Hayatı

Osmanlının öncü alimlerinden Hatibzâde Muhyiddin Efendi, hayatının büyük kısmını devletin en parlak çağını yaşadığı Fatih döneminde geçirmiş ancak II. Bâyezid dönemini de görmüştür. Kastamonulu bir ulema ailesine mensuptur. Daha çok Hatîbzâde ismiyle meşhurdur ancak Hatibzâde-i Rûmî nisbesiyle de tanınır. Kastamonu’da doğmuş, ilk eğitimini ise babası Tâceddin Efendiden almıştır. Hızır Bey ile Fatih Sultan Mehmed’e Tehâfüt adlı eserini sunmak için Anadoluya gelen Alâeddîn et-Tûsî’den dersler almış, eğitimini tamamlayınca da İznik Orhan Gazi Medresesine müderris tayin edilmiştir. Buradan Sahn-ı Semân Medresesine atanan Muhyiddin, Sultan Fatih’e özel hocalık da yapmıştır. Devrin âlimleriyle yaptığı münazaralardaki olumsuz tavırları sebebiyle saraydan uzaklaştırılsa da ders okutmayı ve talebe yetiştirmeyi sürdürmüştür. Kaynaklarda eleştirel bir zihni, geri adım atmayan üstün gelme arzusu, sözünü esirgemeyen cedelci bir kişiliği olduğu ve ilimden daha üstün bir paye tanımadığı belirtilir. Bazı kaynaklarda aralarındaki husumetten dolayı Molla Lütfi’nin idamına fetva verdiği nakledilse de, bu bilgi güçlü delillerle ispat edilememiştir. Ayrıca Molla Lütfi’nin idamında, Sinan Paşa’nın kardeşi Ahmed Paşa ve tereke meselesine işaret eden deliller, bu iddiayı tartışmalı hale getirmektedir. Hatibzâde 901/1496 senesinde İstanbul’da vefat etmiş ve Eyüp semtinde Ali Kuşçu’nun kabrinin yanıbaşına defnedilmiştir.

Şekâik’te mevcut bilgilere göre Hatibzâde pek çok öğrenci yetiştirmiştir. Talebeleri arasında Kemâlpaşazâde, Fenârîzâde Muhyiddin Çelebi, Tâcîzâde Cafer Çelebi, Fenârîzâde Muhyiddin Mehmed Şah, Zeyrekzâde Ahmed Rukneddin, Sarıgörez Nureddin Efendi, Hayâlî-i Kadîm ve Bâbek Çelebi gibi isimler sayılabilir. Bu devirde ilmî açıdan iletişim içinde olduğu kişiler ise Molla Gürânî, Hocazâde Muslihuddin, Zenbilli Ali Efendi, Sinan Paşa, Molla Lütfi ve Kestelî şeklinde sıralanabilir.

Hatibzâde, kelâm, felsefe ve mantık gibi aklȋ ilimlerde şerh ve hâşiye türü risaleler kaleme almış, ayrıca fıkıh ve tefsir gibi ilimlerde de eserler yazmıştır. Çağdaşlarıyla kıyaslandığında velut bir görüntü çizen Hatibzâde’nin eserleri içinde, o henüz hayattayken meşhur olan ve Cürcânî hâşiyesi üzerine yazılan Tecrîd Hâşiyesi öne çıkmaktadır. Fatih devrinin tartışmalı bir meselesi olan mukaddimât-ı erbaa‘ya dair iki küçük hâşiye yazmış ve burada hüsün-kubuh sorunu bağlamında insan fiillerini fıkhî ve kelâmî açıdan tartışmıştır. Ayrıca, cihadın fazileti, savaştan kaçmanın haramlığı, devlet yönetimine etkisi ve şehitlik konularında Cihad Risalesi ve o dönemde ismet sıfatına dair görüşleri sebebiyle tekfir edilen İbn Hayreddin’in [?] fikirlerini incelediği Islâhu kavli İbn Hayrüddîn adlı eserleri de vardır. Cürcânî hâşiyesi üzerinden kaleme aldığı Keşşâf hâşiyesi (mukaddimeden Bakara 5. ayete kadar) ise literatürün en olgun örneklerinden biri kabul edilmiştir. Ayrıca biyografi kitaplarında geçmese de Fatih döneminin önde gelen ulemasıyla birlikte evrenin ontolojik merkezini tartıştığı Cihet Risalesi de vardır. II. Bâyezid’in huzurunda cereyan eden bir tartışma sebebiyle ilâhî kelâm ve Allah’ın görülmesi konularını çeşitli adlarla bilinen Risâle fî Kelâmihî Teâlâ ve rü’yetih adlı eserde ele almıştır. Sultan Bâyezid’in emri üzerine Şerhü’l-Vikâye’nin baş taraflarına bir hâşiye yazmaya başlasa da müderris oğlunun genç yaşta vefatı üzerine bu eser yarım kalmıştır.

