Hayatı

Klasik Türk edebiyatının kurucularından sayılan Şeyhî, XIV. yüzyılın sonu ile XV. yüzyılın başında yaşamıştır. Dönemin önemli divan şairi ve hekimlerinden biri olan Şeyhî, Germiyanoğulları Beyliği’nin merkezi Kütahya’da dünyaya geldi. 1415 yılında Osmanlı padişahı I. Mehmed’i tedavi ettiği sırada “Hekim Sinan” lakabıyla meşhur olduğu ve o tarihlerde kırk-kırk beş yaşlarında olması gerektiği, bundan hareketle de I. Murad döneminde (1371-1376) doğduğu tahmin edilmektedir. Adı hakkında kesin bilgiler bulunmamakla birlikte, “Yusuf”, “Yusuf Sinan” ve “Yusuf Sinaneddîn” isimleri kaynaklarda geçmektedir. Şeyhî, ilk eğitimine dönemin önemli kültür merkezlerinden olan Kütahya’da başladı. Devrin önemli divan şairi olan Ahmedî başta olmak üzere diğer âlimlerinden dersler aldı. Ardından ilim tahsili için İran’a gitti; burada edebiyat, tasavvuf ve tıp alanlarında eğitim aldı. İran’da Kemâl-i Hocendî, Selmân-ı Sâvecî ve Hâfız-ı Şîrâzî gibi büyük şairlerin yoğun olarak ilgi gördüğü bir döneme rast gelmesinden dolayı kendisi de bu isimlerden etkilendi. İran’dan memleketine döndüğü sırada Ankara’ya gitti ve burada Hacı Bayram-ı Velî’ye intisap eti. Ayrıca Bursa’da Seyyid Nesîmî görüştüğü ve bu nedenle de “Şeyhî” lakabını aldığı belirtilmektedir. Memleketi Kütahya’ya döndüğü zaman burada bir attar dükkânı açtı, ayrıca göz hekimliği de yaptı.

İran’dan döndükten sonra Germiyan Beyi II. Yâkub Bey’in hususi doktorluğu ve danışmanlığı görevinde bulundu. Germiyan’ın Osmanlılar’a düğün hediyesi olarak verilmesiyle I. Mehmed’in himayesine girdi. Onun Karaman seferi sırasında (1415) Ankara’da rahatsızlanması üzerine tedavi etmesi için Şeyhî çağrıldı. Tedavide başarı göstermesi üzerine Tokuzlu Köyü kendisine tımar olarak verildi ve ayrıca Sultan’ın özel doktoru olarak tayin edildi. Bu nedenle de Şeyhî’nin Osmanlı Devleti’nin “ilk reîs-i etıbbâsı” yani başhekimi olduğu ifade edilmektedir.  Hayatının son dönemleri hakkında ayrıntılı bilgiler bulunmamaktadır. II. Murad ile görüşmüşse de yanında uzun süre kalmamıştır. Ankara Savaşı’nda Timur’un Osmanlı Devleti’ne vurduğu darbeden sonra Germiyan Beyi II. Yâkub Kütahya’da beyliğini tekrar alınca, Şeyhî de muhtemelen onun yanına gitmiştir. Hayatının son dönemlerini Kütahya’da geçirdiği ve burada da vefat ettiği bilinmektedir. Ölüm tarihi konusunda ise kesin bir bilgi yoktur. Ölüm tarihi için 1423, 1426 ve 1451 tarihleri verildiği gibi 1429’den sonra vefat ettiği ileri sürülmektedir. Son olarak, Şeyhî’nin 1431 yılında vefat ettiğini ileri süren F. Kadri Timurtaş’ın görüşü, daha sonraki çalışmalarda da kabul edilmiştir. Mezarı bugün Kütahya’ya 7 km. uzaklıkta bulunan Dumlupınar’dadır.

Öğretisi

İslâmiyet’in kabulünden sonra Türkler arasında IX. ve X. yüzyıllardan itibaren görülen ve gittikçe genişleyen tasavvuf akımlarına, Şeyhî’nin de yabancı kalmadığı görülmektedir. Kemâl-i Hocendî, Selmân-ı Sâvecî ve Hâfız-ı Şîrâzî gibi büyük şairlerin elinde ince ve akıcı bir yapı kazanan tasavvuf, Klasik Türk edebiyatına esas itibariyle Şeyhî ile girmiştir. Anadolu sahasında klasik edebiyatı ana hatlarıyla ortaya koyan ilk şairlerdendir. Kendisinden önce gelenler, şiirlerinden onun derecesinde güçlü bir olgunluk gösterememişlerdir. Hocası Ahmedî dahi onun kadar incelikler ortaya koyamamıştır. Başta dinî ilimler olmak üzere İran edebiyatına vâkıftır. Hâfız-ı Şîrâzî, Nizâmî-i Gencevî, Senâî, Ferîdüddin Attâr ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî gibi şair ve mutasavvıflardan etkilenmiştir (Köprülü, s. 363).

