Hayatı

İbn Metteveyh 380/990 veya 385/995 civarlarında günümüzde Yemen sınırları arasında yer alan Necrân’da doğmuştur. Yaşadığı dönemde Yemen’de Zeydiyye, Bâtıniyye ve Ehl-i Sünnet ekollerin yaygın olduğu bir atmosferde eğitimini sürdürmüştür. Yemen’de kurulan devletlerin arasında yer alan Benî Neccâh el-Ehbeş zamanında (412-554/1021-1159) fıkıhçılarla olan diyaloğundan dolayı Ehl-i Sünnet’i tanımış, zamanla da Mu’tezile’ye meyletmiştir. İbn Metteveyh, et-Tezkire fî ahkâmi’l-cevârih ve’l-a’râz ve el-Mecmû’ fi'l-muhît bi't-teklîf adlı eserinde hocası Kadî Abdülcebbâr’ın (ö. 415/1025) ders halkasında bulunduğunu defalarca zikretmektedir (İbn Metteveyh, 2009, c. 1, s. 65, 352; İbn Metteveyh, 1965, c. 1, s. 160, 184). Mu’tezile’nin on ikinci tabakasında yer alan İbn Metteveyh fakîh, mütekellim ve tabiat ilimlerinde uzman birisidir. Doğduğu Necrân ile yaşadığı yer olan Rey arasında doksan yıl ömür süren İbn Metteveyh, 468/1076 veya 469/1077 yılında memleketi Necrân’da vefat etmiştir.

et-Tezkire ve Dakîku’l-Kelâm Alanında Önemi

İbn Metteveyh et-Tezkire fî ahkâmi’l-cevâhir ve’l-a’râz adlı eserinde kelâmcılar tarafından âlemin en son parçası olarak isimlendirilen el-cüzü’l-lezî lâ yetecezzâ konusunu tartışırken daha önceki kelâmî eserlerde rastlanılmayan geometrik şekillere yer vermiştir. Yine dinî akideleri ispat etmede matematik ilminden de faydalanmıştır (İbn Metteveyh, 2009, c. 1, s. 92-93). Söz konusu çizimlerden bazıları şu şekildedir:

et-Tezkire’de her ne kadar âlem ve unsurları olan cevher, araz, cisim, illiyet, âlemin yaratılışı gibi dakîku’l-kelâm konulara yer veriliyor olsa da bu eser sadece bir fizik kitabı değildir. Bilakis konu bağlamında bazen fizik alanına tekabül eden dakîku’l-kelâmdan metafizik konuların ele alındığı celîlu’l-kelâma geçilmektedir. Ancak şunu da belirtelim et-Tezkire kelâmın dakik boyutunun ayrıntılı bir şekilde müstakil olarak ele alındığı ve günümüze kadar gelen ilk ve en önemli eserlerin başında gelmektedir. Bu eserde metafizik, tabiat felsefesi, tabiî ilimler ve kimya ilmiyle ilgili konular yer almaktadır.

Metodolojisi

İbn Metteveyh hem sistematik bir şekilde yazan hem de kendisine özgü bir metodolojisi olan bir kelamcıdır. Temel eseri olan et-Tezkire’nin girişinde cevher ve arazların kısaca bir özetini verip ayrıntılara girmemiştir. Arazlar konusunu işlemeden önce cevherlerin bilinmesi gerektiğini ve arazları da niçin araştırdığını ifade etmiştir.

İbn Metteveyh kelâmcıların genellikle kullandıkları el-İstidlâl bi’ş-şâhid ale’l-gâib yani "şâhit âlemden hareketle gâip âlem hakkında delil getirme" yöntemini kullanmıştır. Örneğin şâhit âlem hakkında kullanılan bâkî lafzının aynı şekilde Allah Teâlâ için de kullanılabileceğini ifade etmiştir (İbn Metteveyh, 2009, c. 1, s. 69). Kadîm lafzını hem Allah için hem de muhdes varlıklar için kullanılabileceğini savunan Ebû Ali el-Cubbâî’nin aksine bu lafzın sadece Allah için kullanılabileceğini, muhdes varlıklar için ise ancak mecazen kullanılabileceğini savunmuştur. Ona göre Ebû Ali ise gâipten hareketle şâhit hakkında konuşmuştur.

