Bayburt’un Baksı köyü doğumlu sanatçı ve akademisyen Prof. Dr. Hüsamettin Koçan‘ın büyük gayretleriyle inşa ettiği müzesi, şehir merkezinden 45 km uzakta, Çoruh Vadisi’ne bakan 40 dönümlük bir tepe üzerinde konumlanıyor. Çağdaş ve geleneksel sanat örneklerini aynı çatı altında, böylesine özel bir coğrafyada bir araya getiren Hüsamettin Bey’in vizyonunu ve çabasını yürekten takdir ettim. Baksı Müzesi, sadece sergi salonları ve depo müzeden ibaret değil; atölyeler, konferans salonu, kütüphane ve konukevi gibi alanları da barındıran kapsamlı bir yaşam alanıdır. Hüsamettin Bey’in 2000 yılında kurduğu bir hayalle ortaya çıkan bu proje için 2005 yılında Baksı Kültür Sanat Vakfı kurulmuş. Ana bina 2010 yılında tamamlanarak İstanbul Modern’deki tanıtımla kapılarını açmış, 2012’de ise yeni sergi salonu olan depo müze ziyarete sunulmuş. Müzenin isminin hikayesi de bana oldukça anlamlı geldi. “Baksı”, eski adıyla Bayraktar Köyü’nün tarihi ismi. Kırgız Türkçesinde şaman anlamına gelen bu kelime, şifacı, koruyucu ve yardımcı gibi derin manalar taşıyor.

Tabii müzeye giden yolumuz niyetimize uygun olarak oldukça uzun, çileli, tüm güne yayılan bir uğraşı kapsadı.
Önce sabahın köründe İstanbul’da evden çıktık. Havaalanına vardık. Trabzon’a ulaşıp tüm ekip ve arabalarımızla bir araya gelince yola revan olduk. Ama önce goya, benzinlikte atıştırmalık raflarını gözden geçirdik.
Gayemiz kısa da olsa bir offroad macerası yaşamak idi.
Rize’yi teğet geçip memleketin içerlerine doğru salındık; ama dağ yollarından…
Hatta bir ara yaylalara da yöneldik. Hayret haziran ortası olmasına rağmen yollar kardan kapalıydı. Görmesem inanmazdım. Yine de Bayburt’ta bir yolunu bulup vardım yaylalara; dediler geçit vermiyor daha, görünce gözlerimle inandım. Kar değil araç yüksekliğince buz ile kaplıydı yol!
Neyse yine offroad maceramıza dönelim. İlk plana sadık kalarak vurduk DEREBAŞI’na…
Bayburt, Trabzon güzergahında 2.330 m rakımda yer alan bu virajlı yol, 1916 yılında Rus işgali döneminde yöre halkının el emeğiyle, kazma kürekle inşa edilmiştir. 13 keskin virajıyla dikkat çeken bu yol, 2016 yılında dünyanın en tehlikeli yolu unvanına layık görülmüştür. Eşsiz manzarası, tarihi ve doğal yapısıyla hem stratejik öneme hem de kültürel değere sahiptir… diye tanımlıyor Bayburt valiliği Derebaşı virajlarını.
Fevkalade güzel bir tabiat, rahat kullanımlı bir yol, tehlikesiz diyemem ama işçilikli kullanılınca zevkli bir sürüş oluyor. Hiç trafik beklemezdim. Fakat karşılıklı bir akış vardı yolda; ilginç olansa yetmiş iki buçuk milletten ama daha çok motosikletlilerin olması idi. Selamlaştık, konuştuk, onlar için foto çektik. Yolun gölgede kalan kenarlarında hala adam boyu buzlaşmış kar olmasına çok şaşırdım. Halbuki gençliğimde Anadolu’da Toroslar’da gezerken obruklarda erimeden yazı geçiren karları bakraca kor ve karlı buz yapıp yediğimiz ve çarpılmışlığımız vardır.
Neyse tepeye vardığımızda Bayburt’a kırk kilometre yolumuz kalmıştı. Bize mihmandarlık eden Transanatolia ekibi ile tepede bir sucuklu menemen ve ekşi maya köy ekmeği ve tabii yanında çayla kayıntı yaptık. Ama şehre varınca öğle yemeğinde Bayburt mutfağının gözdesi, Lor peyniriyle hazırlanan iç harcın yapraklara sarılıp yoğurtla servis edildiği Lor dolması, tandır ekmeği, yeşil mercimek, yoğurt ve tereyağıyla hazırlanan yöresel, doyurucu bir yemek olan Galacoş ve ince dilimlenmiş etin kendine has baharatlarla hazırlandığı şehrin en bilinen et yemeklerinden biri olan Bayburt döneri yedik.