Şeyhî, Klasik Türk edebiyatının kurucularından biri sayılmaktadır. “Hüsrev-i şuarâpîşterîn-i şuarâ-yı Rûmşeyhü’ş-şuarâ, emlahu’ş-şuarâ” gibi lakaplarla anılmaktadır. Özellikle mesnevi türünde kaleme aldığı Hüsrev ü Şîrîn ve Har-nâme eserleriyle şöhret olmuş ve bu türün önde gelen şairleri arasında yer almaktadır. Eserlerinde oldukça akıcı bir dil kullanan Şeyhî, tasvirlerinde ve konuyu işleyişinde başarılı kabul edilmiştir. Mesnevi alanındaki başarısı, Sehî ve Latîfî gibi müellifler tarafından övgülerle takdir edilmiştir. Hatta Latîfî, Hüsrev ü Şîrîn’ine birçok nazîre yazıldığı halde hiçbirisinin Şeyhî’nin yanına dahi yaklaşamadıklarını belirtmiştir. Sonraki mesnevi müelliflerini de etkilediği görülmektedir. Nitekim İznikli Hümâmî’nin Sînâme’sinde, Münîrî’nin Mihr ü Müşterî’sinde, Tâcîzâde Câfer Çelebi’nin Hevesnâme’sinde, Halîlî’nin Fürkatnâme’sinde ve Fuzûlî’nin Leylâ ü Mecnûn’unda Şeyhî’nin adı zikredilmektedir.

Şeyhî’nin mesnevi türündeki başarısına rağmen gazelde pek başarılı olmadığı düşünülmektedir. Hakeza nazım dili ve edası da eleştirilmiştir. Genellikle basit vezinler kullanmayı ve çağdaşlarına göre umumiyetle aruzun mürekkep ve tek düzelikten uzak kalıplarını tercih etmiştir. İmâle ve zihaf noksanlıklarına rağmen kendi döneminin aruzu iyi kullanan şairlerden biridir. Şiirlerinde çokça Türkçe kelime kullanmıştır. Şiirlerinde tasavvufu mecazi aşkla birlikte ele almış, tasavvuf remizlerinden geniş ölçüde faydalanıp diğer divan şairleri gibi bunları duygu ve düşüncelerini ifade etmede bir araç olarak kullanmıştır (Biltekin 81). Şeyhî’nin çağdaşlarına nazaran zarif bir dile, zengin bir hayal gücü i le canlı tasvir kabiliyetine sahip olduğu belirtilmektedir (Köprülü 363).

Eserlerinin Muhtevası:

Şeyhî’ye ait bilinen üç eser bulunmaktadır: Divan, Hüsrev ü Şîrîn ve Har-nâme.

  • Divan: On beş kaside, dört tercî-i bend, iki terkib-i bend, bir mesnevi, iki müstezad ve 202 gazel ihtiva etmektedir. Eser, Şeyhî’nin hocası Ahmedî ve çağdaşı Ahmed-i Dâî tarafından kaleme alınan divanların ardından Anadolu’da yazılmış en eski divanlardan biridir.

  • Hüsrev ü Şîrîn: Eser, Klasik Türk edebiyatında kaleme alınan ikinci Hüsrev ü Şîrîn mesnevisidir. Toplamda 6944 beyit olan bu eser, 775 beyitlik bir girişten ve on bir bölümlük ana hikâyeden oluşmaktadır. 1421-1430 yılları arasında Sultan II. Murad adına yazılmıştır. Eseri tamamlamaya ömrü vefa etmediği için daha sonra yeğeni Cemâlî tarafından 109 beyitlik bir zeyl yazılmıştır. Bu eser, ansiklopedik-didaktik mesneviler arasında seçkin bir yere sahiptir. Türkiye kütüphanelerinde 50’den fazla, yurtdışında ise 70 yazma nüshası bulunmaktadır. Bu da eserin oldukça fazla ilgi çektiğini göstermektedir.

  • Har-nâme: 126 beyitten oluşan bir mesnevidir. “Feilâtün mefâilün feilün” kalıbıyla kaleme alınmıştır. Küçük hacimli olmakla birlikte tevhid, na‘t, padişaha övgü, konunun işlenişi ve dua bölümlerini ihtiva etmektedir. Eserde çalışmaktan yorulmuş zayıf bir eşeğin besili öküzleri görüp onlara imrenmesi ve boynuz ararken kulağından ve kuyruğundan olması anlatılmaktadır. Muhtemelen Sultan II. Murad’a sunulan eser, sosyal hiciv ve mizah bakımından Türk edebiyatının en güzel eserlerinden kabul edilir. Dilinin sadeliği ve canlı tasvirleriyle de dikkate şayandır (Köprülü, s. 363-364; Biltekin, s. 81-82).

Öne Çıkan Eserleri

  • Divan: (Şeyhî Divanı), haz. Mustafa İsen-Cemal Kurnaz, Akçağ, Ankara 1990; Şeyhî Divanı: İnceleme-Metin-Dizin, haz. Halit Biltekin, Basılmamış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara 2003.

  • Hüsrev ü Şîrîn: Şeyhî ve Hüsrev ü Şîrin’i: İnceleme-Metin, haz. Faruk Kadri Timurtaş, İstanbul 1980.

  • Har-nâme: Şeyhî’nin Harnâmesi, haz. Faruk Kadri Timurtaş, İstanbul 1971.

Kaynak: İslam Düşünce Atlası
Dijital Yapım: MÜSİDER ve TV5 Televizyonu