Hayatı

Farklı bilgiler bulunmakla birlikte, Şeyh Bedreddîn’in, günümüzde Yunanistan sınırları içinde bulunan Samavna’da (veya Simavna) 1359’da doğduğu kabul edilmektedir. Edirne ve civarının Osmanlılar tarafından 1361’de fethedilmesi ve fethedilen kale komutanının/tekfur kızıyla evlenip burada kadı olarak görevlendirilen babası İsrâil’in, konumundan dolayı “Samavna/Simavna Kadısıoğlu” diye anıldığına bakılırsa, doğum tarihinin 1361-1362 arası olması da muhtemeldir. Selçuklu soyundan geldiği iddiaları ise teyide muhtaçtır. Dönemin geleneğine uygun olarak ilk tahsiline babasının öğrencisi olarak Edirne’de başlamış, hafızlığını tamamladıktan sonra Mevlânâ Şâhidî’den kıraat, Mevlânâ Yûsuf’tan sarf ve nahiv okumuştur. Bursa kadısı Koca Mahmûd Efendi’den hocasının ileride astronomi ve matematik âlim olacak torunu Kadızâde-i Rûmî ile birlikte Bursa Kaplıcaları Medresesi’nde ders görmüştür. Bu derslere daha sonra İsrâil’in amcaoğlu Müeyyed b. Abdülmü’min de katılmıştır. Bursa’daki tahsili tamamlayıp Konya’ya geçen talebeler, burada Mevlânâ Feyzullah’tan onun vefatına kadar dört ay veya daha uzun bir süre mantık ve astronomi okumuşlardır. Daha sonra Bedreddîn ve Müeyyed Şam’a, Molla Fenârî’nin tavsiyesine uyan Kadızâde-i Rûmî ise Semerkant’a gitmiştir. Veba salgını yüzünden burada çok kalamayan iki arkadaş Kudüs’e geçmişler, Mescid-i Aksâ’daki âlimlerin ders halkalarına katılmışlardır. İbn Hacer el-Askalânî’den altı ay süreyle Sahih-i Buhârî ve Sahih-i Müslim okuyup bitirdiklerine dair bilgi, Askalânî’nin burada bulunuş tarihinde Bedreddîn’in kırklı yaşta olması itibariyle ihtiyatla karşılanmalı, bunun Anadolu’ya dönerken olduğu ihtimali dikkate alınmalıdır. İlim yolculuğuna Kahire’de devam eden Bedreddîn burada Seyyid Şerif Cürcânî ve Aydınlı Hacı Paşa (Hızır b. Ali) ile birlikte Mübârekşah el-Mantıkî’den dinî ilimlerin yanı sıra felsefe ve mantık gibi aklî ilimleri de okumuştur. Başarısıyla hocasının gözde talebesi olmuş, onunla hac için Mekke’ye gitmiştir. Bazı kaynaklarda onun Mekke’de ez-Zeylaî’nin ders halkasına katıldığına dair bilgi tarihi verilerle uyuşmamaktadır. Kahire’ye döndükten sonra Seyyid Şerif Cürcânî ile birlikte Ekmeleddîn el-Bâbertî’den ders alarak yüksek tahsilini tamamlamıştır. Onun şöhretini duyan Memluk Sultanı Seyfeddîn Berkuk, oğlu Ferec’in muallimi olması için teklif sunmuş, o da üç yıl sürecek bu görevi kabul etmiştir. Bu tarihe kadar tasavvufa sıcak bakmayan ve dervişlerle karşılaşmamak için Şeyhûniye Medresesi’ndeki odasına gitmeyen Bedreddîn, sarayda Şeyh Hüseyin Ahlâtî ile tanışınca ondan etkilenmiş, fikrî-hissî dönüşüm yaşamış ve ona intisap ederek müridi olmuştur. Bazı kaynaklar onun önce ilahi cezbeye tutulduğunu sonra Şeyh Ahlâtî’ye iltica ettiğini kaydetmiştir. Bu fikrî dönüşüm kendisini çok etkilediği ve girdiği riyazet sonucu cezbeye tutulduğu için sağlık sorunları yaşamaya başlayınca şeyhinin tavsiyesine uyup bazı kaynaklarda hava değişikliği, bazılarında ise irşat için Tebriz’e gitmiş, burada Timur’un huzurundaki tartışmalarda İranlı âlimleri ilzam ederek onun takdirini kazanmış, ikramlarına mazhar olmuştur. Günümüz araştırmacılarından bazıları onun bu yolculuğunu, hurûfî çevrelerle temas kurma amacına bağlamıştır. Timur’un sunduğu imkânları arkasında bırakıp Kahire’ye dönen ve çilesini dolduran Bedreddîn, şeyhinin vasiyetine uyarak onun vefatından sonra şeyhlik makamına oturmuştur. Ancak bu mevkide sadece altı ay kalabilmiş, onun