Bazen sohbet ettiğimiz kişiler “Elhamdülillah, ailece bugüne kadar hiç sola oy vermedik, hep sağ partilere oy verdik” diyorlar.

Sağdaki partilere oy verildi de ne fark etti, ne değişti?  “Düzen aynı düzen; sadece uygulayan el ve uygulama şekli değişti. Sonuçta biz Müslümanlar ve toplum olarak duyarsızlaştık, dünyevileştik, değiştik ve değiştirildik.

Hatırlanacağı üzere, 1950’lerden bugüne sol partiler, hiçbir dönemde tek başına iktidar olamamış. 70 yıldır, hep ‘sağ’ ve ‘muhafazakâr’ diye tanımlanan Demokrat Parti, Adalet Partisi, ANAP ve AK Parti iktidar olmuş. Son 18 yılda da AK Parti tek başına ve güçlü bir şekilde iktidarda.

1950 öncesi, o zamanki CHP kadroları, medrese, tekke, zaviye ve bazı camileri kapatmış, ezanı Türkçe okutmuş, İslâmî adet, giyim ve kuşamı baskı altına almış, millete ciddi sıkıntılar yaşatmıştı. İnançlarımızla çelişip çelişmediğine bakılmaksızın, hayatı düzenleyen tüm kanunlar,

1926 Medeni Kanunu İsviçre,1926 Borçlar Kanunu İsviçe,

1926 Ceza Kanunu İtalya,

1926 Ticaret Kanunu Almanya,

1929 Ceza Mahkemeleri Kanunu Almanya,

1929 Deniz Ticaret Kanunu Almanya,

1929 İdare Kanunu Fransa,

1932 İcra ve İflas Kanunu İsviçre’den ithal edildi.

Bu “sağ ve muhafazakâr” denilen partiler neyi değiştirdi? Bu dönemlerde ezan tekrar Arapça okundu, baskılar nispeten kalkmaya başladı; ancak devrim ve batılılaşmayla ilgili diğer uyum yasaları, artan bir hızla bu dönemlerde de uygulanmaya hep devam etti.

Hatta Batılılaşma, AK Partili yıllarda daha da büyük bir hız kazandı. Öyle ki, Avrupa Bakanlığı kuruldu; Dışişleri Bakanı, “Son 20 yılda Avrupa Müktesebatı ve Avrupa Birliği (AB) Konseyi standartları ile uyumlu 2 binden fazla yasa çıkardıklarını” söyledi.  

Sağ ve Muhafazakâr Partilerin eliyle Müslümanlar, daha kolay ve sorunsuz bir şekilde sisteme entegre edildi. Haramlara karşı Müslümanların direnci kırıldı, tepkileri yavaş yavaş azaldı, hatta kendileri işlemeye başladı. Haramlar sıradanlaştı. Dolaysıyla, “İnandığın gibi yaşamazsan yaşadığın gibi inanmaya başlarsın” sözünün gerçekleştiği bir toplum meydana geldi.

Sağ ve Muhafazakâr parti liderleri, seçim meydanlarında Allah’tan Peygamber’den Kur’ân’dan ve İslâm’dan bahsederek oy istediler; ancak seçim sonrası iktidara geldiklerinde Allah’ın hükümlerinin uygulanması için bir çaba içinde olmadılar; sadece haramların şekli ile ilgilendiler.

Örneğin, “Millî Piyango ‘kumardır’, kaldıralım’ demediler, topları çeken bayanların etek boylarını uzattılar. ‘Faizi kaldıralım’ demediler, faizin oranlarını düşürüp vadeleri uzattılar. Rüşveti hediye, yolsuzlukları ihale kılıfıyla yaygınlaştırdılar. Kısacası Allahın hükmü, yalnız camide, cenaze yıkamada, oruçta, zekâtta geçti.

Son dönemden bir örnek verecek olursak, seçim meydanlarında Kur’ân-ı Kerim’i havaya kaldıranlar, seçim sonrası iktidara geldiklerinde  “faiz alan ve veren Allah ve Resulüne savaş açmıştır” (Bakara, 278-279) ayetine binaen, hesap uzmanlarından bir komisyon kurarak faizsiz bir ekonomi ve faizsiz bankacılık nasıl olmalı diye alternatif aramamış, aksine hazırladıkları tüm ekonomik paketlerde milleti bankalardan faizli krediler kullanmaya teşvik etmişlerdir. Üstelik bir müjde ve büyük bir fırsat sunulmuş gibi, balandıra balandıra “maşallah”la, “Allah bereketini versin” “hayırlı olsun” dilekleriyle vatandaşa sunmuşlardır.

Kapitalizmin sömürü aracı olan faizi, bir serumun damlaları gibi, planlı ve programlı bir şekilde, “düşük faiz” sloganıyla, toplumun her kesimine yayma gayretinin içinde oldular.

Özetle Müslümanlar, sağ ve muhafazakâr kişilerin eliyle, başta faiz olmak üzere, İslâm’ın tedricen kaldırdığı tüm haramlara,  tedricen alıştırılmışlardır. Müslümanlara, sol partilerin eliyle ölümü gösterip, sağ ve muhafazakâr partilerin eliyle sıtmaya razı edilmişlerdir.

Diğer üzücü bir taraf da, adaletsizliklere, hukuksuzluklara, haksızlıklara ve her türlü gayri İslâmî ve gayri insanî icraatlara karşı itiraz edecek yeni Ebu Hanifelerin ve Ahmet B. Hanbellerin çıkmaması. Medrese ve camilerin açık olmasını, müderris ve alimlerin çoğunluğu tarafında yeterli görüldü. “Elhamdülillah medreselerimiz açık” diyen ve saray sofralarında yer bulan veya sultanın iltifatına mazhar olan alimler, müderrisler ve kanaat önderlerimiz, iktidarın tüm haramlarla ilgili icraatlarına karşı dilleri ve gözleri bağlanmış toplumun, “haramları” işlemesine göz yummuşlarıdır.

Bize düşen, İslâm’ı, Kur’ân ve sünnetten öğrenmek, İslâm’ı bir bütün olarak kabul etmek, İslâm’ın bir kısmının, tümü olmadığını, İslam’ın konuşulan değil yapılan ve yaşanan bir din olduğunu, kişinin konuşmasına değil, icraatlarına bakılması gerektiğini, bir Müslüman olarak, artık anlamamız gerekir.

Vesselâm.