı tarihi tecrübeyi yok saymaması, bilhassa Selçuklu-Osmanlı-Türk bağlamını sisteminin merkezine koymasıdır.

İslam Düşünürleri

Allah ve Peygamber

Allah ve Varlık’la ilgili tanımlarını Gazzâlî/İbn Arabî/İmam Rabbânî’nin irfan çizgisi ve Ehl-i Sünnet kelâmına dayanarak yapar. O’ndan başka hiçbir şey var değildir, olan yalnızca Allah’tır diyerek Varlığı O’nunla açıklar. Ona göre tevhid birleştirme değil “mutlak bir” hâlinde idraktir. Kalpte “bir” kılmak, mutlak birliği ifade etmektir.

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat’in risalet ve nübüvvet anlayışını sisteminin merkezine koyan Necip Fazıl, peygamberi temel almayan hiçbir yorumu İslâm düşüncesi içinde görmez. Aydınlanma’nın dayattığı filozof, sanatçı, aydın ve akıl yerine geleneğimizdeki peygamber, âlim, sanatkâr, hikmet ve selim aklı öne çıkarır.

Çöle İnen Nur, İman İslâm Atlası ve Dininizi Öğreniniz eserlerinde üzerinde yoğunlaştığı bu husus sisteminin merkezini teşkil eder. Ona göre Allah peygamberleri vasıtasıyla bu âleme ve insana yön verir. Eşya ve hadiseleri o ışık çerçevesinde anlamak durumundayız. Çünkü peygamber insanın hakikati ve sırrıdır. Bunun en mücessem hali de Hz. Peygamberimizdir. Necip Fazıl İbn Arabî’nin Fusûs’ta yaptığı gibi bütün peygamberlerin peygamberimizin bir izi ve göstergesi olduğunu ve risaletin özünün de Hz. Peygamberimiz olduğunu benimser. Tasavvufi gelenekteki varlık tasavvurunun merkezine Peygamberimizi koymayı o da sürdürür. Necip Fazıl’a göre Hz. Peygamberimiz Allah’ın yalnız habercisi ve ana yola çağrıda bulunan resulü değildir; Allah boşluğu ve yıldızları, zamanı ve mekânı, mesafeleri ve istikametleri, canlı ve cansız maddeleri ve maddesiz her şeyiyle bütün kâinatı, bu en güzel eser etrafında halkalanması ve onun yüzü suyu hürmetine yaratılmış olması için yaratmıştır.

Allah’a imanı peygambere iman ekseninde tanımlayan, peygamberleri bütün kâinatın ve varlığın ana mevzuu olarak gören Necip Fazıl, İslâm’ı da bütün resuller boyunca tek ve mutlak din olarak kabul eder. Bizatihi bütün peygamberler Muhammedî hakikatin mazharı üzerindedirler. Buna göre din konusunda yegâne tefsiri, tanımı, değer hükmünü peygamber yapar. Sonra bu usul sahabe ve âlimler eliyle devam eder.

Din-İslâm-Millet-Şeriat-Tasavvuf-Akıl-Düşünme-Felsefe-Hikmet

Necip Fazıl, Aydınlanma döneminin etkisi ile anlamlarından koparılarak yeniden tanımlanan bize ait kavramları yeniden hatırlatır. Onun yaptığı yeni bir tanım değil, gelenekteki tanımı hatırlatmaktır. Nitekim ona göre din, bütün madde münasebetlerini aşan ve hadiseleri madde üstü ulvi ve ilahi bir sebebe bağlayan bir inanış manzumesinin adıdır. İslâm ise maziye doğru ezeli olduğu kadar istikbale doğru da ebedi olarak, topyekün bir zaman ve mekânı kucaklamıştır. İslâm kendisine gelinceye kadar bütün şeriatlerin/dinlerin toplayıcısı ve tamamlayıcısıdır. Öyleyse ona göre din deyince anlayacağımız sadece İslâm’dır. İslâm külli bir anlamdır. Bu dinin bağlılarına da millet adı verilir. Başka bir deyişle millet Allah’ın Sevgilisinin getirdiği her şeye inananların topluluk ismidir. Yani müminlerin ve Müslümanların topluluk ismine millet denir. Şeriat ise bu iman manzumesinin itikat ve amel mevzuunda emir ve yasaklarına ait kanun ve mukaddes ölçüler çerçevesidir.

Necip Fazıl’ın bütün metinleri incelendiğinde, şeriât ile fıkıh ve kelamı yani Fıkh-ı Ekber’i kastettiği anlaşılır. Onun ruh boyutunu ise tasavvuf olarak niteler. Başka bir deyişle o rey, nazar ve irfan eksenini burada da sürdürür. Özellikle Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu eserinde temellendirdiği görüşlerini diğer eserlerine de serpiştirir.

