Akademisyen Ufuk Aras "Şehrin Sahibi Kimdir?" başlıklı yazı kaleme aldı. Yerel seçimleri konu alan yazısında tercihin halkın olduğunu belirten Aras, “Ya şehrimizin öznesi olacağız ya da egemenlerin dolgu malzemesi olarak kalacağız. Tercih sizin...” dedi. 

İstanbul seçimlerini de konu alan Aras, " Kurum-İmamoğlu yarışı bıçak sırtında gidiyor ve daha fazla hata yapan seçimi kaybedecek gibi gözüküyor" dedi. 

Perspektif online’a yazan Ufuk Aras'ın yazısının tamamı şu şekilde;

Kendinizi yaşadığınız mekânın öznesi gibi hissediyorsanız; mahallenizde, sokağınızda atılan her adım sizin fikriniz alınarak gerçekleşiyorsa, yukarıdaki sorunun yanıtı belli, şehrin sahibi tabii ki sizsiniz.

Peki işler niye böyle yürümüyor? Partilerden bağımsız bir “belediye partisi zihniyeti” var adeta ve yurttaşı bypass etme konusunda birbiriyle yarışıyorlar. Yurttaş da bu durumu kanıksamış görünüyor ve başka türden bir yerel yönetim modelini tahayyül bile edemiyor. Ya da zannediyor ki dünyanın her yerinde bu işler böyle yürüyor.

81 ilin hepsinin birbirine benzemesi tesadüf değil, benzer insanlar benzer şehirleri, benzer şehirler de benzer insanları ortaya çıkarıyor.

Prof. Nermin Abadan Unat, bir görüşmemizde, “Bugüne kadar hep birileri gelmesin ya da kalmasın diye başkalarına oy verdim, kendi istediğim eğilimi hiç destekleyemedim” demişti. Abadan hoca 100 yaşına geldi ama durum hep aynı, beter ile daha beter arasında seçim yapmak zorunda mıyız hep? O zaman bunca parti neden kuruldu, hep başkalarına yedeklenmek için mi?

Simbiyotik ilişki dediğimiz, başkalarından beslenmeye dayanan böyle parazit ilişkinin siyasette kabul edilebilir bir yanı var mı?

“Şimdi sırası değil”

40 yıldır bize “şimdi sırası değil” diyorlar, sıranın ne zaman geleceğini belirleyecek karar mercileri onlar sanki. Can Yücel, 1999 seçimleri sonrası, herhalde üzülmeyeyim diye, “Elbet bize de sıra gelecek” demişti, ama zaman bu işlerin sırayla olmadığını gösterdi hepimize.

“Yüreğimize taş basıp” oy verme, tıpış tıpış oy verme hâlleri rayiçte kaldığı müddetçe bir değişimden bahsedilemeyeceği anlaşılmış vaziyette.

Çok büyük değişiklikler gerçekleştirdiklerini iddia edenler, daha önce merkezden atanan Alilerin yerine Velileri atamakla övünüyorlar. Temayül yoklaması dedikleri eğilim yoklaması, teamüle, yani davranış alışkanlığına dönüştü ve bu tahammül edilecek gibi bir durum değil!

“Ege’nin Osman Özgüvenlerini seçeceğiz” demişlerdi, yukarıdan atadıkları isimlere önce sevgili Osman Özgüven itiraz etti.

Her değişim gelişim anlamına gelmiyor, bilgi ve tecrübeyle desteklenmeyen değişimlerin kılık kıyafet değiştirmekten farkı olmuyor.

Seçimlerin galibi her zaman seçmendir. Mazeret söylemlerinin artık vadesi doldu. Yegâne samimiyet testi halkın iradesinden geçiyor. Halkın onayını, rızasını almak köşeye sıkışmışlıktan değil, anlatacağınız hikâyenin elle tutulur olmasını gerektirmesinden kaynaklanıyor. Soyut siyasi söylemlerden organik siyasete geçmek zor olmasa gerek.

