Mahmut Arıkan’ın konuşmasında öne çıkan başlıklar şöyle:

“ÜLKEMİZDE "ANORMAL" BİR SÜREÇ YAŞANIYOR”

“Hepimizin malumu siyaset; bir milletin ortak meselelerini konuşabilme ve çözme sanatıdır. Ancak siyaset; rakibini düşman, farklı düşüneni tehdit, eleştiriyi ihanet olarak görmeye başlarsa; çözüm üreten bir mekanizma olmaktan çıkar, toplumun enerjisini tüketen bir çatışma alanına dönüşür.

Evet, bugün Türkiye'nin en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri, siyasetin normalleşmesidir. Normalleşme; tarafların aynı düşünmesi değildir. Normalleşme; iktidarın ve muhalefetin birbirine benzemesi de değildir. Normalleşme; farklı fikirlerin, farklı projelerin, farklı dünya görüşlerinin demokratik zeminde konuşulabilmesidir. Ama bugün maalesef ülkemizde "ANORMAL" bir süreç yaşanıyor.”

Anormal süreci, uzun uzun konuşabiliriz. Detaylı analizler yapabiliriz. Birçok durum tespiti de yapabiliriz. Ancak biz bugün bu kürsüden, NE YAŞIYORUZ sorusuna değil, NİÇİN YAŞIYORUZ sorusuna cevap arayacağız.

Bütün bu süreçleri niçin yaşadık ve yaşamaya devam ediyoruz? Bu mesele, yalnızca hukuk ya da siyaset meselesi değildir. Türkiye, büyük döviz krizleri ve tıkanmalar sonrasında üç kez yapısal dönüşüm geçirdi. 1950'lerin sonunda, 1980'lerin başında ve 2000'lerin başında bu dönüşümler yaşandı. Her seferinde ekonomik düzen yeniden kuruldu.

Hem toplumsal ilişkiler hem siyasal alan yeniden şekillendirildi. Bugün yaşadığımız yüksek enflasyon, yüksek faiz ve dış finansman ihtiyacı mevcut büyüme modelinin tıkanmışlığını işaret etmektedir. Hukukun bu kadar aşınması, yargının siyasallaşması, demokratik alanın daralması aynı tıkanmışlığın sonucudur.

Bugün "mutlak butlan" tartışmasını izlenilen ekonomik politikalardan azade yalnızca bir hukuk meselesi olarak görmemiz mümkün değildir. Ekonomideki tıkanma ile siyasetteki ANORMAL, aynı yapısal krizin farklı görünümleridir.”

“TOPYEKÛN SİYASETİN, TOPYEKÛN BU SİSTEMİN ARINMASI GEREKİR!”

“Bugünlerde ekranlarda, manşetlerde, siyaset koridorlarında sürekli aynı kelimeyi duyuyoruz: ‘ARINMA’. Herkes bir diğerine parmak sallıyor, herkes bir diğerinin temizlenmesi gerektiğinden bahsediyor.

Mesele gerçekten arınmaysa, sadece belli bir kesimin arınması yetmez! Topyekûn siyasetin, topyekûn bu sistemin ARINMASI GEREKİR! Siyasetin üzerine çöken kirli gölgeyi, menfaat ilişkilerini, liyakatsiz kadrolaşmaları kökünden kazımadan bu ülkeye huzur getiremezsiniz.

Mesele arınmaysa, sadece belediyelerin arınması yetmez! Bakanlıkların da arınması şarttır! Devletin en mahrem, en kritik makamlarının ihale baronlarından, akraba kayırmacılığından temizlenmesi şarttır! Bürokrasinin arınması şarttır! Vatandaşa tepeden bakan, devleti kendi mülkü sanan, liyakati değil sadakati ölçü alan o hantal ve kirli anlayışın bürokrasiden sökülüp atılması şarttır! Ve en önemlisi, yargının arınması şarttır!