Yemekten sonra ise yine yolu uzatmak için dağlara vurduk. Gayem buzul göllerini görmekti. Ne oradan ne buradan geçemedik; kar geçit vermedi. Olsun fevkalade bir tabiat ile iç içeydik. Çağlayarak akan tek bir gözden çıkmayan Çoruh nehrinin nasıl dağlardan doğan cılız derelerin birleşmesinden oluştuğunu gözlemledik. Alabalık avlayan, kahvede pinekleyen köylüleri gördük, selamlaştık.
Neyse nihayet akşam olmadan vardık müzeye, ama köye uğrayamadık.
Bugün 80 hanede 480 kişinin yaşadığı bu köyün ve genel anlamda Bayburt’un önemli bir sosyolojik gerçeği, Anadolu’nun gurbete en çok insan uğurlayan şehirlerinden biri olmasıdır. Yoğun göç nedeniyle çömlekçilik ve dokuma gibi yöreye özgü el sanatları yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmış. İşte Baksı Müzesi, bu göç yarasını sarmak için kaybolan geleneklere ve unutulan değerlere çözüm üretmek, tersine göçü teşvik etmek, kültür turizmi aracılığıyla istihdam yaratmak ve gelenek ile gelecek arasında güçlü bir bağ kurmak felsefesiyle hayata geçirilmiştir.
Bu amaçla yola çıkılarak başlatılan kadın istihdamı projeleri ve bölgedeki özel yetenekli çocuklara sağlanan eğitim ve burs destekleri, müzenin bölge halkına sağladığı en değerli katkılar arasında yer alıyor.
Bu eşsiz müzenin koleksiyonunda gezerken özellikle dikkatimi çeken bazı eserleri sizlerle paylaşmak istiyorum. Yerel bireyler olan Yeter Yıldırım’ın “Yanağımdaki İz” ve Özkan Tarhan’ın “İsyan” adlı eserlerini çok beğendim ve İstanbul’a aldırdım.
Yeter Yıldırım, Yanağımdaki İz, Pişmiş Toprak, 22 x 14,5 x 16 cm 2005

Özkan Tarhan, İsyan, Karışık Teknik, 52 x 19 cm 2026
Ben Müzeyi ziyaret ettiğim sırada mekan, çağdaş sanatın önemli temsilcilerinden İrfan Önürmen’in “Kapsam Dışı” adlı sergisine ev sahipliği yapıyordu. Sergi 3 Temmuz’da sona erdi. Sanatseverlerin beğenisine sunulan bu çalışmalar; kökenini sosyolojik olgulardan alırken, alt metinlerinde mistik, psikolojik ve dolaylı etnografik referansları harmanlayan çok katmanlı bir kurgu sunuyor.
Büyük ölçüde sanatçının atölye deneyiminden beslenen sergi hakkında İrfan Bey şöyle diyor: “Atölyeler, üretimlerin hem ipuçlarını hem de tortularını içinde barındırır. Bu izleri müze mekânına taşıdığımı düşünüyorum. Bu yeni deneyim sayesinde imgelemimin mekân içinde genişlediğini ve derinleştiğini gördüm.”
Sergide en çok dikkatimi çeken eserlerden biri OTO-KAM adlı hareketli yerleştirme oldu. Önürmen’in tül üzerine akrilik ve ahşap panel kullanarak hazırladığı bu çalışma, içerdiği sembolizmle dijitalleşmiş ruhani bir rehber olarak okunabiliyormuş, ben yakıştıramadım ama çok beğendim. Şimdi Çamlıca kampüsümüzde, görülebilir. Eser, insanın akıl (mantık) ile sezgi (içgüdü) arasındaki bitmeyen geriliminde kendi içsel dengesini arama çabasını merkezine alıyor.

