Hayatı 

Basra Mu’tezilesi’nin önde gelen kelâmcılarından olan Muammer b. Abbâd, eğitimini Basra’da tamamlamıştır. Hocaları arasında Osman b. Hâlid et-Tavil bulunmaktadır. Özellikle mânâ teorisi ve gayr-i cismanî nefs/rûh görüşü ile Mu‘tezile kelâmcılarından ayrılmıştır. Nazzâm ve Dırâr b. Amr gibi kelâmcılarla tartışmalar yapmıştır. Muammer, mânâ görüşü nedeniyle Nazzâm ve Ebû Alî el-Cübbâî ve nefs görüşü nedeniyle de Câhiz tarafından eleştirilmiştir. Muammer 215/830 yılında Bağdat’ta vefat etmiştir.

Öğretisi

Muammer, cismi “uzun, geniş ve derin olan” şeklinde tanımlar. Ona göre cisim sekiz cüzden meydana gelmektedir. Bir cüz, başka bir cüze eklendiğinde uzunluk; bu iki cüze, başka iki cüzün eklenmesiyle genişlik; bu dört cüze, diğer dört cüz ilave edilmesiyle de derinlik meydana gelir. Böylece uzun, geniş ve derin olan cisim meydana gelir. Ona göre her bir cüz, kendisinde bulunması gereken arazları meydana getirmektedir. Bu nedenle arazlar, bulundukları cevherlerin tabiatları gereği meydana getirdiği fiiller olmaktadır Arazlar da (i) canlıların ve (ii) cansızların meydana getirdiği arazlar olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır.

Muammer’in arazların cevherlerin tabiatları gereği meydana getirdiği fiiller olarak düşünmesi neticesinde, onun Allah’ın sadece cevherleri yarattığını, arazları yaratmadığı ifade edilmektedir. Bununla beraber Muammer’in, Allah’ı nesnelere tabiatlarını veren ilke olarak görmesinden hareketle O’nun nesnelere hulûl eden arazların doğrudan olmasa da dolaylı olarak yaratanı olduğu düşüncesini savunduğunu söyleyebiliriz.

Muammer, sâkin halde yan yana duran iki cisimden (A ve B) biri (A), hareket etmeye başlayıp, diğeri (B) sâkin halde kaldığında, hareket eden cisimde, hareketin kendisinden dolayı gerçekleştiği bir mânânın bulunmasının gerekli olduğunu düşünmektedir. Zirâ Muammer, hareket eden bu cisim bir mânâdan dolayı hareket etmiyorsa, o zaman hareketin öteki cisimde (B) değil de, o cisimde (A) bulunmasının daha doğru olmayacağını söylemektedir. Bununla beraber Muammer’e göre, hareketin cisimlerden birinde meselâ B, C, D cisimlerinde değil de, A’da bulunması bir mânâdan dolayıdır. Çünkü hareketin B, C ve D cisimlerinde değil de, A’da bulunması bir mânâdan dolayı gerçekleşmeseydi, o zaman, hareketin A’da bulunması, B, C ve D cisimlerinde bulunmasından daha uygun olmazdı. Muammer, “Eğer, bu mânâ neden B, C ve D cisimlerinde değil de, A’da hareketin bulunmasının nedenidir?” diye sorulursa, ben de aynı şekilde “bunun bir mânâdan dolayı gerçekleştiği cevabını veririm”, demektedir. Muammer, bu üçüncü mânâ hakkında aynı soru sorulursa, cevabının ikinci mânâ hakkında verdiği cevapla aynı olacağını söylemektedir. Yani o da başka bir mânâdan dolayı gerçekleşmektedir.

Muammer insan veya nefsin, “bölünemeyen cüz” olduğunu düşünmektedir. O, nefste bilgi, kudret, hayat, irâde ve kerâhetin (isteksizlik) bulunmasını mümkün; temas, ayrılma, hareket, sükûn, renk, tat ve koku gibi arazların bulunmasını imkânsız görmüştür. Bölünemeyen bir cüz olan nefs, âlemde müdebbirdir, görünen beden ise nefsin âletidir. Gerçekte nefs bir mekânda değildir. O, bir şeye, bir şey de ona temas etmez. Nefs, bedenle hareket eder, onu kullanır, ancak ona temas etmez. Nefs, parçalanmayan bir cüz; bölünemeyen bir mânâdır. O, bu bedende temas ve hulûl üzere değil, tedbîr üzere bulunmaktadır. Bu nedenle nefs, cevherdir; cisim ve araz değildir; uzunluk, genişlik ve derinliği yoktur, bir mekânda değildir. Nefs fa‘âl, müdebbirdir. Muammer, nefsin bir mekânda bulunmadığı, bir şeye temas etmediği, kendisine de başka bir şeyin temas etmediği; hareket, sükûn, renkler ve tatlar gibi arazların onda bulunamayacağı öne sürerek kelâm tarihinde ilk defa gayri cismanî rûh görüşünü ortaya atmıştır.