şeyh olarak kendilerinden daha üstün bir konumda olmasını hazmedemeyen diğer halife ve müritlerle anlaşamadığı için memleketi olan Edirne’ye dönmeye karar vermiş, Mısır’dan ayrılarak Kudüs’e, oradan Şam’a gitmiş ve Halep’te yaklaşık bin civarında Türkmen ona biat etmiştir. Daha sonra Konya’ya geçen Bedreddîn burada Şeyh Hamidüddîn Aksarâyî (Somuncu Baba) ile görüşmüş ve Karamanoğlu’nun mürit olma isteğini kabul etmiştir. Ardından Germiyan, Aydın ve Tire’ye giderek yeni müritler kazanmıştır. Sakız adasında Sakız Bey’i ile görüşmüş, buradaki bazı papazların gizlice İslam’ı kabul etmelerine vesile olmuştur. Şeyh Bedreddîn’in isyan ettiğini savunan kaynaklar, onun isyan hareketinin elebaşlarından Börklüce Mustafa (Dede Sultan) ile Tire’de, Torlak Kemal ile Kütahya’da tanıştığını kaydetmiştir. Böylece yaklaşık bir yıl süren yolculuktan sonra Edirne’ye varmış, Fetret devrindeki şehzâdeler mücadelesinde Süleyman Çelebi’yi mağlup eden Musa Çelebi’nin kazaskerlik teklifini kabul etmiş, bürokratik kariyeri süresince pek çok kişiye tımar vermiştir. Musa Çelebi’nin, Mehmed Çelebi tarafından mağlup edilmesinden sonra kazaskerlikten azledilerek ilim ve faziletine hürmeten kendisine maaş bağlanmış ve ailesiyle beraber İznik’te mecburî ikamete memur edilip göz hapsine alınmıştır. Bu esnada telif ile meşgul olmuş ve içinde bulunduğu durumdan şikâyetçi olduğunu gösteren ifadelere yer vermiştir. Daha sonra İznik’ten kaçıp Kastamonu’daki İsfendiyar Bey’e sığınmış, destek bulamayınca deniz yoluyla Rumeli tarafına gitmiş ve Zağra, Silistre, Eflak, Dobruca yoluyla Deliorman’a (Ağaçdenizi) yerleşmiştir. Bu esnada Börklüce Mustafa İzmir’de, Urla yarımadasının kuzey tarafındaki Karaburun’da, Torlak Kemal de Manisa’nın kızılbaşlarla meskûn mıntıkalarında isyan etmişlerdir. Bu isyanlarla bağlantılı görülerek Çelebi Sultan Mehmed tarafından görevlendirilen Bâyezid Paşa komutasında askerler tarafından yakalanan Şeyh Bedreddîn, Serez’de bulunan padişahın huzuruna götürülmüştür.  İlmî kişiliği göz önünde bulundurularak bir heyet teşkil edilmiş, kanının helâl fakat malının haram olduğu fetvası verilmiş ve isyan (bağy) suçunu işlediği sabit görülerek 820/1418 veya 823/1420 tarihinde Serez’de idam edilmiştir. 1924’teki mübadelede kemikleri oradan alınıp bir kutuya konmuş, 1961’de Çemberlitaş Divanyolu'nda II. Mahmud Türbesi haziresine defnedilmiştir. Kaynaklar, onun Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal ile bağlantısı, İznik’ten kaçışının ve güzergâhının sebepleri, yakalanış biçimi ve hatta idam kararını kimin verdiği hakkında farklı bilgiler kaydetmiştir. Bu farklılık, Osmanlı dönemi kaynaklarında onunla bağdaştırılan isyan hareketinin ve tasavvufî yaklaşımlarının farklı değerlendirilmesine yansımıştır. Cumhuriyet dönemi kaynaklarında ise Nazım Hikmet’in “Şeyh Bedreddîn Destanı” şiiri ile başlayan ve tarihi ideolojik bir okuma alanı olarak gören yaklaşım ile tarihi bir bilgi alanı olarak ele alan akademik yaklaşım farklılığı devam etmektedir. Belge niteliğindeki eserlerin tahkikli basımları, Şeyh Bedreddîn’in düşünce yapısı hakkındaki tartışmalara yön vermeye başlamıştır. Şeyh Bedreddîn ve isyan olayı değerlendirilirken, Hanefî fıkhında bu suçtan idam cezasının verilebilmesi için gereken şartlar bu olayda tam olarak oluşmadığı için hükmün siyaseten tatbik edildiği ve malının helal sayılmaması sebebiyle kendisine nispet edilen olayın itikadî yönünün bulunmadığı dikkate alınmalıdır.