Adaletin mülkün temeli olmaktan çıkarılıp, güçlünün kalkanı haline getirildiği bir düzende arınmadan bahsedilemez. Cübbesine düğme dikenlerin, talimatla karar verenlerin o yüce mahkemelerden arınması, bu ülkenin geleceğinin en büyük teminatıdır.

Yetmez! Medyanın, iş dünyasının, gazeteciden siyasetçiye tüm kamunun arınması şarttır. Biz ‘benden olan temiz, benden olmayan kirli’ diyen o ikiyüzlü siyaseti reddediyoruz. Eğer bu ülkede bir temizlik başlayacaksa; samimi bir arınma olacaksa bu tepeden tırnağa olmalıdır.”

“TÜRKİYE’DE İKTİDAR SORUNU VARDIR”

“Türkiye'de muhalefet sorunu yok, Türkiye'de iktidar sorunu var. Mevcut iktidar risksiz, tehlikesiz, emir kulu bir muhalefet arıyor. İtiraz etmeyen, sorgulamayan, hesap sormayan bir muhalefet istiyor; yani dekor vazifesi yapan bir muhalefet!

Neden? Çünkü iktidarda kalabilmek için; daha yapacak çok işleri var! Ortalığın toz duman olmasının sebebi bu!

Şunu unutmayalım; siyasette hiçbir büyük gürültü, sebepsiz yere çıkmaz! Burada sorulması gereken asıl soru; gündemi neyin belirlediği değil, hangi konuların gündemden düşürüldüğüdür. Bütün bunlar art arda yaşanırken ABD ve AB' çıt çıkmıyor!

Normal zamanlarda Türkiye'deki en ufak mesele hakkında görüş bildirenler, en küçük tartışmada açıklama yapanlar, bugün 3 maymunu oynuyor.

Geçmiş tecrübeler gösteriyor ki; bazen gündemin en sıcak başlığı, asıl gündemi perdeleyen en kullanışlı araçtır.

Meşhur Tom Barrack'ın yetkileri genişletiliyor, BOP'a son şeklini verme görevi veriliyor, Türkiye'ye parmak sallayarak küstah açıklamalar yapıyor, iktidardan çıt yok!

Bartholomeos; Atina'da Ruhban Okulu'nun açılacağını ilan ediyor, kendisini Yeni Roma Başpiskoposu olarak tanımlıyor, iktidardan çıt yok!

YSK, mutlak butlan itirazına "ret" kararının gerekçesini açıkladı
YSK, mutlak butlan itirazına "ret" kararının gerekçesini açıkladı
İçeriği Görüntüle

Netanyahu; tam 3076 kez ateşkesi ihlal ediyor, Gazze'nin yüzde yetmişini işgal edeceğini söylüyor. İktidardan çıt yok. İsrail; Lübnan'da her gün yeni bir katliama imza atıyor; iktidardan çıt yok.

Trump; Abraham Antlaşmalarına imza atması şart olan ülkeleri sıralıyor, listenin başında Türkiye var; iktidardan çıt yok. Siyonistler; bayram günü ilk kıblemiz Mescid-i Aksa'ya giriyor, bayrak açıp İsrail'in milli marşını okuyor, kutsallarımıza hakaret ediyor; iktidardan çıt yok.”

“YENİ ANAYASA’YI BU KADAR ACİL KILAN NE?”

Eylül 2025'te Barrack'ın yapmış olduğu açıklamalarda, muhalefetin sürekli tartışmaların merkezine çekilmesi de, Türkiye'nin önüne olağanüstü bir hızla getirileceği anlaşılan yeni anayasa sürecinden bağımsız okunamaz! Türkiye adım adım yeni bir siyasi zemine hazırlanırken, toplumun dikkati; siyasi operasyon iddiaları, yargı süreçleri ve peş peşe gelen kriz başlıkları ile başka alanlara yönlendiriliyor.

