Gazeteci Mustafa Uzun, kaleme aldığı yazıda Hamas’ın askeri kanadı İzettin El Kassam Tugayları Sözcüsü Şehit Ebu Ubeyde Huzeyfe’yi “sessiz ama derin izler bırakan bir ahlâk ve direniş örneği” olarak tanımladı.
Uzun, Ebu Ubeyde’nin çağın yüksek sesli liderlik anlayışının aksine, vakarı ve sadeliğiyle öne çıktığını vurguladı.
Yazıda, Ebu Ubeyde’nin hitap tarzının propaganda dili değil, bilinç inşa eden bir duruşu olduğunu belirten Uzun, konuşmalarında kelimeleri çoğaltmaktan kaçındığı, sessizliğinin ise uzun konuşmalardan daha etkili olduğunu belirtti.
“Bir figür değil, bir ölçü”
Onu yakından tanıyanların aktarımlarına yer verilen yazıda, Ebu Ubeyde’nin gösterişten uzak, mütevazı ve ağırbaşlı kişiliğiyle bilindiği kaydedildi. Bulunduğu ortamlarda bir ağırlık değil, güven ve ferahlık hissi oluşturduğu ifade edildi. Uzun, “Bazı insanlar sayılarıyla değil, nitelikleriyle eksilir” değerlendirmesinde bulundu.
Kur’an merkezli bir hayat
Ebu Ubeyde Huzeyfe’nin şahsiyetinin merkezinde Kur’an’ın yer aldığına dikkat çekilen yazıda, küçük yaşta Kur’an’ı ezberlediği ve onu yalnızca bir metin olarak değil, hayatının rehberi olarak benimsediği aktarıldı. Gereksiz sözden, dedikodudan uzak durduğu; dilini hakikati söylemek üzere terbiye ettiği vurgulandı.
“Ben yolcuyum”
Kardeşi ve arkadaşlarının tanıklıklarına dayandırılan anlatımda, Huzeyfe’nin zamanla görünürlüğünün azaldığı, hayatını sürekli bir yolculuk olarak gördüğü belirtildi. Kendisini “Ben yolcuyum” sözleriyle tanımladığı aktarıldı.
Görevi bir itaat olarak gördü
Mustafa Uzun yazısında, Ebu Ubeyde’nin medyayı sevmediğini açıkça dile getirdiği, kamuoyundaki rolünü bir arzu değil, verilen bir görev olarak kabul ettiği ifade edildi. Bu görevi ahlaki bir sorumluluk bilinciyle yerine getirdiği kaydedildi.
Direniş anlayışının bağırmak ya da hakaret etmek üzerine kurulmadığı vurgulanan yazıda, sözlerinin “Filistin’in zeytin ağaçları gibi derin köklü ve sarsılmaz” olduğu benzetmesine yer verildi.
Ailesiyle birlikte şehadete yürüdü
Ebu Ubeyde Huzeyfe’nin eşi, evlatları ve kardeşleriyle birlikte şehit düştüğü belirtilen yazıda, geride kalan İbrahim’in bir “emanet” olarak görüldüğü ifade edildi.
Yazının sonunda, Ebu Ubeyde’nin İslam dünyasının liderlerine yönelik son mesajı hatırlatıldı:
“Ahirette hasmımızsınız.”
Uzun, bu sözün bir öfke ifadesi değil, bir hesap çağrısı olduğuna dikkat çekerek, Ebu Ubeyde’nin geride bir makam değil, ahlaki bir miras bıraktığını vurguladı.
Yazının tamamı şu şekilde;
Tarih her zaman gürültüyü kayda geçirmez. Bazen en kalıcı izler, en az konuşanların ardında kalır. Bugün adını andığımız Ebu Ubeyde Huzeyfe, tam da bu sessiz tarihin adamıydı. O, çağımızın yüksek sesli liderlik anlayışına karşı, vakarla duran bir ahlak örneğiydi. Bir figür değil, bir ölçüydü. Bir sembol değil, bir karakterdi.
Ebu Ubeyde’nin sesi yükselmezdi. Çünkü hakikat, onun dilinde bağırmaya ihtiyaç duymazdı. Konuştuğunda kelimeler çoğalmaz, azalırdı. Söz, onun ağzında tüketilen bir araç değil, tartılan bir emanet hâline gelirdi. Sessizliği ise uzun nutuklardan daha öğretici, daha sarsıcıydı. Bu yüzden hitabı bir propaganda dili değil, bir bilinç inşasıydı.