Öğretisi

Fıkıh

Şeyh Bedreddîn, ilk fıkıh eseri olan muhtasar tarzdaki Letâifü’l-işârât’ta Hanefî mezhebinin muteber kitaplarına başvuru yapıp genel ilkelerini benimseyerek dönemin telif anlayışına uymuştur. Genel füru meselelerinin yanı sıra özellikle muhakeme hukukuna dair meseleleri derli toplu bir şekilde sunan Câmiu’l-fusûleyn’de görüşlerini ve itirazlarını açıklamış, bu eser hâkimlerin el kitabı haline gelmiştir. Mezhep imamlarının görüşlerini tutarlılık bakımından delilleriyle birlikte incelediği et-Teshîl: Şerhu Letâifi’l-işârât’ta da kendi görüşlerini ve itirazlarını açıklamıştır.

Mezhep imamlarından farklı rivayetlerin yapıldığı hilâfiyat meselelerindeki tercihlerinde görüşün sahibinden ziyade, zorluğun ortadan kaldırılıp kolaylığın sağlanması, zamana bağlı olumsuzlukların mevcudiyeti, teamüllerin örfe dayalı olup değişebilmesi gibi tercih gerekçelerine öncelik vermiştir. Bu sebeple Ebû Hanîfe kadar Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e de öncelik tanımıştır. Meşayih dönemi âlimlerine yaptığı atıflarla kimin hangi yönde kanaat belirttiğine ve bunlardan hangisinin istidlal kaynağına daha çok benzeyen (eşbeh) görüş olduğunun ortaya çıkarılması yoluyla mezhep içi denetime önem verdiğini göstermiştir. Mezhep imamlarının zâhirurrivâye’deki görüşlerine muhalif ictihadla hüküm verilememesi ilkesinin sadece bir hüsnüzandan ibaret olduğunu, bu ilkenin yeterli gerekçesinin bulunmadığını söylemiştir.

Bir kimsenin müctehid olabilmesi için ictihad edeceği konunun hakikatlerini ve konuyla ilgili incelikleri bilmesini şart koşmak suretiyle içtihadın bölünebilir olduğunu kabul etmiştir. Müçtehidin görüşünün âlimler tarafından dikkate alınmasını, müctehid olmaları şart değilse de idarecilerin hükümlerle ilgili nasları, bunlarla amel etmenin gerekliliğini, kıyasın mahiyetini, örfü bilmelerini ve âdil olmalarını zorunlu görmüştür.

Müctehid olmayanlar için başkasını taklit etmenin caiz olduğunu kabul etmiş, müctehid olanların ictihad ederek fetva vereceklerini, mukallitlerin ise kendilerinden önceki müctehidlerin fetvalarını aktarmakla yetinmeleri gerektiğini söylemiştir. Bir mukallidin kendine göre en fakih olmayanın görüşünü taklit etmesine itibar etmemiştir.  Mukallidin mezhep görüşüne uygun olmayan hükmün geçerli sayılmasındaki taklidi faydasız görerek eleştirmiştir.

