Hayatı

Tabiîn âlimlerinden biri olarak kabul edilen Ca‘d b. Dirhem’in Horasan veya Harranlı olduğu ifade edilmektedir. Ca‘d, Emevî valisi Muhammed b. Mervan’ın himayesine girmiş; valinin oğlu ve gelecekte halife olacak II. Mervân’ın öğretmenliğini yapmıştır. Kaynaklarda Kur’ân’ın yaratılmış olduğu fikrini ilk ortaya atan kişinin Ca‘d olduğu zikredilir. Ca‘d, 124/742 yılında Emevî halifesi Hişam b. Abdülmelik’in emriyle Kûfe emiri Abdullah el-Kasrî tarafından öldürülmüştür.

Öğretisi

Kelâmın başlangıç döneminde Tanrı ile O’nun dışındaki şeyler arasında bir tür benzerlik bulunduğu düşüncesini savunan bazı teşbih taraftarları bulunmaktaydı. Bu düşünceye bir tepki olarak, tenzîh fikri geliştirilmeye başladı. Bu fikri geliştiren kelâmcıların başında ise Ca‘d b. Dirhem (ö. 124/742 [?]) geliyordu. Ca‘d hakkında bilgi veren kaynakların büyük çoğunluğu, onun Allah’ın “mütekellim” olmadığını ve Kur’ân’ın da yaratılmış olduğunu söyleyen ilk kelâmcı oluşuna vurgu yaparlar. Üstelik Ca‘d’ın Allah’ın Hz. Mûsâ ile konuşmadığı ve ayrıca Hz. İbrahim’i de dost (halîl) edinmediği şeklinde ifadelerde bulunduğu da nakledilmektedir.

Kur’ân’ın “Tanrı’nın her şeyin yaratıcısı olduğu” ve aynı zamanda “O’nun eşi ve benzerinin bulunmadığı” şeklindeki beyanlarının sonucu olarak Tanrı ile âlem arasında bulunması gereken mutlak ayrılık/başkalık fikri, Ca‘d b. Dirhem’i tenzih düşüncesine, yani insana veya varlıklara ait herhangi bir niteliğin Tanrı’ya atfedilemeyeceği düşüncesine götürmüştür. Bu sebeple Ca‘d, insanî bir nitelik olan konuşmayı (kelâm) Tanrı’dan nefyederek O’nun mütekellim olamayacağını, bu yüzden O’nun Hz. Mûsâ ile konuşmadığını; aynı şekilde insana özgü bir nitelik olan dost edinmenin de Tanrı için söz konusu olamayacağını, bu sebeple de O’nun Hz. İbrahim’i dost edinmediğini söylemiş olabilir.

Bu sözlerin, Ca‘d’ın düşüncesinin hareket noktasını değil, sonuçlarını oluşturduğunu düşünebiliriz. Çünkü Tanrı’nın, kendisi dışındaki varlıklardan büsbütün farklı oluşu fikri, O’nun insânî niteliklerle hiçbir şekilde nitelenmemesi gerektiğini düşünmesine yol açmıştır. Şu halde Ca‘d, Kur’ân’ın Tanrı’nın Mûsâ ile konuştuğu veya İbrahim’i dost edindiği şeklindeki sözlerini, lafzî/literal anlamıyla kabul etmenin doğru olmayacağını; aksine bunları mecâzî ifadeler olarak değerlendirilmesi gerektiğini düşünmektedir.

Kuşkusuz bu yaklaşım şekli, kelâmın başlangıç döneminde sözgelimi Vehb b. Münebbih tarafından dile getirilen “Allah, Kitâb’ında bize el (yed), göz (ayn), nefs ve işitmeye sahip olduğunu haber vermeseydi, biz de elbette bunları söylemezdik” sözüyle ifade edilen lafızcılığa karşı bir tepkiydi.

Tanrı’nın yaratılan şeylerden büsbütün farklı oluşu ilkesi, naslarda O’na nispet edilen “el”, “yüz”, “göz” vb. niteliklerin teşbih ve tecsimi ifade eden zahirî anlamlarından farklı bir şekilde yorumlanması gerektiği düşüncesini doğurdu. Bu da nasların aklın ışığında yorumlanmasını gündeme getirdi. Bu anlamda kelâmî tevil düşüncesinin Ca‘d ile birlikte başladığını söyleyebiliriz. Bununla beraber tenzihe yapılan vurgunun ilâhî sıfatların gerçekliğinin büyük ölçüde yadsınmasına da yol açtığını ifade etmek gerekmektedir.

Ca‘d’ın görüşleri, daha sonraları Cehm b. Safvân, Vasıl b. Ata ve Amr b. Ubeyd gibi kelâmcılar üzerinde etkili olarak genel olarak kelâmın özel olarak da Mu‘tezile kelâmının teşekkül sürecini hızlandırmıştır.

Kaynak: İslam Düşünce Atlası
Dijital Yapım: MÜSİDER ve TV5 Televizyonu