Son günlerde, AKP Genel Başkan Yardımcısı ve eski Bakan Fatma Betül Sayan Kaya’nın isminin de kamuoyundaki tartışmalarda geçtiği, yaklaşık 940 milyar TL büyüklüğündeki fon iddialarıyla gündeme gelen olayla yatıyor, fon tartışmalarıyla kalkıyoruz.
Yaklaşık 560 bin vatandaşın mağdur olduğu öne sürülen bu büyük olay, kamuoyunda ciddi soru işaretlerine neden oluyor.
Küçük balık belli; peki diğer balıklar ve büyük balık kim?
AKP’li yetkililer, “Yanlış yapan kim olursa olsun hesap sorulacak” diyor.
Eğer bu söz yalnızca siyasi bir açıklama değil, gerçekten uygulanacak bir ilkeyse; hakkında ciddi iddialar bulunan herkesin, siyasi kimliğine bakılmaksızın araştırılması ve gerektiğinde hesap vermesi gerekir.
Çünkü kamuoyunda uzun süredir rüşvet, torpil, adam kayırma, adrese teslim ihale iddiaları, işe alımlarda usulsüzlükler, ruhsat ve proje süreçlerinde yaşanan tartışmalar ve kamu alımlarındaki yüksek fiyatlar gibi pek çok konu gündeme geliyor.
Mesele yalnızca tek bir olay veya tek bir kişi değildir.
Son 24 yılda yaşadıklarımız bize önemli bir gerçeği gösteriyor: Uzun süre iktidarda kalan siyasi yapılarda ve partili Cumhurbaşkanlığı sisteminde, siyasi güç ile devlet mekanizmaları arasındaki sınırların nasıl algılandığı büyük önem taşıyor.
Güç uzun süre denetlenmezse siyasette yozlaşma, güç zehirlenmesi ve “Nasıl olsa bana bir şey olmaz” anlayışı ortaya çıkabilir.
Bir ülkede yolsuzluk, rüşvet, torpil veya kamu gücünün kişisel ya da siyasi çıkarlar için kullanıldığına ilişkin iddialar ortaya çıktığında mesele yalnızca o olay değildir.
Asıl mesele, devlet gücünü kullanan kişilerin yaptıklarının hesabını vermeyeceklerine dair bir kanaatin oluşmasıdır.
Çünkü suç iddiası kadar tehlikeli olan bir başka durum da cezasızlık algısıdır.
Cezasızlık algısı, yalnızca geçmişteki bir fiilin karşılıksız kalması anlamına gelmez; gelecekte benzer davranışların ortaya çıkması için de caydırıcılığı zayıflatabilir.
Kamu gücünü elinde bulunduran bir kişi;
“Siyasi gücüm beni korur, hakkımda soruşturma açılmaz; açılsa bile sonuçlanmaz” diye düşünmeye başlarsa, hukuk devletinin en önemli mekanizmalarından biri olan “ceza ve hesap verebilirlik” zedelenir.
Ruhsar Pekcan ve Benzeri Olaylar Bize Ne Söylüyor?
Eski Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan döneminde, kendisi ve eşiyle bağlantılı şirkete ilişkin Ticaret Bakanlığına dezenfektan alımı kamuoyunda ciddi tartışmalara neden olmuştu. Pekcan, 21 Nisan 2021’de görevden alındı.
Bu olayın ardından TBMM’de verilen araştırma önergesinin AKP ve MHP oylarıyla reddedilmesi de siyasi tartışmalara konu oldu.
Burada üzerinde durulması gereken nokta yalnızca bir kamu görevlisinin görevden alınıp alınmaması değildir.
Asıl mesele:
Kamu gücünü kullanan kişiler hakkında ciddi iddialar ortaya çıktığında, bu iddialar bütün yönleriyle, bağımsız, tarafsız ve şeffaf biçimde araştırılıyor mu?