Fıkıhtaki siyasî meşruiyet tartışmalarında Hz. Ali’nin adaletle davrandığını, ona hasım olanların ise isyankâr (bâği) konumunda olduğu görüşünü benimsemiştir. Bu konuda ve ümmetin en faziletlisinin devlet başkanı seçilmesi hususunda fıkıh geleneğini devam ettirmiş, kendi zamanındaki taht mücadelelerine değinerek iktidarı galip gelenin hak etmesini eleştirmiştir. İktidar sahibi sultan adaylarının hepsi dünyayı istediği için hangisinin âsi olduğunun bilinmediğini söylemiş, fakat Musa Çelebi’nin kazaskerlik teklifini geri çevirmemiş, bunu da ehil olmayanların işin başına geçmesi vebalinden kurtulmakla izah etmiştir.

Şeyh Bedreddîn, Ankara Savaşı’ndan sonra yaşanan Fetret Devri’nin ortaya çıkardığı dinî-sosyal-ekonomik olumsuzlukların yaşandığı bir toplumsal yapı içinde fakih, mutasavvıf, kazasker gibi çok yönlü kimliğiyle etkili olmuştur. Merkezî otoritenin sağlanamadığı bunalım ortamının onun düşünce ve hareketlerinde etkili olduğu, buna bağlı olarak sorunlara çözüm ararken Hanefi mezhebi içinde daha rahat istidlal yapabilmek için yerleşik usule sıkı sıkıya bağlanmadan ictihad etme anlayışını benimsediği söylenebilir.  Mezhebin iftâ usulüne muhalefet etmiş olmakla birlikte, fıkıh meselelerinin çözümünde mezhebe olan mensubiyetini açıkça ifade etmesi, onun bir Hanefî fakihi olduğu konusunda şüpheye yer bırakmamaktadır. Bu bağlılığı, ilk hocası olan babasının Semerkant’ta Hanefî fıkhını okumuş olmasıyla başlatmak mümkündür. Bu esnada henüz küçük yaşta olduğu için hocası Koca Mahmud Efendi’nin müderris ve kadı kimliğiyle onun üzerinde daha etkili olduğu düşünülebilir. Ancak belirleyici etki, yüksek tahsilini Hanefî mezhebine bağlı olan ve el-Hidâye’ye şerh yazan Ekmeleddîn el-Bâbertî’den icazet alarak tamamlaması sırasında gerçekleşmiştir. Nitekim Merginânî’ye binden fazla sorusu olduğunu söylemesi, şerhe konu olan eseri hocasıyla beraber uzun süre mütalaa etmesinin ve bu esnada hocasının yönteminin tesiri olarak değerlendirilebilir.

Tasavvuf

Şeyh Bedreddîn’in hurûfî, bâtınî, ibahacı, panteist mistik, dinler üstü düşünce ve ortak mülkiyet (iştirâk-i emvâl) savunucusu olduğu iddiaları belgeden yoksundur. Kaynaklarda onun tasavvuf düşüncesinde Mesnevî üzerinden Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’nin yahut Füsûsu’l-hikem üzerinden İbn Arabî’nin etkili olduğu hakkında da görüş birliğine varılamamıştır.  Ancak Ekberî geleneğe bağlı Molla Fenârî ile aynı muhitin talebesi olması ve Vâridât’ta Mesnevî’den bahsedilmeyip Füsûsu’l-hikem’e yer verilmesi, ikinci ihtimalin daha kuvvetli olduğunu göstermektedir.

Şeyh Ahlâtî’nin mürşitliğinde güçlü bir cezbeye tutulup vecd ve istiğrak haline giren Bedreddîn’in tasavvuf anlayışında zikrin, riyâzetin ve mücahedenin önemli yeri vardır. Nitekim şeyhinin gözetiminde seyr-i sülûkunu tamamlamak için münzevî bir hayat yaşamaya başlamış, giriştiği ağır riyâzet sonucunda sağlığını yitirecek hale gelmiştir.  Yıllar sonra Anadolu’ya döndüğünde de inzivaya çekilmiş, kazaskerlik makamına oturuncaya kadar böyle yaşamaya devam etmiştir. Ekberîlik çizgisinde vahdet-i vücûdu savunduğu için eşyanın hakikatinin/gerçek varlığın idrak edilebilmesinin tek yolu olarak “keşf”i göstermiştir. Bunun için de Allah’a yönelerek (inâbe) kalbi arındırmalı (tezkiye) ve peygamberleri takip etmeli, bu yolda fikrin (felsefe) ve nazarın (kelâm) yetersizliğinin farkında olunmalıdır.