İbn Metteveyh filozofların illet ve ma’lûl ilişkisinden hareketle savundukları âlemin kıdemi görüşünü asıl ve fer sistematiğini zikrederek eleştirmektedir. Filozofların fâilin durumundan hareketle cisimlerin kıdemine delil getirme teşebbüslerini ferden hareketle asıl hakkında delil getirmek olduğunu ifade eder. Yine arazların bekâsını savunurken tecrübelerden hareket ettiğini yoksa ferden hareketle asıl hakkında delil getirenlerden olmadığını söyler. İbn Metteveyh, şüphe ve olasılıkları da hesaba katarak te’vîle başvurup aklî delillerle hareket edilmesi gerektiğini söylemektedir.

İbn Metteveyh delîl ve medlûl ilişkisinden de bahsetmektedir. Ona göre bu ilişki ya akliyyâtla ya da sem’iyyât ile bağlantılıdır. Akliyyât yönüyle delîl ve medlûl ilişkisinin vâcib, sıhhât, ihtiyâr ve iyi gibi birden fazla yönü varken sem’iyyâtta tek bir yönü vardır. O da Tek bir failin sadece vâcib olanı zorunlu kılmasıdır. İbn Metteveyh eğer medlûl yoksa vâcib, sıhhat, ihtiyâr ve iyi delillerinin olamayacağını ifade etmektedir (İbn Metteveyh, 1965, c. 1, s. 49-50). Diğer kelamcılar gibi İbn Metteveyh de âlemin kıdemi görüşüne karşı çıkmak için hudûs delilini kullanmıştır.

Varlık Düşüncesi

Varlığı, başlangıcı olmayan kadîm varlık ve önceden olmayıp başlangıcı olan hâdis varlık şeklinde tasnif eden İbn Metteveyh, hâdis varlıklar için de “çok eski bir zaman dilimini kastetmek” anlamında kadîm lafzının kullanılabileceğini ifade etmektedir. Kelâmcıların genel değerlendirmelerine benzer bir yaklaşımla Allah Teâlâ’nın kadîm varlık olduğunu, O’nun dışındaki tüm varlığın yani âlemin ise hâdis varlık olduğunu söylemiştir. Âlemin cevher, araz ve cisimlerden müteşekkil olduğu görüşünü benimseyen İbn Metteveyh’in düşünce sistemi kelâm atomculuğuna dayanmaktadır.

Kelâm atomculuğu âlemin temel unsurlarından olan cismin son parçası olan cevher-i ferde ulaşıncaya kadar parçalanabileceğini ve son cüz’ün artık parçalanamayacağı görüşüne verilen isimdir. Kelâm atomculuğunu ya da kelâmcıların literatüründe onun karşılığı olan cevher-i ferd görüşünü benimseyen İbn Metteveyh, cüzlerin varlığını inkâr edenlerin şüphelerinin üç yönden gerçekleştiğini ifade etmektedir. Ona göre bu şüphe ya akliyyât ya cüz’ün şekilleri ya da cüz’ün varlığını inkâr edip tafra teorisini tümüyle kabullenmek yönüyle gerçekleşmektedir (İbn Metteveyh, 2009, c. 1, s. 89).

Mu’tezilî, Eş’arî ve Mâtürîdî kelâmcılar başta olmak üzere neredeyse tüm kelâmcıların savunduğu kelâm atomculuğu âlemin Allah tarafından yoktan yaratıldığı fikrini barındıran hudûs delili ile bağlantılıdır. İbn Metteveyh de âlemin Allah Teâlâ tarafından yoktan yaratıldığını ve bir başlangıcının olduğunu söyleyerek onun kadîm olduğunu savunanların iddialarını aklî delillerle çürütmeye çalışmıştır.

İbn Metteveyh, tüm tabiî sebepler zincirinin ilk sebep (el-illetü’l-ûlâ) olan Allah Teâlâ’dan son bulduğunu ileri süren Meşşâî filozofların zorunlu nedensellik anlayışlarını ve âlemin zaman açısından Allah Teâlâ ile birlikte olduğu iddialarını eleştirmiştir. Filozofların bu görüşlerini desteklemek için Güneş ve onun ışığını örnek vermelerini bizzat onların iddialarını çürüttüğünü söyler. Çünkü ona göre ışınlar Güneş’ten belli bir süre sonra yayılmaktadır. Ona göre filozoflar, âlemin Allah ile birlikte olduğunu ispatlamak için kullandıkları bu benzetme ile kendi iddialarını çürütmüşlerdir.