Peki, Yeni Anayasa'yı bu kadar acil kılan ne? Öncelikle şunu ifade edeyim: Biz yeni anayasa karşı değiliz. Ancak Anayasa sıradan bir metin değildir. Anayasa bir milletin geleceğini belirleyen ana iradedir. Millet adına yazılacak hiçbir gelecek metni; bu siyasi fırtınaların arasında, bu toz bulutlarının içinde, cevapsız soruların gölgesinde hazırlanamaz.

Mesele keşke sadece iç siyaset meselesi olsa! Dünyanın bu yeni döneminde artık hiçbir siyasi dönüşüm, sadece bir ülkenin iç meselesi olarak okunmuyor. Bugün yaşanan tartışmalar; sadece bir parti meselesi, sadece bir anayasa meselesi veya sadece bir iktidar-muhalefet çekişmesi değildir. Mesele dünyanın yeniden şekillendiği, güç merkezlerinin yeni dengeler kurduğu, sınırların ve nüfuz alanlarının yeniden tartışıldığı bir dönemde; Türkiye'nin hangi siyasi, hukuki ve jeopolitik hatta konumlandırılacağıdır.

Yani mesele, Türkiye'nin hangi istikamete yöneleceğidir. Hangi medeniyet tasavvuruyla geleceğe yürüyeceğidir. Eylem planlarının kimler tarafından, hangi amaçlarla hazırlandığıdır. Çünkü bugün devletlerin kaderi, artık yalnızca sandıklarla, seçimlerle veya anayasa metinleriyle belirlenmiyor.

Yazılan her siyasi metnin, çizilen her yeni yol haritasının, kurulan her yeni denklemin arkasında daha büyük bir güç mücadelesi var. Bu nedenle Türkiye'nin geleceğine dair tartışmaları sadece iç siyasetin dar penceresinden okumak, büyük resmi kaçırmak anlamına gelir. Değerli kardeşlerim, bugünün dünyasında; yaşanan mücadeleler daha açık bir şekilde söylemek gerekirse haritaların, aidiyetlerin ve gelecek tasavvurlarının mücadelesidir.

Kimileri geleceği güç ve çıkar ekseninde kurgularken, kimileri tarihi ve coğrafyayı kendi yayılmacı hedeflerinin aracı hâline getirirken; bizim de bu coğrafyaya, bu ümmete ve bu medeniyete hangi gözle baktığımızı açıkça ortaya koymamız gerekir.

Bugün İslam dünyası, vadedilmiş topraklar safsatasının kıskaçları arasında adım adım parçalanırken, coğrafyamız Siyonist emellere eşlik eden askeri operasyonlarla yeniden şekillendirilmeye çalışılırken, durumu kınamalarla, yumuşak güçle, diploması ile geçiştirmek: iç siyaseti sütre yaparak Türkiye'yi bu yeni konjonktüre uyumlu hale getirmekten başka bir şey değildir!

Hiç kimse olmasa da Millî Görüş, Saadet Partimiz buna sonuna kadar direnecek sonuna kadar bu zihniyetle mücadele edecektir! İşte buradan bir kez daha söylüyorum! İsrail vaat edilmiş topraklar şeriatıyla geliyorsa biz de çevresi mübarek kılınan vaat edilmiş Mescid-i Aksa haritası ile geliyoruz.

“İSRAİL’İ DURDURACAK TEK ŞEY GÜÇTÜR”

“Katil İsrail; Sur, Sayda hatta Beyrut'un kalbindeki sivil yerleşim alanlarını hedef almaya devam ediyor. Güya anlaşma yapılmıştı: Hizbullah İsrail'e saldırmayacak, İsrail de Beyrut'u vurmayacaktı.

Fakat daha mürekkep kurumadan, Netanyahu çıktı: ‘Operasyonlarımızı derinleştiriyoruz.’ dedi. Katil Netanyahu açık açık tehdit ediyor: ‘Kuzey'de barış yoksa, Beyrut'ta da barış olmaz’ diyor. Yani ne diyor? ‘Ben sınır tanımam’ diyor. ‘Ben hukuk tanımam’ diyor.