Necip Fazıl için tasavvuf bir mistisizm değildir. O kelam ve fıkıhla çerçevelenen bir ruh ve mana iklimidir. Onun kastettiği anlamda şeriata dayanmayan bir tasavvuf, tasavvuf değildir. Tasavvufu şeriâtten ayrı bir bağlam olarak düşünmek veya onu tek başına dinin esası kabul etmek şeriatı reddetmektir. Necip Fazıl böyle bir yaklaşım benimseyenleri sahte veli olarak tanımlar. Ona göre şeriatın tecviz etmediği, kabul etmediği hiçbir değer makbul değildir ve ölçülendirmediği, kucaklamadığı hiçbir hakikat de mevcut değildir. Bunun yanı sıra zahiri bir biçimde şeriat öz tebliğleriyle esastır diyerek tasavvufu ayrı bir yapı olarak görmek de şeriatın lübbünü, ruhunu, anlamını görmemek anlamına gelir. Dinin esası tebliğ edilen şeriat (fıkıh ve kelam boyutu), onun anlamı, ruhu ve özü ise (irfan boyutu) tasavvuftur.

Necip Fazıl şeriat/tasavvuf hususunda aslında Gazzâlî-İbn Arabî-İmam Rabbânî çizgisini sürdürür. Vahdet-i vücûd ve vahdet-i şühûd eksenini, sanatı vasıtasıyla yeniden gündemde tutmak ister.

Aydınlanma döneminin şüphesiz ki en önemli indirgemesi ve tanımı akıl ile ilgili olandır. Nitekim aydınlanma düşünürleri dönemlerini akıl çağı olarak nitelerler. Gerçekliği sadece bu dünyaya indirgeyen aydınlanma, Tanrıyı numen âleme göndererek onu bilginin mevzuu olmaktan çıkarıp insan/hüman merkezli yeni bir tanım yapar. Artık yaratıcı olan insandır. Sanat dinin yerini alırken, kültür de toplumsal ilişkilerin ekseni olur. Dolayısıyla böyle bir dünyada akıldan, sanattan ve kültürden bahsetmek aslında neyden bahsettiğini bilmemektir. Modernist İslâmcıların aydınlanmanın ilkeleri doğrultusunda yeni tanımlar yapması meseleyi daha da büyütmüştür. Modernist İslâmcı akıldan söz ederken İbn Sînâ, Gazzâlî veya İbn Arabî’nin kastettiği akıldan değil, Kant’ın tanımladığı akıldan söz eder. Böyle bir bağlamın farkında olan Necip Fazıl akıl, düşünme, felsefe ve hikmet kavramlarını geleneğe uygun olarak yeniden diriltmeye ve gelenekteki tanımları canlı tutmaya çalışır.

Bu anlamda akılla ilgili tanımlarında Gazzâlî’ye yaslanır. Risalet zemininde bir akıl tanımı yapar. Gazzâlî’nin kalp gözü, peygamber tavrı veya selim akıl dediği aklı ve hikmeti, düşünme biçimini merkeze koyar ve Yunan ve aydınlanma temelli aklı ve felsefeyi reddeder. Ona göre şeriatın hitap ettiği akıl mükellefiyet için zorunludur ve insan olmanın gereğidir. İslâm makulün üstündeki, onun da üstündeki makuldür. Fakat bu akıl tâbidir. Nazari akıl şeriâte teslim olur ve bu teslimiyet karşısında kendisine daha üst bir akletme biçimi olan aklıselim verilir. Necip Fazıl’ın buradaki temel meselesi, aklı fail ve isim yapıp yegâne belirleyici konumuna getirenlere karşılık, tıpkı Gazzâlî gibi aklı eşya ve hadiselerin hakikatini anlamada bir araçsal mihmandar hâline getirmektir. Necip Fazıl’a göre felsefi akıl doğruyu bulmanın değil yanlışı düzeltmenin müessisesidir ve bu yönüyle kıymetlidir.

Buradan yola çıkarak Necip Fazıl düşünme ve hikmetin felsefeye indirgenmesine, başka bir deyişle felsefenin yegâne düşünme biçimi olmasına da şiddetle karşı çıkar. O düşünmeyi genel bir küme kabul eder ve felsefi düşünmeyi düşünme biçimlerinden biri durumuna indirir. Necip Fazıl gerek Antik Yunan’da ve gerekse aydınlanmada olduğu biçimiyle bir düşünme biçiminin yani felsefenin İslâm’da olmadığını belirtir. İslâm’da kelam da fıkıh da zaten bir düşünme biçimidir, ama bunun en rafine hâli tasavvuftur. Nitekim her üç ilmin de gayesi hikmettir. Necip Fazıl tasavvufu bazı hikmetleri bakımından felsefeye yakın görür ancak onu hikmet bağlamına oturtarak mutlak biçimde ayırır. Hakîm ve filozofu farklı kategorilere koyar. Necip Fazıl’a göre varışa bağlı tefekkürün adı felsefe değil hikmettir ve bu da düşünmenin en üst hâlidir.