İstanbul Seçimleri

İstanbul seçimlerinde Kurum-İmamoğlu yarışı bıçak sırtında gidiyor ve daha fazla hata yapan seçimi kaybedecek gibi gözüküyor.

AK Parti’nin joker adaylar yerine Kurum’dan yana tutum alması, bir panik hâli içinde olmadığını gösteriyor. İmamoğlu’nun icraatları alt alta sıralandığında aslında göz dolduruyor, ama siyasi kimliğinin gölgesi altında belki yeterince görünür kılınamıyor. Belki de İmamoğlu’nun bu 5 yıl içinde farklı bir ajandası olmadığına yönelik bir teminatta bulunması işlerini kolaylaştırabilir.

Macaristan lideri Orban'dan Erdoğan'a göçmen övgüsü: 'Avrupa'yı kurtardı' Macaristan lideri Orban'dan Erdoğan'a göçmen övgüsü: 'Avrupa'yı kurtardı'

Murat Kurum’un teknisyen vasfı seçmen nezdinde nasıl yansıyacak meselesi önemli. Batı kentlerinde belediye başkanları da genellikle tekniker özelliğe sahipler, makro politik iddialarla seçimleri kazanmıyorlar.

Seçmenler olarak, hem günlük yaşam kalitemizin yükselmesi hem de genel siyasete yönelik temennilerimiz açısından nefes alabilme umudunu yakalayabilmemiz, kararlarımızda belirleyici olabilir.

“Seçmen kendi benzerine mi, kendi benzemezine mi yönelir?” sorusunun yanıtı belli aslında.

Protesto Oyları

Ben de bugüne kadar yerel seçimlerde hep protesto oyu kullandım. Geçen seçimlerde CHP-İmamoğlu ve Saadet’e vermiştim. Sonuçta zaten iki yapı da 6’lı Masa’nın bileşeni oldu. Neden böyle tutum aldım? “Kim ön seçim yaparsa onlara oy vereceğim” demiştim. Kimse yanaşmayınca da boşa gitmesin diye oyları dağıttım. Bugün de kim iki yılda bir kaldırımları değiştirmeyecek, meydanlarınızın ortasını, dünyanın hiçbir şehrinde olmayan ATM’lerle doldurmayacak, liyakat için söz verecek ve tersini yapmayacaksa onlara destek verme eğilimindeyim. Nasıl geçen sefer ikna edici yanıtlar alamayınca boşa gitmesin diye protesto oyu kullandımsa, bu sefer de seçimleri “yüreğine taş basmadan” oy kullananlar belirleyecek gibi gözüküyor.

Ciddi oranda sandığa küsmüş, motivasyon krizi yaşayan, umutsuz ve içine kapanan bir seçmen kitlesi var. Onları ikna edebilecek hamle doğrudan demokrasinin mekanizmalarını kurmaktan geçiyor.

Ben de artık bu ahir ömrümde “Bize mahkûmsunuz “diyenlere mahkûm olmak istemiyorum. Gezi’de “Ağacıma dokunma” diyenlerin bu sefer de Ankara’dan “Adayıma karışma” demelerini umuyorum.

Deniyor ki “Başkasının ekmeğine yağ sürmeyin” Peki ne yapınca kendi ekmeğimize yağ sürmüş olacağız? Sizin ekmeğinizin hepimizin ekmeği olduğuna emin misiniz? Kendinizin ıvır zıvır gündemleriyle o kadar meşgulsünüz ki ortadaki depremi bile fark edemiyorsunuz.

“Ben”i aşıp, büyük “Biz”de buluşmadan bu badireyi aşmak mümkün gözükmüyor.

Dağıtılmış sistemler

Terzi Fikri, Fatsa’da bağımsız belediye başkanı seçildiğinde, belediye meclislerinden aday çıkarılması unutulduğu için boşluğu mahalle meclisleriyle tamamlama yoluna gidilmişti. Belediye meclislerinin kent buluşmasının bütün renklerini kapsaması çok önem taşıyor.