Muammer’e göre insanın sahip olduğu bütün bilgiler on cinstir. Bu bilgilerden beşini, duyuların idrâki oluşturmaktadır. Geçmiş biyografilere ve mevcut ülkelere ilişkin bilgiler altıncı cinsi; muhâvere ve tartışmada muhâtabının sana yöneldiğini ve sadece seni kastettiğine (kasdü’l-mütekellim) ilişkin bilgiler, yedinci cinsi oluşturmaktadır. Muammer, insanın kendi varlığına ilişkin bilgisini (vücûdü’l-insân li-nefsihî) sekizinci cinsi olarak belirlemiştir. Muammer, “insanın kendi varlığına ilişkin bilgisi” üzerinde, duyuların hiçbir şekilde etkisinin bulunmadığını, bu bilginin bütün bilgilerin temeli olacak ve bildiğimizi varsaydığımız bütün şeyler içinde en küçük bir kuşkuya dahi yer bırakmayacak bir bilgi olduğunu düşünüyordu. “İnsan ya kadîmdir ya da hâdistir” şeklindeki bilgi dokuzuncu; “İnsan muhdes olup kadîm değildir” şeklindeki bilgi de onuncu bilgidir.

Muammer’in bilgileri tasnif ettiği on cinsin tamamı zarûrî bilgilerden oluşmaktadır. Dolayısıyla Muammer’in bilgi tasnifinde zarûrî bilgilerin dışında ihtiyârî şeklinde bir bilgi türünün bulunmadığını görülmektedir. Bu düşünce, Muammer’in tabiat teorisinin bir sonucudur. Çünkü Muammer, varlıkta şeylerin tabiatları gereği bir takım nitelikleri hâiz olacağını düşünüyordu. Böylece Muammer, varlık düşüncesinin bir sonucu olarak bilgi görüşünü de inşâ etmiş, bilgilerin bilen özneden ihtiyârî olarak değil, zorunlu olarak ortaya çıkacağını düşünmüştür.

Sıfatlar

Muammer b. Abbâd, Allah’ın bir ilimle âlim olduğunu, ancak bu ilmin O’nda bulunmasının bir mânâ sebebiyle gerçekleştiğini ve biri diğerinin sebebi olacak şekilde söz konusu mânâların sonsuza kadar gideceğini öne sürmüştür. Muammer’e göre Allah, ilim ile Âlim’dir. Ancak O’nun ilmi bir mânâdan dolayı ilim olmuştur. Bu mânâ da başka bir mânâdan dolayıdır. Bu sonsuza kadar böyle devam eder. Muammer’in diğer zâtî sıfatlar hakkındaki görüşü de böyledir. O, Allah hakkında “mânâlâr” kabul ederek Allah’ın, sonsuz mânâlardan dolayı âlim; sonsuz mânâlardan dolayı kâdir, hayy, semî’ ve basîr olduğunu düşünür. Muammer’in ilahî sıfatların zâtta bulunma keyfiyetine dair söz konusu görüsleri, onun mânâ teorisi olarak bilinen görüsünün bir sonucudur.

“Kur’ân yaratılmışlığı” problemiyle ilgili olarak Mu‘tezile kelâmcıları, Kur’ân’ın varlıksal konumunu tartışmışlardır. Bu bağlamda Muammer’in Kur’ân hakkındaki görüşünün onun tabiat düşüncesi tarafından şekillendiğini söyleyebiliriz. Ona göre Kur’ân yaratılmıştır. Ancak Kur’ân’ın gerçek anlamda Allah Teâla tarafından yaratılmış olması imkânsızdır. Çünkü Kur’ân bir arazdır ve arazlar Allah’ın fiili olamaz. Muammer’e göre arazlar bulundukları mahallin fiili olduğu için Kur’ân da, işitildiği mekânın fiili olacaktır; yani meselâ Kur’ân bir ağaçtan işitildiğinde, o ağacın fiili olacaktır.

Öne Çıkan Eserleri

  • Kitâbu’l-Maani: Günümüze ulaşmamıştır.
  • Kitâbu’l-Cüz’ ellezi la Yetecezze’ ve’l-Kavl bi’l-Araz ve’l-Cevahir: Günümüze ulaşmamıştır.
  • Kitâbu’l-İstitaa: Günümüze ulaşmamıştır.
  • Kitâbu İlleti’l-Karastûn ve’l-Mir’at: Günümüze ulaşmamıştır.
  • Kitâbu’l-Leyl ve’n-Nehar ve’l-Emvâl: Günümüze ulaşmamıştır.

Kaynak: İslam Düşünce Atlası
Dijital Yapım: MÜSİDER ve TV5 Televizyonu