Bizim kuşağımızın imajlar dünyasındaki çağrışımları zengin sembollerden biri de mandallardı.
Önceleri sadece ahşap mandallar vardı. Mandalla ilk tanışıklığımız onlarla oldu. Çocuk zihnimizin her şeyi bir tür oyuncak gibi algılayan üretken masalsı dünyasında o ahşap mandallar, bir marangozluk harikasıydı. Kendine has bir şekli olan iki ayrı ahşap parça, üst üste bindiklerinde 3 yuvarlak delik oluşturuyor, deliklerden birine o harika yay yerleştirilmiş oluyor ve o yay, aynı zamanda iki parçayı bir arada tutan bir işlev görüyordu. Bu hâliyle mandal, çocuk dünyamızda, bir ucundan bastırınca diğer ucunda ağzını açan bir yaratıktı. Bu yaratık, o anki ruh hâlimize göre bazen bir ördek, bazen bir timsahtı. Isırmasını istediğimiz şeyleri ısıran ve ısırdığını bırakmayan, hayli işe yarayan bir yaratık… Çocuklar, neredeyse bütün eşyaları kişileştirir, onu yaşayan bir canlı gibi algılar. Bu, bazen bir hayvan gibi algılanır, bazen bir insan gibi… Mandal, hangisiydi? Zihnimi yokluyorum; galiba çoğunlukla bir hayvan gibi algılardık onu; ama sevimli, uysal bir hayvan olarak… Yay mekanizmasının yerleştirildiği yuvarlak boşluk dışında kalan iki yuvarlak boşluk, çamaşırlar toplandıktan sonra çamaşır ipinde asılı olarak kalmalarına imkân sağlıyordu. İki seçenekli iki boşluk… Isırdıkları çamaşırları tutarlarken başka bir kimlik kazanıyor, ipte yan yana öylesine sallanırken başka bir kimlik taşıyorlardı. Belki bir arkadaş grubu gibi, belki küçük askerler gibi…
Biz çocuklar, mandalları, çamaşır saatlerinin dışında hep bir oyuncak olarak kullanırdık. Onlarla çamaşır dışında başka şeyleri sıkıştırır, bazen birbirlerine tutturarak uzun bir tren katarı oluşturur, bazen yatay bazen dikey olarak yan yana dizer, kim bilir hangi çocuksu hayaller üreterek, büyüklerin hiç fark etmedikleri “sessiz” oyunlar oynardık…
Mandala hep olumlu anlamlar yüklerdik. Bunda, bizde hayranlık oluşturan o basit ama harika, adını koyamadığımız “endüstri tasarımcılığı”nın etkisi olduğu kadar, “güzel zamanlar”ın malzemesi olmasının payı yüksekti. Neydi o güzel zamanlar? O güzel zamanlar, çamaşır günleriydi. Çamaşır yıkanan günler, temizlik demekti; içimize tanımsız bir saadet yayan deterjan kokusu demekti; çamaşır ipine asılarak yan yana gelen gömleklerin, pantolonların, bluzların, tişörtlerin, çorapların oluşturduğu rengârenk bir dünya demekti… Renkler, çocukların bilinçaltında şeker demektir. O rengârenk çamaşırlar da, hayatımızı tatlandıran şekerler gibiydiler… Daha sonraki yıllarda, sadece çamaşırlar değil, mandallar da o şekerlere dönüştüler; çünkü renklendiler… Önce, ahşap mandallar renkli olarak üretilmeye başlandı, ardından harika renk tonlarıyla boyanmış plastik mandallar geldiler evlerimize. Daha sonra, o klasik mandal şeklinin dışına çıkan, yay mekanizmaları değişen, meselâ büyük bir metal halkaya dönüşen değişik mandallar üretildi. Böylelikle artık zihnimizde kişileştirdiğimiz, kendilerine canlı bir varlık özelliği atfettiğimiz mandallar, adeta ırklara ayrılarak zenginleşmişlerdi. Birbirinden farklı renkleri ve şekilleriyle mandallar, artık insanlar gibi farklı özellikler kazanmışlardı…
Mandalların etrafında gelişen bir kültür de vardı tabii. Malzemesi farklı, değişik renklerdeki çamaşır ipleri; mandal kutusu; balkonda ya da odalardan birinde çamaşır kurutmaya yarayan, katlanabilir metal çamaşır askıları, mandal etrafında şekillenen kültürün birer unsuruydular.
Mandallar hiç büyümediler, biz büyüdük; ama zihnimizdeki imajları hiç değişmedi. Artık yaşı kemale ermiş insanlar olduk; ama mandallar, hafızamızda uyandırdıkları çağrışımlarla, tıpkı renkli çamaşırları tuttukları gibi, şimdi de hatıralarımızı tutmaya devam ediyorlar. Bazen, hâlâ küçük mandallara tutunduğumuz oluyor. Kimseye söylemeden, kendimizce ve sessizce… Mandallar çocukluğumuz, gençliğimiz… Mandallar, annemiz, ailemiz, evimiz, yuvamız… Bazen kasvetli pazar günlerini çağrıştırsa da, mandallar, saadetimiz…