Dağıtılmış sistemlerin her zaman merkezi sistemler karşısında avantajları vardır. AK Parti’nin bir dönem sahip çıkıp şimdi artık hatırlamak bile istemediği Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Özerklik Şartı konunun aşil topuğudur. Muhalefet partileri dahil bunun gündeme gelmemesi, acaba sürekli iktidarın gündemi içinde kalarak söz yetiştirme gayretkeşliğinin mi bir sonucudur?

AK Parti’yi geriletme politikasıyla yetinmeyip, hep birlikte üçüncü bir seçenek yaratma eğilimi belirgin hâle geldi. Çehov’un dediği gibi “Ortada bir tufan tehlikesi varken, ayağımız ıslanacak diye korkmanın anlamı yok” gibi gözüküyor.

“DEM değil, zam önemli”ymiş. Hayır efendim, ikisi de önemli. Açıkça ortak ve net bir tutum alamadığınız için her yerde farklı ve rakip adaylar belirleniyor. Başak Demirtaş’ın çıkışının yarattığı heyecanı görmeniz için parti bürolarından sokaklara çıkmak yeterli. Geçenlerde Gazi Mahallesi’nin sokaklarında dolaşırken bu elektriği hemen aldım.

“İstanbul’da DEM ne yapar?” sorusu çok geliyor. Soruya soruyla karşılık vereyim: Bütün muhalefet CHP adayını destekleseydi, DEM’in kendi adayını çıkarması tuhaf kaçabilirdi. Bütün muhalefetin kendi adayını çıkarırken DEM’in CHP’yi desteklemesi tabanında nasıl karşılanır sorusunun yanıtı belli değil midir?

Adamın birine, “Niye hep sorulara soruyla karşılık veriyorsun” diye sorulması üzerine, “Neden sormayayım?” diye sorması gibi doğru soruları sorduğumuzda doğru yanıtlara ulaşmak kaçınılmaz oluyor.

Tabii ki parti çıkarlarını toplumsal ihtiyaçların önüne koyma lüksü bulunmuyor. Zamanımızın en berbat ‘izm’lerinin narsisizm ve egoizm olduğunu unutmayalım.

Attığımız her oy, yerkürenin efendilerinin iradesine mi tabi olacağız, kendi irademizin efendisi mi olacağız tercihlerini belirgin kılacaktır. Kendi irademizin efendiliği de bu iradelerin çoğulluğunu görebilmeyi gerektirmektedir.

Dün aynı siyasi hatta duranlar, bugün pekâlâ birbirlerinin yerel yönetim performanslarından hoşnut olmayabilirler ya da memnunlarsa bu hattın tahkimatı içinde çaba da sarf edebilirler.

Mesela, İstanbul’a gelen turistlerin kalış süresi ortalama ne kadardır sorusuna genellikle “Bir hafta” şeklinde yanıt veriliyor. 5 yılda bu 2,5 günden 1 güne düşmüş vaziyette, şehirdeki keşmekeş ve kaostan kaçan turistlerin ve kent sakinlerinin derdine deva olabilmek için sözümüzü çoğaltmamız ve somut politikalar üretmemiz gerekmez mi?

Marx, Manifesto’da “Burjuvazi kendi suretinde bir dünya yarattı” diyordu, biz de kendi suretimizde bir dünya yaratmak için kolları sıvamalıyız, var olanların taklitleri kimseyi kesmiyor artık.

Şehrin öznesi olmak

İstanbul buluşması, kentin egemenleriyle değil, yurttaşlarıyla buluşmaksa, bunu inşa etmek için zaman bugün değilse yarın çok geç olabilir.

Can Yücel’in “Başka türlü bir şey benim istediğim, ne ağaca benzer ne de buluta” mısralarının tam da siyasi karşılığını yaratmanın zamanıdır şimdi.

Ya şehrimizin öznesi olacağız ya da egemenlerin dolgu malzemesi olarak kalacağız. Tercih sizin…

Ama bu şehir kime ait sorusunun yanıtı, bu şehirde yaşayanlar ve onların mutlu, huzurlu, güvenli yaşamını sağlayacak doğru yönetimler olmalıdır.

Doğru yöneteceksen, “Bu şehir arkandan gelecektir.”