Feyzullah Aydoğan "İktisat ve Ekonomi" başlıklı bir yazı kaleme aldı.
İktisat ile ekonomiyi aynı kavram olarak görmüyorum.
Akademik literatürde çoğu zaman birbirinin yerine kullanılan bu iki kavram, genel olarak kaynakların kullanımı, üretim, tüketim, bölüşüm ve bunlar arasındaki ilişkileri inceleyen aynı alanın farklı ifadeleri olarak kabul ediliyor.
Benim itirazım tam da burada başlıyor.
Çünkü bana göre mesele yalnızca kelimelerin sözlüklerdeki ya da literatürdeki karşılığı değildir. Asıl mesele, kavramların bize ne anlattığıdır.
Ben iktisadı her şeyden önce bir denge meselesi olarak görüyorum.
Gelir ile gider arasındaki denge…
Arz ile talep arasındaki denge…
Üretim ile tüketim arasındaki denge…
İthalat ile ihracat arasındaki denge…
Emek ile sermaye arasındaki denge…
Para ile mal ve hizmet arasındaki denge…
Bütün bu ilişkilerde ölçüyü, dengeyi ve sürdürülebilirliği kurabildiğimiz ölçüde iktisattan söz edebiliriz.
Büyümek mi, gelişmek mi?
Bugünün ekonomi anlayışında ise çoğu zaman “büyüme” neredeyse başlı başına bir başarı ölçütü olarak kabul ediliyor.
Oysa bir şeyin büyümesi, onun doğru, sağlıklı ve dengeli olduğu anlamına gelir mi?
Elbette gelmez.
Sağlıklı olmak ile büyümek aynı şey değildir.
Bir insanın kilosunun sürekli artması, onun sağlıklı olduğu anlamına gelmez. Aksine, aşırı büyüme bazı durumlarda bir hastalığın göstergesi olabilir.
Ekonomiler için de benzer bir durum söz konusudur.
Bir insan gelirinden fazla harcayarak daha fazla tüketebilir.
Bir şirket borçlanarak yatırımını büyütebilir.
Bir devlet borçlanarak daha fazla harcama yapabilir.
Bir ülke ithalatını artırarak piyasadaki mal çeşitliliğini ve tüketimi yükseltebilir.
Bütün bunlar bir süreliğine bize “büyüme” görüntüsü verebilir.
Fakat asıl soruyu sormamız gerekir:
Büyüyen şey gerçekte nedir?
Üretim mi?
Yoksa borç mu?
İşte iktisat ile ekonomi arasındaki ayrım benim açımdan tam da burada önem kazanıyor.
Borç gelir değildir
Borç, gelir değildir.
Borçlanarak elde edilen kaynak üretim kapasitesini artırıyor, yeni yatırımlara dönüşüyor ve gelecekte gelir yaratıyorsa ekonomik anlamda farklı bir sonuç ortaya çıkar.
Ancak borç yalnızca bugünkü tüketimi finanse ediyorsa, gelecekte elde edilecek gelirlerin bugünden harcandığı bir tabloyla karşı karşıya kalırız.
Bugün tüketilir, yarın ödenir.
Fakat yarının borcunu hangi üretimle ödeyeceğimiz sorusu cevapsız kalıyorsa, ortada büyümeden çok ertelenmiş bir problem vardır.
Burada iki temel mesele karşımıza çıkıyor:
Üretmeden tüketmek ve tüketimi borçlanarak sürdürmek.
Üretmeden tüketmenin elbette bir sınırı vardır.
Çünkü tüketilecek mal ve hizmetin bir yerlerden temin edilmesi gerekir.
Üretim yetersizse dışarıdan satın alınır.
Dışarıdan satın alınan malın karşılığı yoksa borçlanılır.
Borçlanmanın ise bir maliyeti vardır.
Böylece başlangıçta küçük görünen bir dengesizlik, zaman içerisinde daha büyük ve daha yapısal sorunlara dönüşebilir.
Asıl soru: Ne kadar üretiyoruz?
Bütün mesele dönüp dolaşıp aynı soruya geliyor:
Ne kadar üretiyoruz ve ne kadar tüketiyoruz?
Bir toplumun tüketim kapasitesi, uzun vadede üretim kapasitesinden tamamen kopabilir mi?
Koparsa aradaki fark nasıl kapatılacaktır?
Tasarrufla mı?
Vergilerle mi?
Dış kaynakla mı?
Borçla mı?
