Gazeteci-yazar Tamer Korkmaz, yeniankara.com.tr’de yayımlanan “Otuz üç yıl sonra: Konforlu yalanlara karşı, bir kez daha gerçekler” başlıklı yazısında, Uğur Mumcu suikastına ilişkin resmi tezleri ve yürütülen soruşturmaları sert sözlerle eleştirdi.

Korkmaz, suikasttan sonra gerçekleştirilen “Umut Operasyonu”nun bir kumpas olduğunu, operasyon kapsamında kamuoyuna “katil” olarak sunulan isimlerin ise işkence altında suç itirafına zorlanan masum kişiler olduğunu öne sürdü.

“İşkenceyle suçu üstlendim” iddiası

Yazıda, “Uğur Mumcu’yu Ben mi Öldürdüm?” adlı kitabın yazarı Abdülhamit Çelik’in ifadelerine yer verildi. Çelik’in, dokuz gün boyunca ağır işkencelere maruz kaldığını, bu süreçte suçu kabul etmeye zorlandığını belirten Korkmaz, Çelik’in cinayet günü İstanbul’da düğününün olduğunu ve Ankara’ya hiç gitmediğini aktardı.

Aynı operasyonda adı geçen Yusuf Karakuş’un da dağa kaldırıldığı ve işkence altında suçu kabullendiği iddia edildi.

“100’den fazla kişi ‘ben öldürdüm’ dedi”

Korkmaz, Mumcu suikastı sonrasında 629 kişinin gözaltına alındığını, bunlardan 100’ü aşkın kişinin işkence sonrası cinayeti üstlendiğini belirterek, bunun soruşturmanın niteliğine dair çarpıcı bir tablo ortaya koyduğunu savundu.

Yazıda, Ferhan Özmen, Necdet Yüksel ve Rüştü Aytufan gibi isimlerin de ikinci bir senaryoyla suçlandığı, haklarında düzmece deliller üretildiği ve farklı faili meçhul cinayetlerin kendilerine yüklendiği ileri sürüldü.

CIA iddiası baskısı

Makalenin dikkat çeken bölümlerinden biri de Rüştü Aytufan’ın Ankara 2 No’lu DGM’de verdiği dilekçe oldu. Korkmaz, Aytufan’ın cezaevindeyken kendisini CIA mensubu olduğunu söyleyen kişilerce sorgulandığını, bunun yargı sürecine dış müdahale anlamına geldiğini ifade ettiğini hatırlattı.

Bu dilekçenin, Güldal Mumcu’nun “İçimden Geçen Zaman” adlı kitabında da yer aldığı vurgulandı.

“Uzaktan kumanda gerçeği örtbas edildi”

Korkmaz, Uğur Mumcu’nun otomobiline yerleştirilen bombanın uzaktan kumanda ile patlatıldığı gerçeğinin bilinmesine rağmen, yıllarca “kontak çevrildiği anda patladı” söyleminin ısrarla sürdürüldüğünü belirtti.

Yazıda, Güldal Mumcu’nun da ilk günden itibaren uzaktan kumanda ihtimali üzerinde durduğu, kontak anahtarının yerde bulunduğu ve resmi raporları yetersiz bulduğu yönündeki anlatımlarına yer verildi.

“Laikçi ezber gerçekleri örttü” eleştirisi

Tamer Korkmaz, yazısında bazı medya çevrelerini ve siyasi aktörleri de eleştirerek, “İran bağlantılı Tevhid Selam Örgütü” iddialarının yıllarca sorgulanmadan tekrarlandığını, bunun da suikastın gerçek faillerinin perdelenmesine hizmet ettiğini öne sürdü.

33. Yılda yeniden tartışma çağrısı

Uğur Mumcu’nun öldürülmesinin 33. yılında, suikastın arka planının hâlâ aydınlatılamadığını savunan Korkmaz, yazısını şu sözlerle noktaladı:

“Sen gerçeği söyle, isterse gökyüzü delinsin.”

Yazının tamamı şu şekilde;

“İşkence ettiler, sonunda ‘Öldürdüm’ dedim. Oysa, olayla hiçbir ilgim yoktu. Cinayet günü İstanbul’da düğünüm vardı. Ankara’ya hiç gitmemiştim!”

***

Bu çarpıcı sözler, “Uğur Mumcu’yu Ben mi Öldürdüm?” başlıklı bir kitap yazan (Ocak 2014) Abdülhamit Çelik’e ait.

Fabrikasyon & operasyon

6 Mayıs 2000’deki “Umut Operasyonu” Abdülhamit Çelik ile Yusuf Karakuş’u kamuoyuna “Mumcu’nun katilleri” olarak sunmuştu!

Her ikisi de masumdu: Suikastla, yakından veya uzaktan zerrece ilgileri yoktu.

“Katil” siparişi

Zulüm Piyangosu, ilk elde Çelik ile Karakuş’a isabet etmişti!