Çünkü siyasi etik açısından temel ilke şudur:
“Bir kamu görevlisi hakkında ciddi bir iddia varsa, o kişinin siyasi kimliğine bakılmaksızın araştırma ve denetim mekanizmaları işletilmelidir.” Bir iddia doğruysa gerekli hukuki süreç yürütülmeli; doğru değilse de kişi kamuoyu önünde haksız yere suçlanmaktan korunmalıdır. Hukuk devletinin gereği budur.
Geçmişte kamu kaynaklarının kötüye kullanıldığı yönündeki iddialar karşısında etkili, bağımsız ve sonuç alıcı denetim mekanizmaları eğer işletilseydi, kamuoyunda oluşan “nasıl olsa hesap sorulmuyor” algısının önüne geçilebilirdi.
Çünkü denetim ve hukuki yaptırımın etkinliği, yolsuzluk ve kamu gücünün kötüye kullanılmasıyla mücadelede caydırıcılığın temel unsurlarındandır.
MESELE YALNIZCA SUÇU TESPİT ETMEK DEĞİL
Yolsuzlukla mücadele yalnızca bir kişiyi tespit etmekten veya cezalandırmaktan ibaret değildir. Asıl mesele; yolsuzluk, haksız kazanç, torpil ve kamu gücünün kötüye kullanılmasına zemin hazırlayan şartları ortadan kaldırmaktır. Yani sadece sivrisinekle mücadele etmek değil, bataklığın oluşmasına neden olan şartları da ortadan kaldırmak gerekir.
Bir ülkede yolsuzluk, rüşvet, görevi kötüye kullanma, torpil veya kamu gücünün kötüye kullanıldığı yönünde bir iddia ortaya çıktığında yapılması gereken bellidir:
İddia araştırılmalı, delil varsa soruşturulmalı, suç sabit görülürse hukuk çerçevesinde gerekli yaptırım uygulanmalı, haksız kazanç varsa hukuka uygun şekilde geri alınmalı, kamu zararı varsa tazmin edilmeli ve bütün bunlar kişinin siyasi kimliğine bakılmaksızın yapılmalıdır.
KİM YAPARSA YAPSIN AYNI HUKUK UYGULANMALIDIR
Hukuk devletinin asıl sınavı, yalnızca güçsüz karşısında değil, güçlü karşısında da hukukun nasıl uygulandığıdır.
Devletin kurumları, iktidar mensupları da dâhil olmak üzere güçlü kişiler hakkında bağımsız ve tarafsız biçimde çalışabiliyorsa, hukuk devleti ilkesi güçlenir.
Ancak hukukun uygulanması siyasi kimliğe veya sahip olunan güce göre değişiyorsa, toplumun adalete olan güveni zedelenir.
Bu nedenle temel ilke basittir:
“Kim yaparsa yapsın, aynı hukuk uygulanmalıdır.”
CEZASIZLIK SADECE KİŞİYİ DEĞİL, SİSTEMİ DE BOZAR
Şöyle bir süreç düşünün:
Önce: “Bizim arkadaşımız.”
Sonra: “Partimize zarar gelmesin.”
Ardından: “Şimdi bunun zamanı değil.”
Sonra soruşturma gecikir, denetim etkisizleşir, ihale süreçleri tartışmalı hâle gelir, torpil iddiaları sıradanlaşır, ehliyet ve liyakat geri planda kalır.
Ve sonunda toplumun bir bölümü bütün bunlara alışır. İşte en tehlikeli aşama budur.
Çünkü bir toplumda yanlış olan şeylerin sürekli tekrar edilmesi kadar tehlikeli olan, bunların normal kabul edilmeye başlanmasıdır.
“Her yerde oluyor.”
“Ne de olsa bizdendir.”
“Diğerleri de yapıyordu.”
“Kim gelirse aynısını yapar.” gibi anlayışların yaygınlaşması, toplumun hesap sorma iradesini zayıflatır.
Oysa “Haram, parti rozetine göre helale dönüşmez.” Yanlış kim tarafından yapılırsa yapılsın yanlıştır.
TOPLUMUN DA SORUMLULUĞU VAR
Bütün bunların yanında önemli bir unsur daha var:
Toplumun tavrı.