Para arzını artırarak mı?
Yoksa bunların farklı oranlarda bir araya gelmesiyle mi?
Bu soruların hiçbirinin tek başına bütün resmi açıklamadığını düşünüyorum.
Çünkü iktisat yalnızca para hareketlerinden ibaret değildir.
Ekonominin temelinde üretim vardır.
Emek vardır.
Sermaye vardır.
Kaynak vardır.
Tasarruf vardır.
Tüketim vardır.
Bölüşüm vardır.
Ve bütün bunların birbirleriyle kurduğu ilişki vardır.
Para zenginlik midir?
Burada para ile mal ve hizmet arasındaki ilişki de önem kazanıyor.
Çünkü para tek başına zenginlik değildir.
Para, mal ve hizmet üretimiyle karşılık bulduğu ölçüde ekonomik değer taşır.
Piyasadaki para miktarı ile piyasadaki mal ve hizmet miktarı arasındaki ilişki bozulduğunda bunun sonuçlarını fiyatlar üzerinden görürüz.
Bu nedenle ekonomiyi yalnızca “ne kadar paramız var?” sorusuyla açıklamak mümkün değildir.
Asıl soru şudur:
O paranın karşılığında ne kadar mal ve hizmet üretebiliyoruz?
Bir ülkenin para miktarı artabilir.
Nominal büyüklükleri yükselebilir.
Tüketim artabilir.
Kredi hacmi genişleyebilir.
Borçlanma imkânları çoğalabilir.
Fakat bütün bunlar üretim kapasitesindeki artışla desteklenmiyorsa, ortaya çıkan görüntünün sürdürülebilir olup olmadığını sormak gerekir.
Çünkü rakamların büyümesi ile toplumun refahının kalıcı olarak artması aynı şey değildir.
Tüketebilmek refah mıdır?
Çağımızın en büyük yanılgılarından birinin, tüketebilme gücünü refah zannetmek olduğunu düşünüyorum.
Tüketmek kolaydır.
Asıl mesele, tükettiğini üretebilmektir.
Borç almak mümkündür.
Asıl mesele, aldığın borcu gelecekte hangi üretimle ödeyeceğindir.
Para yaratmak mümkündür.
Asıl mesele, o paranın karşılığında piyasada ne kadar mal ve hizmet üretildiğidir.
Ekonomik göstergeler büyüyebilir.
Ama dengeler bozuluyorsa, bu büyüklük her zaman sağlığı değil, bazen hastalığı da işaret edebilir.
Çünkü sürdürülebilir olmayan bir büyüme, bir süre sonra kendi maliyetini üretmeye başlar.
İktisat dengeyi kurma iradesidir
İşte bu yüzden ben iktisat ile ekonomiyi birbirinden ayırıyorum.
Benim için iktisat, ekonomik ilişkiler arasındaki dengeyi sistemsel hale getiren iradedir.
Ekonomi ise bu ilişkilerin gerçek hayatta karşılaştığı sorunların, tercihlerin ve sonuçların bütünüdür.
Daha da açık söylemek gerekirse:
İktisat, neyin nasıl ve hangi ölçüde yapılması gerektiğine ilişkin denge arayışıdır.
Ekonomi ise bu tercihlerin gerçek hayattaki karşılığıdır.
Bu nedenle iktisadı yalnızca büyüme oranlarıyla, enflasyonla, faizle, dövizle veya milli gelirle sınırlı görmüyorum.
Bunların tamamı önemlidir.
Ancak hiçbiri tek başına yeterli değildir.
Çünkü bütün bu göstergelerin arkasında daha temel bir soru vardır:
Bir toplum, ürettiğiyle tükettiği arasında sürdürülebilir bir denge kurabiliyor mu?
Eğer kurabiliyorsa, büyümenin ötesinde bir gelişmeden söz edebiliriz.
Kuramıyorsa, rakamlar ne kadar büyük görünürse görünsün, sorun ortadan kalkmış olmaz.
Belki de bugün yeniden sormamız gereken soru tam olarak budur:
Ekonomimiz ne kadar büyüyor değil, bu büyümenin arkasında ne kadar üretim, ne kadar tasarruf ve ne kadar gerçek değer var?
Çünkü mesele yalnızca bugünü büyütmek değildir.
Asıl mesele, yarını inşa edebilecek ve ayakta tutabilecek bir iktisadi düzen kurabilmektir.
Benim iktisattan anladığım da tam olarak budur.