Yusuf Karakuş, kurmaca “Umut Operasyonu” öncesinde dağa kaldırılmış ve uğradığı işkenceler sonrasında çaresizlik içinde suçu kabullenmişti.

***

Abdülhamit Çelik, dokuz gün boyunca “çarmıha gerilmek” dahil muhtelif işkencelerle ve ölüm tehditleri altında, suçu üstlenmek zorunda bırakılmıştı.

Çelik’e bu işkenceleri yapan Fetullahçı bir polisti!

***

Başlangıçta, Uğur Mumcu Suikastı ile alakalı olarak toplam 629 kişi gözaltına alınmıştı.

Bunlardan 100’ü aşkın kişi, gördükleri işkencelerin ardından “Mumcu’yu ben öldürdüm!” demişti.

***

Törkiş Gladyo, suikasttan yedi sene sonra, Uğur Mumcu Suikastı için “Katil” Siparişi veriyordu.

Gaddarlığın zirvesindeki Emniyetçilerin seri işkenceleriyle “Katil” adayları arasından “Seçme” yapılmıştı!

Yalan Rüzgar’ında ikinci tur

Umut Operasyonu, Çıkmaz Sokak’taydı: Kumpasın lastiği, çok çabuk patladı.

Alınan ifadeler, çelişkilerle doluydu…

Umutsuz ilk senaryo, bir başka umutsuz senaryo ile değiştirildi.

Suikast piyangosunda acilen ikinci perde açıldı…

Dönemin Ankara Emniyet Müdürü, iki suikast sanığının “polisi aldattığını!” öne sürerek, bu defa da “Cinayeti, Necdet Yüksel ile Ferhan Özmen’in işlediğine dair” kuyruklu yalanı fırına verdi!

Cinayetlerin faturası

İkinci Tur Zulüm Piyangosu’nun masum ismi Ferhan Özmen…

MHP'li Yalçın: Terörsüz Türkiye, yola gelmek istemeyenlere tanınmış son şanstır
MHP'li Yalçın: Terörsüz Türkiye, yola gelmek istemeyenlere tanınmış son şanstır
İçeriği Görüntüle

23 Kasım 2000 tarihinde, Ankara 2 No’lu DGM’deki duruşmada, şöyle diyordu:

“Derin bir senaryonun kurbanı olduğumuzu haykırmak istiyorum!

Bu senaryonun gerçekle ilgisine hangi vicdan sahibi inanabilir?

Tüm faili meçhuller; bana, Necdet Yüksel ve Rüştü Aytufan’a fatura edildi…

Bizden önce de Abdülhamit Çelik ve Yusuf Karakuş ‘Katil’ ilan edilmişti? Onları, kimler, neden seçti?

Alelacele faili meçhul suikastlar için katil siparişi verildi…

Polis bana ‘Bu olayları kabul etmezsen asla hapisten çıkamazsın’ dedi…

İşkenceye dayanamadım…”

***

Ferhan Özmen ile Necdet Yüksel’in üzerine -sadece Uğur Mumcu Cinayeti değil, 1990-1993 dönemindeki bazı “faili meşhur” suikastlar da yıkıldı.

Bu masum ikiliyi suçlayan düzmece delillerle dolu kumpasın da lastiği çok geçmeden patladı.

Yine de “ceza almaktan ve hapis yatmaktan” kurtulamadılar.

Çünkü: Hukuku askıya alan emir, derin mahfilden gelmişti!

Yargı’ya CIA baskısı

Umut Davası sanıklarından Rüştü Aytufan’ın yaşadıklarını da hatırlayalım…

Ankara 2 No’lu DGM’deki 7 Eylül 2001 tarihli duruşmada beyan ettiği dilekçede şöyle demişti, Aytufan:

“Halen tutuklu bulunduğum Eskişehir Özel Tip Cezaevinde bir heyetin beni ziyaret edeceği söylendi…

Bu heyeti, insan hakları kuruluşlarından biri sandım, görüşme için gerekli evrakı da bundan dolayı imzaladım…

6 Eylül 2001’de Cumhuriyet Başsavcısı Ali Turna’nın odasına götürüldüğümde, karşımda ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’nden güvenlik müsteşarı olduğunu söyleyen kişiler buldum!

Bu kişiler (iki kadın ile biri tercüman olan iki erkek) tarafından sorgulanmak istendim. Konumlarını, CIA mensubu oldukları yönünde belirginleştiriyorlardı.

İran’a gidip gitmediğim, ABD Büyükelçiliği’nin yerini bilip bilmediğim yönündeki sorularla sorgulanmak istendim. (…)

Dün, başsavcılığa götürüldüm, karşıma ABD elçiliğinin güvenlik müsteşarı, CIA mensubu çıktı; yarın neyle karşılaşacağımı nasıl bilebilirim? Bu şekilde cezaevinden alınırsam, benim güvenliğimi kim sağlayacak? Yarın da İsrail veya başka bir ülke heyeti tarafından mı sorguya çekileceğim? (…)

Duruşmadan bir gün önce, CIA tarafından psikolojik baskı altına alınmam, mahkemenin seyrini dışarıdan etkilemek değil midir?