Öğretisi

Mevcut eserlerinin çoğu yazma halinde olduğu ve üzerinde yeterli ikincil çalışma yapılmadığı için Hatibzâde düşüncesine dair ayrıntılı bilgiler vermek güçtür. Ancak eserlerine yüzeysel bir bakış bile, Osmanlı ilim ve fikir hayatını örnekleyen tahkik metodunun önemli bir temsilcisi olduğu, şerh ve hâşiye türü eserlerinde nazarî meselelerle üst seviyede ilgilendiği ve bu doğrultuda tespit ettiği soruları cevaplamak için ciddi çaba sarfettiğini anlamak için yeterlidir. Nitekim el-Mevâkıf ve şerhinde ortaya konulan bilgi tanımını ciddi bir şekilde incelemiş ancak alternatif bir tanım yapmasa da eksik yönlerine işaret etmiştir. İlâhî sıfatlar bahsinde ise Mu‘tezile’ye karşı Sünnî kampta yer alırken Eş‘arî tez ve iddiaların zayıf yönlerine dikkat çekmiş, ehl-i itizalin haklı olduğu yerleri de teslim etmiştir. Varlık konusunda felsefî görüşleri kabule eğilimli olmuş, mesela bazı kelâmî iddiaların zihnî varlığı benimsemeksizin ispat edilemeyeceğini vurgulamıştır. Ayetleri yorumlarken itikadi ve fıkhî hususları Sünnî-Hanefî çizgide tevil ettiği de ifade edilmiştir.

Varlık Düşüncesi ve Metafiziği

İkincil çalışmalara konu olan eserleri üzerinden Hatibzâde’nin düşüncesine dair bazı bilgiler vermek mümkündür: O, dönemin tartışmalı meseleleri olan kelâm ve rüyeti konu alan bir risale yazmış ve burada ilâhî kelâmı Mu‘tezile ve Hanbelîler arasında Eş‘arî tezleri de eleştiren bir bağlamda tartışmıştır. Ona göre Allah ilim ve irade gibi sıfatlardan farklı nefsî bir kelâm ile konuşan bir varlıktır, lafzî-hâdis unsurlardan oluşan Kur’ân bu anlama delalet etmektedir. Kelâm sıfatı nefsî ve lafzî unsurların toplamıdır, bu iki varlık arasındaki nisbet ise teklife dair bağlayıcı hükümleri içerdiği için önemlidir. O, Mu‘tezile’nin ilahi kelâmın yaratılmışlığını ispatlarken kullandığı argümanları, kelâma dair her şeyi kadîm gören Hanbelîler için de geçerli görmüş, sırf nefsȋ kelâmın kadimliğini savunan Eş‘arȋ düşünceyi ise bağlamadığını söylemiştir. Buradan hareketle, Mu‘tezile’nin her türlü kelâmı hadis gören akli ve nakli kanıtlarının nefsi kelâmın kadimliğiyle ilgisi yoktur. İlâhî kelâmın yalanla ilişkisi bahsinde ise bunun zâtında mümkün ancak başkası itibarıyla imkânsız (imtinâ‘ bi’l-ğayr) olduğunu belirtmiştir.

Hatibzâde Keşşâf hâşiyesinde de halku’l-Kur’ân tartışmasının ayrıntılı yönlerini Cürcânî’nin şerhi üzerinden tetkik etmiştir. Mesela, inzâlin hareket anlamı içerdiğine dair tartışmada, şârihin arazların hareket etmediği görüşüne karşı, araz olan renklerin de hareket kapsamında olduğunu savunmuştur. Allah’ın ahirette görülmesi (rüyetullah) bahsine ise sırf naklî açıdan değil aklî delilleri de tartışarak katılmış, bu çerçevede klasik optik teorilerine değinmiştir. Bu doğrultuda görmenin mahiyetini incelerken fizik ve matematik unsurlara yer vermiş, Râzî’den Cürcânî’ye giden çizgide, nesne-ışın teorisinin gözden geçirilmiş bir formunu takip etmiştir. Tecrîd Hâşiyesi’ne yazdığı muhtevalı şerhte de pek çok konuda filozoflara yakın bir tavır almıştır. Mesela vâcib sıfatını sonraki dönem kelâmcıları gibi tanrının en özel (ehass) sıfatı olarak görmemiş ve bu hususta kıdem vasfında uzlaşan gelenekten ayrılmıştır. O, tıpkı Tûsî’de olduğu gibi, hariçte olmayan varlıkları konu edinen önermelerin zihinde sâbitliğini savunmuş, zihnî varlığın reddi halinde bu tür önermelerin kurulamayacağını iddia etmiştir.