Şeyh Bedreddîn’in tasavvuf düşüncesi hakkındaki ihtilaflar, kendisine nispet edilen Vâridât adlı eserdeki bilgilerin farklı yorumlanmasından kaynaklanmaktadır. Nitekim onun tartışmalı konulardaki bazı ifadeleri Ubeydullah Ahrâr’ın halifesi Abdullah-ı İlâhî, Ebüssuûd Efendi’nin babası Halvetî şeyhi Muhyiddîn Yavsî, Harîrîzâde, Niyâzî-i Mısrî ve İsmail Hakkı Bursevî tarafından tevil edilerek olumlu; Halvetî Şeyhi Nûreddinzâde Muslihuddîn, Aziz Mahmud Hüdâyî, Sofyalı Bâlî Efendi ve Ebüssuûd Efendi tarafından olumsuz yorumlanmıştır. Öte yandan “Şeyh şöyle dedi” ifadelerinin yer aldığı Vâridât, Şeyh Bedreddîn’in son halini verdiği bir eser olamayacak kadar düzensizdir. Dil ve üslup bakımından da onun müritleri tarafından sonradan derlendiği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla buradaki bilgilerin tam olarak onun görüşlerini ifade ettiğini söylemek zordur.

Şeyh Bedreddîn’e göre gerçek varlık (vücûd) sadece Allah’tır ve her türlü sınırlamaların ötesindedir.  Öte yandan küllî ve cüz’î kavramları birbirini çağrıştırdığı ve zâtı her türlü alâkadan münezzeh olduğu için Allah ne küllîdir ne de cüz’îdir. Halkı yaratması ise sevgi (muhabbet) sâikiyle zuhûra meyilli olduğunu gösterir ve Hakk’ın zuhûrundan ibarettir. Bu da hakiki varlığın “Hakk’ın varlığı” olduğunu ortaya koyar. Eşyadaki nisbî ve itibarî zıtlıklar da zuhûrun mertebeleridir. Bu bakımdan her şey Hakk’ın her bakımdan vacip olan zatındadır. Hakk’ın zâtı da her şeydedir fakat Allah’ın tecellisi olan eşya her bakımdan değil sadece hakikati itibariyle vücûd-ı mutlak ve vâcibdir, sûreti itibariyle ise mümkin ve hâdistir. Zira hakikatte eşyada iki ayrı varlık bulunmadığı için Allah, eşyada “hulûl” ve “ittihad” olmaksızın zuhur etmekte, mümkin ve hâdis eşya da Hakk’ın isimleri ve sıfatlarıyla varlık kazanmaktadır.  O halde âlemin mutlak anlamda cins, tür ve şahıs yönüyle kadîm, zamana bağlı olmaksızın zâtî yönüyle hâdis olması, onun zuhurdan önce Allah’ın ilminde kadîm olduğunu gösterdiği gibi, zuhurdan sonra hâdis olduğunu göstermektedir. Fakat bu mertebede zaman söz konusu değildir. Bu görüşünü olumsuz yorumlayanlara göre Şeyh Bedreddîn, âlemin ezeli ve kadîm olduğunu ikrar ederek ulûhiyet anlayışında panteizmi savunmaktadır.

Şeyh Bedreddîn’e göre çürüyüp toprağa karıştıktan sonra bedeni oluşturan dört element (anâsır-ı erbaa) dağılıp yok olacak (fenâ), bundan sonra da dünya hayatında olduğu gibi yeniden bir araya gelip bedeni oluşturmayacaktır. Ölülerin diriltilmesinden kastedilen, bedenin bu şekilde haşredilmesi değildir. Bedenlerin hasredilmesini avâmın zannettiği şekilde anlamak yanlıştır. Zira bu beden için bekâdan söz edilemez.  Onun bu görüşünü olumlu yorumlayanlara göre Şeyh Bedreddîn, ahiretteki yaratılışın sadece ruhen olacağını değil, cismanî yaratılışın dünyadaki bedenle olmayacağını savunmaktadır. Çünkü ruh, ilâhî irâdeyle bedene taalluk etmiş olsa da beden elementlerden oluşan bir mürekkebdir, hâdistir, fânîdir ve bedeni oluşturan unsurlar ölümden sonra asıllarına dönmüştür. O halde cismanî haşirdeki beden şeklen dünyadakine benzemekle birlikte nitelikleri bakımından farklı olacaktır. Haşrin keyfiyeti konusundaki görüşünü olumsuz yorumlayanlara göre Şeyh Bedreddîn, cismanî haşri inkâr suretiyle kitap, sünnet ve icmâ-ı ümmete muhalefet etmektedir.