Lübnan tam üç aydır yanıyor. Mart başından bu yana binlerce insan hayatını kaybetti. On binlerce insan yaralandı. Bir milyondan fazla insan evini terk etmek zorunda kaldı.

Bu rakamlar Lübnan'ın nüfusuna oranlandığında, yıkımın büyüklüğü daha iyi anlaşılacaktır. Şimdi en büyük soru şu: Bu "yarım ateşkes" nereye varacak? İsrail'in olduğu yerde iyi niyetle, iyimserlikle, saf temennilerle siyaset yapılmaz.

Çünkü İsrail'in sicili bellidir. İsrail'i; Gazze'den, Batı Şeria’dan, Lübnan kovmanın tek yolu ‘GÜÇTÜR’.

Şu gerçeği bir kez daha hatırlatmak isterim: Hatay'ın Reyhanlı ilçesi ile Beyrut arası 371 kilometredir. Reyhanlı ile Ankara arası ise 697 kilometredir. Ankara ile Beyrut arası 1000 kilometredir.

Ankara ile Van arası ise 1200 kilometredir. Yani bize "uzak" diye anlatılan coğrafya, aslında bizim kalbimizin, tarihimizin, sorumluluğumuzun tam merkezindedir. Tüm bunlara rağmen, iktidar bu konuda da hala sessizliğini ve eylemsizliğini sürdürüyor.”

“NATO ZİRVESİ TÜRKİYE İÇİN BİR İMTİHANDIR”

“Konu iç politika olunca; mangalda kül bırakmayan, en sert sözleri söyleyen bir iktidarla karşılaşıyoruz.

İçeride aslan kesilenler, ne hikmetse dış politikada süt dökmüş kediye dönüyor. Oysa dış politika; susarak değil, ses yükselterek, mazlumun hakkını koruyarak, şahsiyetli bir duruş ortaya konularak yürütülür.

Bakınız, önünüzde çok büyük önem atfettiğiniz, uğruna tatiller ilan edip, yol ve havalimanı yaptığınız NATO Zirvesi var.

Bu zirve, Türkiye için bir imtihandır. Hepimizin malumu; bugün İsrail, NATO üyesi değildir. Üye yapılmamıştır ama ortak yapılmıştır. Masa verilmemiştir ama kapı açılmıştır.

Ve yıllar içinde adım adım İsrail, NATO'nun güvenlik mimarisine yerleştirilmiştir. İşte bizim itirazımız tam da bunadır.

Bir tarafta bombalanan Gazze, İran, Lübnan, Yemen, Suriye; yani ortak geçmişimiz, ortak inancımız, ortak coğrafyamız var. Bir tarafta müttefikimiz NATO bildirileri var.

Bir tarafta yıkılmış hastaneler var. Bir tarafta güvenlik ve iş birliği cümleleri var.

Bir tarafta kefene sarılmış bebekler var. Bir tarafta "bölgesel istikrar" ifadeleri var. Buradan soruyoruz: Hangi güvenlik? Kimin güvenliği? Kimin istikrarı? Kimin sınırı? Kimin hayatı?

Eğer NATO, dünyaya güvenlikten bahsedecekse önce bu sorulara cevap vermelidir. Dış politikada sessizliği, eylemsizliği yol tutmuş iktidara sesleniyorum: Ankara Zirvesi sıradan bir zirve olmamalıdır.

Ankara Zirvesi, İsrail açısından sonun başlangıcı olmalıdır. İsrail dışlanmalıdır. Türkiye, NATO içinde İsrail'e tanınan bütün imtiyazların reddedilmesini sağlamalıdır.

Türkiye, NATO'nun İsrail'le askeri eğitim, istihbarat paylaşımı, savunma teknolojisi, siber güvenlik ve operasyonel iş birliği alanlarında yürütülen bütün süreçlere itiraz etmelidir.