İrfan Önermen, OTO-KAM, Tül üzerine akrilik, ahşap panel ve motor düzenek, 230 x 220 x 40 cm
2026
Beğendiğim diğer eser ise İrfan Beyin tül üzerine çalıştığı “Karşıdan Karşıya Geçen Çift” eseri oldu.

İrfan Önürmen, Karşıdan Karşıya Geçen Çift, Tül, 175,3 x 136 cm 2022
Pentül Serisinden olan bu iki eser de oldukça ilgimi çekti.

İrfan Önürmen, Pentül Serisi II No. 15, At, Tül Katman Üzerine Akrilik, 60 x 46 cm, 2026

İrfan Önürmen, Pentül Serisi II No. 16, Diyalog, Tül Katman Üzerine Akrilik, 46 x 60 cm 2026
Affınıza sığınarak bu son ikisini ben adlandırdım, malum Çamlıca kampüste sergileniyor olunca…
İrfan Önürmen, Yeter Yıldırım ve Özkan Tarhan’ı başarılı çalışmaları nedeniyle kutluyorum.
Ben müzeyi gezdim, gördüm çok beğendim. Sizin de yolunuzu Bayburt’a düşürüp mutlaka Baksı Müzesini ziyaret etmenizi tavsiye ederim.
Ertesi gün öğleden önce yola koyulduk. İspir üzerinden Erzurum’a varıp geceleyecek ve ertesi gün erkenden uçup İstanbul’da ofiste olmaktı planımız.

Önce İspir’de kuru fasulye yedik, efsaneviydi! Belediye başkanımız da istihbar etmiş. Eş ve çocuğuyla katıldı bize, ne güzel insanlar.
Ama tabii Erzurum yolunda iki durağımız daha vardı. Fotoğraflardan gördüğünüz üzere Tortum Şelalesine vardık, değdi, uğrayın derim.
İkinci durağımız ise Engüzekkapı Kalesi idi. Eski bir Gürcü kalesi imiş, konumu stratejik! Pek zahmetsiz oldu gezmek bu şahin yuvasını; araba yolu var. Gelincik çiçekleri açmıştı kalenin etrafında. İndim fotoğraflarını çektim bu nazik çiçeklerin, andım rahmetli babamı; her ilkbaharda yollarda açmış gelincik çiçeklerini gösterirdi bana, kısadır mevsimi bahar çiçeklerinin. Daha sonra papatyalar çıkardı. Hatta toplar demet yapardık papatyalardan birlikte …

Nihayet şehre doğru yol alırken bir tabela dikkatimi çekti. Malum planımızı tam uygulayamamıştık. Yorulmamıştı ciplerimiz, bir kırmızı antika Şahin otomobilin peşine takılıp Haho çayı boyunca ilerledik. Takribi 1000 yılında inşa edilmiş bir Gürcü manastırından çevrilmiş olan Bağbaşı camisine vardık. Malum iki vakit arası kapalıydı. Dışarıdan ziyaret ettik. Fotoğraf çektik.

Hani övmek için derlerdi ya Antep’i, Paris’i doğunun diye; Erzurum ise sanki Almanya azizim. Polat otelde geceledik, teşekkür borçluyuz. Ama havaalanı salonları yatırım istiyor.