Birileri, benim ceza almamı mı istemektedir? Asıl olan, mahkemelerin baskıdan uzak, bağımsız karar vermesi ayrıca benim sanık olarak hiçbir baskı altında kalmadan ifade verebilmem değil midir?”

***

Umut Davası’nın mağdur/masum isimlerinden Rüştü Aytufan’ın duruşmada okuduğu, dosyaya girmesini sağladığı işbu dilekçe…

Güldal Mumcu’nun “İçimden Geçen Zaman” adlı kitabında da yer alıyor.

Ne yazık ki…

Bütün bu kapı gibi gerçekler; önceden planlanan, kurgulanan, ayarlanan meşum sonucu değiştirmedi!

Sözde “İran’la bağlantılı” uydurma “Tevhid Selam Örgütü” mensubu, hayali “katiller” üretilerek…

-Onca masum insan yıllarca zindanlarda çürütüldü.

***

Dünden bugüne: Laikçi söylemler, gırla gitti…

-Böylelikle başta Mumcu Suikastı olmak üzere dönemin “faili meşhur” suikastlarının arka planı hasıraltı edildi.

Derin tuğlalar

Türk basınında mühim izler bırakan Uğur Mumcu’nun 24 Ocak 1993’te katledilişinin otuz üçüncü yıldönümündeyiz.

Törkiş Gladyo’nun JİTEM’e işlettirdiği cinayetin tetikçisi de organizatörleri de otuz üç senedir perdeleniyor.

Vaktiyle, Mister Pike’nin Güldal Mumcu’ya “çekemeyeceğini” söylediği şu malum tuğlalar, Törkiş Gladyo’nun derin duvarına aittir.

***

Başta Mumcu’nun gazetesi “Cumhuriyet” olmak üzere belli bir kesim, fevkalade konforlu yalanlarla bezenmiş laikçi ezberi asla bozmuyor.

Laikçi uyumculuğun neferleri, gerçeklerle yüzleşmekten ısrarla ve ihtimamla kaçınıyor.

***

“Dinciler, İslamcılar yaptı!” demek, işlerine geliyor.

Gerçeğin, ağızlara “laik” bir öyküyü berhava edişini “zinhar” kabullenemiyorlar; hakikate tahammülleri yok!

Resmi tezin çöküşü

Uydurma Tevhid Selam Örgütü’nden, hayali İranlılara kadar onca yalan bunca senedir hiç utanmadan tekrarlandı, tekrarlanıyor.

***

Mumcu’nun otomobiline konulan bombanın “uzaktan kumanda” ile patlatıldığı gerçeği, resmi tezi çoktandır “parça pinçik” etmesine rağmen…

-Halen daha “Mumcu, aracına bindi; kontağı çevirdi ve bomba patladı” yalanından vazgeçilmiyor!

***

Halbuki…

Rahmetli Mumcu, arabasına binmeden birkaç saniye evvel; “uzaktan kumanda” mekanizmasıyla, aracına yerleştirilmiş bombanın patlatılması sonucunda -hayatını kaybetmişti.

Patlama anında olay yerinden geçen “Murat” marka arabanın sürücüsü; Mumcu’yu arabanın dışında gördüğünü söylemişti, ancak sonrasında ne olduysa “Hatırlamıyorum” diyecekti!

***

Bu kritik bilgiye kitabında yer veren Güldal Hanım, ilk andan itibaren “Bombanın -eşi, aracına binmeden hemen önce- uzaktan kumanda ile patlatıldığını” düşünüyordu.

“Kontak anahtarı yerinde takılı değildi; olaydan hemen sonra gözümün önünde anahtarı yerde bulup almışlardı” diye anlatıyor, güncesinde!

***

Evde yapılan tartışmalarda, bomba raporunu yetersiz bulduğunu söylüyordu.

Konuyu tartıştığı yetkililer ise “Uğur Mumcu’nun arabasına binip kontak anahtarını çevirdikten sonra bombanın patladığı” hususunda ısrarcıydılar.

Emniyetçilerden gazetecilere, Erdal İnönü’nün de aralarında yer aldığı siyasilere kadar birçokları, inatla “uzaktan kumanda” gerçeğine itiraz ediyorlardı.

“Bombanın, misina ile direksiyona bağlandığı” iddiasındaydılar.

Oysa…

Söz konusu tartışmada haklı olan Güldal Mumcu idi; ona karşı çıkanlar ise bir nevi “Örtbas Komitesi” gibiydi!

***

Finali, bir Asur özdeyişiyle yapalım:

“Sen gerçeği söyle, isterse gökyüzü delinsin!”