Her kriz, yalnızca kurumları değil, insanları da test eder. Siyasi krizler, hukuki tartışmalar, toplumsal gerilimler, kutuplaşma dönemleri; insanların karakterlerinin, ilkelerinin ve vicdanlarının ortaya çıktığı zamanlardır.

Çünkü normal zamanlarda, herkes doğrulardan söz edebilir. Esas mesele, fırtına çıktığında nerede durduğundur.

Esas mesele, hakikatin, adaletin ve hakkaniyetin yanında durabilmektir. Tarih boyunca en büyük yanlışlar insanların ilkelere değil, kişilere taraf olmasından doğmuştur.”

“BİZİM ROTAMIZ BELLİ, TARAFIMIZ NET”

“Şimdi bize soruyorlar: "Ne yapacaksınız?" Bizim rotamız belli, tarafımız net. Biz zulüm ve haksızlıklar karşısında haktan ve adaletten yanayız. Keyfiliğe ve kayırmacılığa karşı ehliyet ve liyakattan yanayız. Kamu malıyla şatafat sürülmesinden, yolsuzlukların üzerinin örtülmesinden değil yetimin hakkının gözetilmesinden yanayız.

Adalet arayışında olan, geçim sıkıntısı çeken, gelecek kaygısı taşıyan insanların birlikte yol yürümesinden yanayız. Saadet Partisi, sadece bir siyasi parti olmanın ötesinde, bu coğrafyanın aklı, vicdanı ve çimentosu olan bir anlayıştadır.

İçinde bulunduğumuz koşullardan rahatsız olan, gidişata itiraz eden, bu bozuk düzeni değiştirmek isteyen herkese teklifimizi söylüyorum, tüm farklılıklarımıza rağmen; gelir dağılımında, vergilendirmede, ücretlendirmede adalet için, yargı mekanizmasının siyasetin aparatı olarak kullanılmasına müsaade etmemek için, çocuklarımızın hayallerini, gençlerimizin ve kadınlarımızın umutlarını büyütmek için, bu ülkeyi toplumun her kesimi açısından yaşanabilir kılmak için, mücadele eden herkese teklifimiz birlikte yol yürümektir.

Milletimizin bizden beklentisi haksızlıklara ve hukuksuzluklara karşı, kimseyi dışarıda bırakmadan, hep birlikte bu coğrafyanın ihtiyacı olan en büyük ittifakı kurmak ve en etkin şekilde çalışmamızdır.

Saadet Partisi, bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da dünyada ve bölgemizde yaşanan gelişmelerin farkında olarak ve tarihi sorumluluğumuzun bir gereği olarak toplumun farklı kesimlerini barıştırmak, kucaklaştırmak ve birleştirmek için gayret edecektir. Biz parti olarak hiçbir zaman gündem akışına göre tavır belirlemedik.”

“TÜRKİYE’Yİ UMUTSUZLUĞU TERK ETMEYECEĞİZ”

“O yüzden bir kez daha ilan ediyoruz: Türkiye'yi oluşturulmak istenen umutsuzluğa terk etmeyeceğiz! İçiniz müsterih olsun!

Kimse umudunu kaybetmesin!

Kimse kötülüğü kalıcı, adaletsizliği kader, yoksulluğu mecburiyet sanmasın. Bu ülke alternatifsiz değildir!

Biz; bu ülkenin hangi derdi varsa, hangi yarası kanıyorsa, hangi meselesi çözüm bekliyorsa hepsi için çalışıyoruz.

Yanlışları saymak için değil, doğruyu inşa etmek için çalışıyoruz. Bugünün krizlerini konuşmak için değil, yarının güçlü, adil ve müreffeh Türkiye'sini kurmak için çalışıyoruz. Allah'ın izniyle başaracağız.

Milletimizle birlikte başaracağız. Türkiye için başaracağız.”