İbn Metteveyh, ayrıca her zaman illet ile ma’lûlun birbirinden ayrılamayacağı iddiasının geçersiz olduğunu ifade etmektedir. Zira ona göre arzularımıza göre gerçekleşen fiillerimiz vardır ve bu fiillerin gerçekleşmeme olasılığı da vardır. İbn Metteveyh, burada fiillerimizin arzularımıza bağlı olarak gerçekleştiğini, ancak bunun zorunlu bir şey olmadığını ve her zaman illet-ma’lûl birlikteliğinden bahsedilemeyeceğini vurgulamaktadır (İbn Metteveyh, 1965, c. 1, s. 75).

İbn Metteveyh, yaşadığı çağın baskın kozmoloji anlayışından etkilenerek yerin düz ve hareketsiz olduğunu iddia etmiş ve görüşlerini desteklemek için Kur’ân’dan da bazı ayetleri kullanmıştır. Çağının birçok fizikçi, filozof, mütekellim ve müfessiri gibi bu konuda yanılan İbn Metteveyh yer çekimi, yere düşen bir nesnenin hızı, itme ve çekme kuvveti gibi meselelerde ise günümüz bilimsel bilgilere yakın görüşler öne sürmüştür (Yıldız, 2015, s. 99, 171-181).

Filoloji: Dillerin Kaynağı Meselesi

Bazı kelâmcılar tarafından tartışılan konular arasında yer alan dillerin kaynağının tevkîfî mi ıstılahî/vaz’î mi olduğu tartışmaları kelâm tarihinde önemli bir yer edinmiştir. İbn Metteveyh de dil felsefesi ya da filoloji ile ilgilenen önemli kelâmcılar arasında yer alır. Dillerin kaynağının vaz’î mi yoksa tevkifî mi olup olmadığını tartışan İbn Metteveyh, kaynağın vaz’î olduğunu savunmaktadır. Çünkü ona göre herhangi bir kelime hazinesine sahip olmayan birisinin peygamberin mesajını anlaması mümkün değildir. Bundan dolayı dillerin kaynağının ilkin vaz’î olduğunu daha sonra tevkifîliğin gerçekleştiğini ve zamanla da ister vaz’î isterse tevkifî olsun dillerin birbirinden farklılaştığını ileri sürmektedir. Fahreddin er-Râzî, dillerin kaynağı meselesini tartışırken konuyu aklî olarak ele aldığını ve bunun da İbn Metteveyh’in et-Tezkire adlı eserinde itimat ettiği durumun bir özeti olduğunu ifade etmektedir (Fahreddin er-Râzî, el-Mahsûl, 1992, c. 1, s. 188-189).

Temel Soruları

  • Âlemin temel unsuru olan cüz’ün/cevher-i ferdin sonsuza değin parçalanabileceğini savunan birisi âlemin kıdemini savunmuş olmaz mı? Âlem kadîm ise nasıl Allah’ın fiili olabilir? Bir şeyin yoktan ya da yok iken var olması mümkün müdür? Cüz’ün inkârından dolayı cevap sadedinde ileri sürülen Tafra teorisi problemler barındırmıyor mu? Örneğin ışığın sıçraması mümkün ise o zaman sedlerin ışığı engelleyememesi gerekmez mi? Ve ışığın o seddin ardında da olması mümkün olmaz mı?
  • Ma’dûmun şeyiyyeti mümkün müdür? Cevher ve araz ma’dûm iken de cevher ve araz mıdır, cevheriyet ve tehayyüz özelliği var mıdır?
  • İlliyyet/nedensellik meselesi bağlamında şeyler hep olduğu haller üzerinde midirler ve aynı yollarla olmak zorunda mıdırlar? İllet ve ma’lûl, sebep ve müsebbeb aynı anda birlikte midirler yoksa herhangi bir zaman diliminde önce midirler? Tabiattaki işleyişin anlaşılmasında kullanılan tevlîd kavramı Allah için de kullanılabilir mi?
  • Dünya hareketsiz ve düz müdür yoksa değil midir?
  • Dillerin kaynağı vaz’î mi yoksa tevkifî midir?

Öne Çıkan Eserleri

  • et-Tezkire fî Ahkâmi’l-Cevâhir ve’l-A’raz: thk. Daniel Gimaret, el-Me’hedu’l-İlmî el-Fransî li’l-Âsâri’ş-Şarkiyye bi’l-Kâhire, Beyrût 2009.
  • el-Mecmû’ fi’l-Muhît bi’t-Teklîf: thk. J.J. Houben, Daniel Gimaret, Jan Peters, eş-Şeriketu'l-Mısriyye, Beyrût 1965-1986.
  • Kitabü’l-Kifâye.

Kaynak: İslam Düşünce Atlası
Dijital Yapım: MÜSİDER ve TV5 Televizyonu