Bilgi Teorisi

Bilgi tanımını konu aldığı risalede Hatîbzâde’nin bilgi konusuna yaklaşımını kısmen de olsa kavramaya yönelik bir çerçeve bulunmaktadır. Burada Îcî’nin “çelişki ihtimali olmayacak biçimde, bulunduğu mahalde anlamlar arasında temyizi gerektiren sıfat” şeklindeki bilgi tanımıyla Cürcânî’nin buna yönelik şerhini çeşitli açılardan gözden geçirmektedir. İci’nin tanımının, altındaki tüm fertleri –msl. duyulurları- kuşatmadığını belirtmiş, şayet temyiz sûret olarak görüldüğü taktirde, tikel nesneleri idrak olan duyumsamanın (ihsâs) da bilgi olması gerektiğini söylemiştir. Hatibzâde bu tanımı dışarıda kalması gereken tüm unsurlara mani olmadığı için de eleştirmiş, Cürcânî’nin yorumda temyiz kavramına ikâ ve intizâ ifadeleriyle açıklık getirmesinin, tanımın başka şeyleri de içermesi neticesini doğuracağını belirtmiştir. Bunun gibi tasavvurâtın bilgisinde, temyîzin suretlerin meydana gelişi olarak açıklanmasının, ilahi bilginin tarifin dışında kalması ya da sonsuz suretlerin meydana gelmesi gibi sorunlara yol açacağını belirtir. Ayrıca suret, zihnî bir varlığa karşılık geldiği için, kelâm geleneğine muhalefet ederek tarifte buna atıf yapmayı, filozoflara yakınlaşmak olarak değerlendirir. Hatibzâde, tanımda temyize yer vermenin tasavvurda suret, tasdikte ise ikâ ve intiza olarak kendini göstermesini, lafzî anlama da uygun bulmamıştır. Cürcânî’nin şerhte “âdet”e yer vermesini ise ilâhî ve beşerî bilgi açısından gözden geçirmiş, her iki türü eşitlediği ve beşerî bilginin doğasına uygun olmadığı için tenkit etmiştir. Yine bilgi tanımında “çelişikliğe ihtimali olmama” ifadesinin tasavvurâta tatbikini ise tam aksi bir anlamı da içerdiği gerekçesiyle yanlış bulmuştur. Bunun gibi Cürcânî’nin şüpheyi tanım dışında bırakmasını da eleştirmiş, tasavvurda olduğu gibi şüphenin de çelişiğe ihtimali olmadığını belirtmiştir. Görüldüğü üzere bu risale tümüyle dikkate alındığında Hatibzâdenin yöntemini ve bilimsel tavrını gösteren güçlü bir örnektir. Bilginin tanımı gibi bir konuyu alanın otoritesi olan isimler üzerinden ele almış mevcut iddiaları gözden geçirmiş ve böylece mesâilin dakîk hale gelmesini sağlamıştır.

Öne Çıkan Eserleri

  • Hâşiye alâ Hâşiyeti’t-Tecrîd: (Tusi’nin Tecridu’l-Akaid’ine Cürcani’nin yazdığı hâşiyenin hâşiyesi), Süleymaniye Ktp., Fâtih, nr. 2927, 2928.

  • Risâle fî Mebâhisi’r-Rü’yeti ve’l-Kelâm: Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 2276.

  • Hâşiye alâ Hâşiyeti’l-Keşşâf: Süleymaniye Ktp., Cârullah Efendi, nr. 202.

  • Risâle fî Nefyi Nisbeti’l-Hüsrân ile’l-Enbiyâ: (Risâle Islâhu kavli İbn Hayriddîn olarak da bilinmektedir. Bu dönemde Hayreddin adlı bir alimin ismet sıfatı hakkındaki görüşünü eleştiren bir risaledir), Süleymaniye Ktp., Giresun Yazmaları, nr. 100, 3572.

  • Risâle fî Bahsi’l-İlm ve’l-Kelâm: Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 2829.

  • Risâle fî Havâşî Şerhi Hikmeti’l-Ayn: (Hikmetü’l-Ayn’ın Mübarekşah şerhine Cürcani’nin yazdığı hâşiyeye yazılmış bir hâşiyedir. Cihet kısmına yazılan bir hâşiye olduğu için Risâle fi’l-cihe adıyla da anılmaktadır.), Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 2350; Hasan Hüsnü Paşa, nr. 600.

  • Risâle fî Ta’rîfi’l-İlm (Şerhü’l-Mevâkıf hâşiyesi diye bilinen eser de bu olmalıdır. Bazı kataloglarda el-Ecvibetü’t-Tis‘a adıyla da kaydedilmiştir. el-Mevâkıf’ta Îcî ve Cürcânî’nin bilgi tanımını eleştiren bir risaledir.), Süleymaniye Ktp., Cârullah Efendi, nr. 1341/4.

  • Hâşiye ale’l-Mukaddimeti’l-Erbaa: (Taftazani’nin Tavzih şerhi olan Telvih adlı eserindeki hüsün-kubuh meselesine dair yazılmış hâşiyedir.), Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 672.

  • Risâle fî Nakdi’l-Vudû‘: Süleymaniye Ktp., Cârullah Efendi, nr. 847; Esad Efendi, nr. 951.

  • Risâle fî Fedâili’l-Cihâd: (Cihâdın fazileti ve şehitliğin önemi hakkındadır), Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 1984, 1988, 1989

  • Hâşiye alâ Şerhi’l-Muhtasar: (İbn Hâcib’in eseri üzerine Îcî, Cürcânî ve Alâeddin et-Tûsî’nin hâşiyelerini dikkate alan bir hâşiyedir.), Süleymaniye Ktp., Cârullah Efendi, nr. 471.

    Kaynak: İslam Düşünce Atlası
    Dijital Yapım: MÜSİDER ve TV5 Televizyonu