Yazar Abdulaziz Kıranşal, Aliya İzzetbegoviç’in “Müslümanlar ve İsrail” başlıklı makalesinden yola çıkarak, İsrail’in tarihsel ve siyasal konumunu analiz eden dikkat çekici bir yazıyı kaleme aldı.
Kıranşal’ın yazısında, İzzetbegoviç, İsrail’i klasik anlamda bir devlet değil, siyasi tarihte benzeri olmayan bir “vaka” olarak tanımlıyor. Bu değerlendirmede, İsrail’in kuruluş sürecinde toprak ve nüfus yapısının dış müdahaleler ve göçlerle şekillenmiş olmasının belirleyici olduğu vurgulanıyor.
Yazıda, İsrail’in gücünün yalnızca kendi dinamiklerinden değil, dünya genelindeki Yahudi diasporasının güçlü dayanışmasından beslendiği ifade edilirken; buna karşılık Müslüman dünyasının en büyük zaafının ise parçalanmışlık ve ortak hareket edememe olduğu belirtiliyor.
Kıranşal, İzzetbegoviç’in yaklaşımında dikkat çeken bir diğer unsurun ise eleştirinin Yahudilere yönelik bir nefret çağrısı içermemesi olduğuna işaret ediyor. Aksine bu durumun, Müslümanlar için bir “ibret” vesilesi olarak görülmesi gerektiği ve birlik ruhunun güçlendirilmesinin zorunlu olduğu dile getiriliyor.
Yazıda ayrıca, İsrail’in ortaya çıkışının tarihsel bağlamda Müslüman dünyasının siyasi ve askeri zayıflığıyla ilişkilendirildiği ifade edilirken, bu zayıflığın bölgesel dengeleri değiştiren sonuçlar doğurduğu vurgulanıyor.
Kudüs meselesine de geniş yer verilen değerlendirmede, şehrin tarih boyunca farklı dinlere açık bir yapıya sahip olduğu, ancak bu durumun özellikle Müslüman yönetimi dönemlerinde daha belirgin hale geldiği görüşü aktarılıyor. Haçlı Seferleri dönemi ve günümüz örnek gösterilerek, Kudüs’teki gerilimlerin Müslüman hâkimiyetinin dışındaki dönemlerde arttığı öne çıkıyor.
Kıranşal’ın yazısında, Müslümanlar ile Yahudiler arasındaki tarihsel ilişkilere de değinilerek, Yahudilerin uzun yıllar Müslüman yönetimi altında yaşadığı; buna karşın Müslümanların Yahudi yönetimi altında çok sınırlı bir tecrübeye sahip olduğu ifade ediliyor.
Son olarak yazıda, İzzetbegoviç’in çözüm önerisine yer veriliyor;
Buna göre, İsrail’e karşı kalıcı ve adil bir çözümün yolu, Müslüman dünyasının kendi içinde birlik sağlamasından geçiyor. Bu birlikteliğin ise çatışmayı değil, adil bir barışı tesis etmeyi hedeflemesi gerektiği vurgulanıyor.