Demokrasilerde vatandaşın görevi yalnızca sandıkta oy kullanmak değildir. Kamu gücünü kullananları takip etmek, hesap verebilirlik talep etmek, hukuka ve adalete aykırı uygulamalara karşı çıkmak da demokratik sorumluluğun bir parçasıdır.
Ancak burada ölçümüz kişi veya parti değil, ilke olmalıdır.
Bir siyasi partiye yakın olduğu için yanlışları görmezden gelmek ne kadar yanlışsa, siyasi rakibin yaptığı doğru bir uygulamayı sırf rakip olduğu için reddetmek de aynı şekilde yanlıştır.
Asıl ihtiyaç duyduğumuz şey, kişilere göre değişmeyen bir adalet anlayışıdır.
DEVLET MİLLETİNDİR, PARTİLER DEVLET DEĞİLDİR
Uzun süre iktidarda kalan siyasi partiler açısından en önemli tehlikelerden biri, parti ile devlet arasındaki sınırların zayıflamasıdır. Oysa devlet, hükümet ve siyasi partiler birbirinden farklı yapılardır.
Devlet kurumları, hangi siyasi parti iktidarda olursa olsun, yalnızca o partinin değil, bütün milletin ortak kurumlarıdır. Bu nedenle bugün “AKP’nin devletleştiği” yönünde eleştirilerde bulunanların temel itirazı da burada düğümlenmektedir.
Devlet ile parti arasındaki sınırlar zayıfladığında; liyakat yerine sadakat, hesap verebilirlik yerine korumacılık, denetim yerine itaate dayalı bir anlayışın güçlenmesi riski ortaya çıkar.
Ve sonunda: “Nasıl olsa bize bir şey olmaz.” düşüncesi yerleşebilir. İşte asıl tehlike budur.
UNUTMAYALIM Kİ: CEZASIZLIK TEŞVİKTİR
Bugün Türkiye’nin yalnızca yeni kanunlara veya daha ağır cezalara değil, aynı zamanda daha güçlü bir siyasi ve kamu etiği anlayışına ihtiyacı vardır.
“Bizimkiler yaparsa görmezden geliriz” anlayışının yerine: “Kim yaparsa yapsın, hukuk önünde hesabı sorulmalıdır.”
“İktidardaysan dokunulmazsın” anlayışının yerine: “İktidar da hukuk karşısında hesap verebilir olmalıdır.”
“Kimse bizden hesap soramaz” anlayışının yerine: “Bugün Yargı, yarın sandıkta millet Ahirette Allah hesap sorar.”
“Devlet benim” anlayışının yerine: “Devlet milletindir; kamu makamları emanettir.”
“Parti devlettir” anlayışının yerine: “Partiler devleti yönetmek için seçim kazanır; devletin sahibi olmak için değil.” anlayışını koymalıyız.
Ve unutmayalım:
CEZASIZLIK, TEŞVİKTİR.
Çünkü yaptırım yalnızca geçmişte yapılan bir fiilin karşılığı değildir. Etkili ve adil bir yaptırım sistemi, gelecekte yapılabilecek yanlışlar için de caydırıcılık oluşturur.
Bir ülkede yolsuzlukla mücadele etmek istiyorsak yalnızca olayın failini aramakla yetinmemeliyiz; yanlışların ortaya çıkmasına fırsat veren sistemi de düzeltmeliyiz.
Siyasetçinin gücünü sınırlandırmalı; siyaseti zenginleşme aracı değil, millete hizmet alanı olarak görmeliyiz.
Başta yargı olmak üzere kamu kurumlarının bağımsızlığını ve tarafsızlığını güçlendirmeli; yasama, yürütme ve yargı bağımsızlığı ve aralarındaki denge ve denetim mekanizmalarını etkinleştirmeliyiz.
İhaleleri şeffaflaştırmalı, liyakati esas almalı, usulsüzlükleri bildirenleri hukuk çerçevesinde korumalı, haksız kazancın ve kamu zararının üzerine kararlılıkla gitmeliyiz.
Ve en önemlisi, toplumun tamamına şu mesajı vermeliyiz:
“Hiç kimse hukuktan daha güçlü değildir.”
Vesselam.