Onu yakından tanıyanların ortak ifadesi şudur: Ebu Ubeyde sade idi. Gösterişsizdi. Utangaç ama vakurdu. Kibar, mütevazı ve ağırbaşlıydı. Bulunduğu yerde ağırlık oluşturmaz, bilakis ferahlık yayardı. Varlığı yük değil, emniyet hissiydi. Oturuşu insanı yormaz, kalkışı iz bırakırdı. Sessizce girer, sessizce çıkardı. Ardında kalan boşluk ise doldurulamazdı. Çünkü bazı insanlar sayılarıyla değil, nitelikleriyle eksilir.
Bu şahsiyet inşasının merkezinde Kur’an vardı. Huzeyfe, küçük yaşta Kur’an’ı ezberlemişti. Fakat onu yalnızca hafızasında değil, ahlakında taşımıştı. Kur’an onun için bir metin değil, bir hayat düzeniydi. Bu yüzden gereksiz sözden sakındı, dedikodudan uzak durdu. Dili, hakikati söylemek için terbiye edilmişti. Ahlakı, konuşmasından önce gelirdi. Bu da onu kendiliğinden bir otoriteye dönüştürüyordu.
Kardeşinin tanıklığı, bu olgunluğun erken yaşlarda başladığını gösteriyor. Çocukluk ve gençlik yıllarında beraber yürüdükleri yollar, Kur’an’la yoğrulmuş bir kardeşliğe işaret eder. Fakat zamanla Huzeyfe uzaklaştı. Daha doğrusu, yükü ağırlaştıkça görünürlüğü azaldı. Hayatı sabit bir mekâna değil, sürekli bir yolculuğa dönüştü. Kendisi bunu böyle tarif ediyordu: “Ben yolcuyum.” Bu cümle, onun dünyayla kurduğu mesafenin de özetidir.
Arkadaşlarının tanıklığı Ebu Ubeyde’nin iç dünyasını berrak biçimde açar. Küçük bir odada, mütevazı bir yer yatağının bulunduğu mekânda çay ikram eden genç, dünyanın tanıdığı maskeli sözcüden bambaşka görünüyordu. Fakat fark şuydu: Maskenin ardında bir imaj değil, bir hakikat vardı. Yüzünde saflık, hâlinde yumuşaklık, tavrında hayâ vardı. Medyayı sevmediğini açıkça söylemesi, onun bu görevi bir arzu değil, bir itaat olarak kabul ettiğini gösteriyordu. Görev verilmişti. Kabul etmişti. Çünkü onun dünyasında itaat, ahlaki bir sorumluluktu.
Ebu Ubeyde’nin direnişi bağırmakla ilgili değildi. Onunki bir duruştu. Bir bilinç hâliydi. Hakaret etmedi. Gerçeği sulandırmadı. Kabul edilebilir kılmak için eğip bükmedi. Sözleri Filistin’in zeytin ağaçları gibiydi: derin köklü, sarsılmaz ve evcilleştirilemez.
Şehadetinden kısa süre önce gönderdiği sessiz selam, bir veda idi. Yüksek sesle yapılmamış, ama derinden hissedilen bir veda. Bilenlerin bilgeliğiyle edilmiş bir son bakış. Ardından kalan acı, yalnızca bir komutanın kaybı değildi. Bir ahlak örneğinin, bir ölçünün, bir istikametin kaybıydı.
Ailesiyle birlikte şehadete yürüdü. Eşiyle, evlatlarıyla, kardeşleriyle. Bu bir rastlantı değil, kaderin diliydi. Geride kalan İbrahim ise bir isimden öte, bir emanet olarak kaldı.
Son konuşmasında İslam dünyasının liderlerine yönelttiği söz, tarihe kazınmıştır: “Ahirette hasmımızsınız.” Bu bir öfke cümlesi değil, bir hesap ilanıdır. Ve bu hesap henüz kapanmamıştır.
Lider aramızdan ayrıldı. Ama liderlik bitmedi. Çünkü bazı insanlar ölür, fakat bir miras bırakır. Ebu Ubeyde’nin mirası şudur: Liderler gider, yerlerini başkaları alır.
Allah rahmet eylesin. Şehadetini kabul buyursun. Makamını âli eylesin.