Şeyh Bedreddîn’e göre fiillerin tamamı Hakk’ındır. Diğer bir ifadeyle kulun suretinde Hak’tan başka tasarruf sahibi bulunmamaktadır. Ancak kul bu durumdan gafil olduğu için kendisine mahsus bir ihtiyarın, fiilin ve vücûdun varlığını tahayyül ve tasavvur etmiş, gerçekte öyle olmadığı halde filleri terk etmeye kâdir olduğunu zannetmiştir. Bundan dolayı da kınanmıştır. Zira mümkin olması yönüyle her türlü ihtiyâr ve fiil Hakk’ın vücûdunun eseridir. O halde Hakk’ın ihtiyar ve fiilinden başka fiil ve ihtiyar yoktur. Buna göre önce sebepler bir araya gelir, ardından meşîet hâsıl olur sonra da kulun istidadına göre fiiller sudûr eder. İrade ve ihtiyar meselesinde meşîet ile istidâd arasındaki böyle bir bağın cüz’î irâdeyle çelişeceğinden hareketle Şeyh Bedreddîn’in sözlerini olumsuz yorumlayanlar, onun cüz’î irâdeyi kabul etmeyip cebir görüşünü savunduğunu söylemişlerdir.

Şeyh Bedreddîn’in unsurlardan mürekkeb varlık anlayışına bağlı olarak Hz. İsa’nın “ruhuyla diri, bedeniyle ölü” olduğunu söylemesi, “Hakk’a yönelten her şeyi melek ve rahmân, mâsivaya yönelten her şeyi iblis ve şeytan” olarak nitelendirerek “insanın meleklerle ve şeytanlarla dolu olduğunu, bunlardan hangisi galipse hükmün de ona göre verildiğini” belirtmesi, kıyamet alametlerini görünenin ötesinde simge anlamlarla (örneğin güneşin batıdan doğması ruhun bedenden ayrılmasını, tevbe kapısının kapanması müminin ömrünün sona ermesini simgeler) izah etmesi de hem tevil edilerek savunulmuş hem de eleştirilere konu olmuştur.

Öne Çıkan Eserleri

  • Letâifü’l-İşârât fi Beyâni’l-Mesâili’l-Hilâfiyyat: [tıpkıbasım] Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü, 2012; Fıkıh Ekolleri Arasındaki Tartışmalı Konuların İncelikleri -Letâifü'l İşârât fi Beyâni'l-Mesâili'l-Hilâfiyyat, ed. Hacı Yunus Apaydın, Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü, Ankara 2012.

  • Câmiu'l-Fusûleyn: İbn Kâdî Simavna/Samavna, el-Matbaatü'l-Ezheriyye, Kahire 1979; Yargılanma Usulüne Dair Câmiu'l-Fusûleyn, ed. Hacı Yunus Apaydın, Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü, Ankara 2012.

  • et-Teshîl Şerhu Letaifi’l-İşârât: [tıpkıbasım] Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara 2012; Letaifu'l-İşarat Şerhi: et-Teshîl Şerhu Letaifi’l-İşârât, ed. Hacı Yunus Apaydın, Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü, Ankara 2012; et-Teshîl Şerhu Letaifi’l-İşârât, thk. Mustafa Bülent Dadaş, İSAM Yayınları, İstanbul 2019.

  • el-Varidât: Varidat-ı Bedreddîn-Şeyh Bedreddîn & Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Mahmud Bedreddîn, çev. Musa Kazım Efendi, nşr. Mehmed Serhan Tayşi, MVT Yayıncılık, İstanbul 2010.

  • Tefsîru Âyeti’l Kürsî: Köprülü Ktp. Ahmed Paşa, nr. II/329.
     

Kaynak: İslam Düşünce Atlası
Dijital Yapım: MÜSİDER ve TV5 Televizyonu