Necip Fazıl’ın “İslâm’da felsefe yoktur” sözü ile yapmaya çalıştığı şey Gazzâlî’nin yaptığıyla aynıdır. Aydınlanma ile ortaya çıkan düşünme ameliyesinin bizi sadece aydınlanmacı akıl tasavvuru ile ancak Antik Yunan’a eklemleyeceğini ve İslâm’ın tarihsel tecrübesi başta olmak üzere İslâm düşüncesinden uzaklaştıracağını düşünür. Bunun için de aydınlanmanın tanımladığı anlamda bir felsefe ve aklı dar kabul etmiş ve İslâm’daki hikmet ve aklın bundan daha geniş ve bizatihi akıl ve düşünme olduğunu belirtmiştir. Bu anlamda felsefeye karşı çıkışı düşünmeye veya hikmete karşı çıkış değildir. Nitekim o aklıselim kabul edilmek şartıyla, felsefi anlamda akıl ve nazariyelerin okutulacağı felsefe fakültelerinin kendi sisteminde de olacağını belirtir.

Etkileri ve Sonuç

Necip Fazıl’a göre temel mesele İslâm’ın yenilenmesi değil anlayışın yenilenmesidir. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat mihenktir. Metafizik son 400 yılla hesaplaşılıp bunun üzerine kurulmalıdır. Bugün ulema sınıfı olmadığı için de bunu sanat tefekkürü yani hikmet ile yapabiliriz. İslâm bir hayat nizamı ve dünya görüşüdür. Bu temel ilke ancak devletle tecessüm eder. Bunun için de en avantajlı zemin Selçuklu-Osmanlı bakiyesi olan Anadolu’dur.

Necip Fazıl; başta Cumhuriyet öncesi Mısır kökenli Modernist İslâmcılık olmak üzere, 60’lı yıllardan sonra başlayan Ortadoğu kökenli İslâmcı hareketleri tarihsel anlamda bir hafızaya ve ortak dile sahip bulmaz ve benimsemez. Türkiye’den çıkacak İslâmcı hareketler daha kuşatıcı ve belirleyici olabilir; belki de bundan dolayı İslâm dünyası genelindeki İslâmcı hareketler tarafından benimsenmedi.

Necip Fazıl ve düşüncesi gerek yaşadığı dönemde ve gerekse bugün pek çok kesimi etkiledi ve belirledi. O Türkiye’nin ana akım ilk İslâmcı partisi MNP’nin nizamnamesini yazdı. MSP üzerinde çok etkili ve belirleyici oldu. Diriliş, Mavera, Edebiyat, İBDA başta olmak üzere pek çok fikir ve düşünce çevresini etkiledi. Şu veya bu biçimde Türkiye’deki bütün İslâmcı kesimlerin onunla yolu kesişti. Onun Büyük Doğu ideali bir İslâm Birliği olarak da tasavvur edildi.

Temel Soruları

  • XVI. yüzyılın ortalarında başlayan (Kanûnî Devri) ve XVII. yüzyılda gittikçe somutlaşan zevalin iç ve dış sebepleri nelerdir?

  • Doğu ve Batı, Büyük Doğu nedir ve bu bağlamda İslâm neye tekabül eder?

  • XX. yüzyılda yaşadığımız dünyaya İslâm’ı bir hayat nizamı ve dünya görüşü olarak nasıl sunabiliriz?

Öne Çıkan Eserleri

  • Bir Adam Yaratmak, 1937.            

  • Çile, 1939.           

  • İdeolocya Örgüsü, 1959.

  • O ve Ben, 1960.

  • Çöle İnen Nur, 1961.

  • Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu, 1962.

  • Hz. Ali, 1964.Tasavvuf Bahçeleri, 1964. Abdülhakim Arvâsî’den çeviri, ilk yayın tarihi 1341, İstanbul.

  • Rabıta-ı Şerife, 1964.  Abdülhakim Arvâsî’den çeviri, ilk yayın tarihi 1341, İstanbul

  • Peygamber Halkası, 1968.

  • Başbuğ Velilerden 33, 1974.        

  • Yunus Emre, 1976

  • Veliler Ordusundan, 1977.           

  • Doğru Yolun Sapık Kolları, 1978.

  • İman ve İslâm Atlası, 1981.

  • Dininizi Öğreniniz. Vefatından sonra dergideki yazılarından derlenmiştir.

    Necip Fazıl’ın hemen hemen bütün kitapları öncelikle Büyük Doğu dergisinde yayınlandığı için buradaki tarihler sadece kitap olarak yayınlandıkları tarihler olarak düşünülmelidir. Şu an bütün kitapları Büyük Doğu Yayınları tarafından tekrar neşredilmektedir.

Kaynak: İslam Düşünce Atlası
Dijital Yapım: MÜSİDER ve TV5 Televizyonu