“Müslüman Müslüman’ın kardeşidir.” hadisinden geçen kardeşliği, bir ırkın mensubu diğer ırktaki Müslüman kardeşine “küçük kardeşi,” kendisi “ne kadar hak lutfederse” veya “ne kadar ittaat ederse” kardeşidir, diye yorumlayabiliyor.
Elbette her Müslüman’ın bir ırkı, bir meşrebi vardır. Bunlar üstünlük arz eden meziyetler değil, tanışmayı kolaylaştıran meziyetlerdir. Hiçbir meziyet, İslâm’ın koyduğu esasların önüne geçmemelidir. Kur’ân ve sünnet, asırlara ve kişilere göre değişmeyen iki temel esasımızdır.
Maalesef, ırklar, kabileler, meşrepler, neredeyse kendilerini din yerine koyuyorlar. Bunun en belirgini “ırk”tır. Peygamberimiz Arap, Kureyş ve Haşimi ailesinden olmasına, Allah’ın kitabı Arapça olmasına rağmen İslâm, bir ırkın ve kabilenin dini olmamış, tüm insanlara ve asırlara hitap eden bir din ve kitap olmuştur.
Irkçılığın haram olduğuna dair birçok ayet ve hadis mevcut olduğu, yeri ve zamanı geldiğinde herkes bunları dile getirdiği halde, söz konusu ırkımız olunca hemen her şeyi unutuyor veya kendi ırkımızın lehine yorumlamaya başlıyoruz. Böyle olunca da, son iki yüz yıla bakıldığında, İslâm’ın özünden uzaklaşıldığı söylenebilir. Hatta yeni bir “Irk dini” ihdas edilmiş denilse abartı yapılmış olmayız.
Günümüz Müslümanları, fiilen ve zihnen emperyalist ülke veya beşeri sistemlerin kuşatması altında olduğundan, kendi değerleri yerine başka değerler ile kendilerini tanımlar ve o değerler için mücadele eder hale gelmişlerdir. “Irk, milliyetçilik, ülke sınırları, dil, rejimler” v.s.
Kalıcı çözümler için, bu temel değerlendirmeler ışığında olaylara yaklaşmak, değerlendirmek gerekir ki sağlıklı neticeler alınabilsin.
Özünü ve İnanç değerlerini kaybetmiş, İslâm ülkeleri, küresel güçlerin oyuncağı, İslâm coğrafyası da at koşturdukları alanlar haline gelmiş. Ne acıklı bir durum...
ABD, 1980’li yıllarda Irak ve Afganistan işgalleri sonrası taktik değiştirdi. İslâm coğrafyası için öngördüğü yeni stratejik ortamda doğrudan çatışma riski yerine, “İslâm dünyasının kendi içiyle sınırlıdır.” Yani Müslümanları kendi aralarında ya da kendi ülkelerinde “Düşük Yoğunluklu Çatışma” Kuramını uygulayarak, (tabii seyirci de kalmadan, yönlendirmek ve kontrolde tutarak da) “Müslümanları birbiriyle savaştırmak ve birbiriyle kırdırmak suretiyle, İslâm dünyasındaki istikrarsızlık ve güvensizliği sürdürmektir.” (Graham Fuller)
ABD Emperyalizmi, Suriye’nin kuzeyine neden 60 bin TIR silâh, mühimmat ve zırhlı araç yığıyor? ABD Başkanı terörist başı Trump, “Biz bu saçma savaştan çekiliyoruz” derken neyi amaçlıyor? Oraya en modern silâhlarını yığarak “hadi artık siz birbirinizi yiyin” diyor. ABD Başkanı, Türkiye ile YPG’nin durumunu “okul bahçesinde kavga eden iki çocuğa” benzeterek “Biraz kavga etmeleri gerekiyordu, sonra ayırdım.” “Şimdi Türkler Kürtlere saldırıyor ve her iki taraf 200 yıldır birbiriyle savaşıyor.” Demesi, bu kurama işaret değil midir?
ABD, bu taktikle, hem asker zayiatı vermiyor hem de silâhlarını satarak silah sanayisini büyütüyor.
Uluslararası silah ticareti, 2014-2018 arasında, 2009-2013’e göre yüzde 7.8, 2004-2008 yıllarına göre ise yüzde 23 oranında arttı. 2014-2018 arasında en fazla silah satan beş ülke ABD, Rusya, Fransa, Almanya ve Çin olurken, bu ülkeler toplam silah ticaretinin yüzde 75’ini kontrol etti.
Dünya silah piyasasını elinde tutan ülkeler arasında
• %36 pay ile ABD birinci olmuş,
• İkinci sıradaki Rusya %21,
• Üçüncü sıradaki Fransa %6.8,
• Dördüncü sıradaki Almanya %6.4,
• Beşinci sıradaki Çin ise %5.2 paya sahip olmuştur.
Bu savaşlar ve silah satışlarının bizi düşündürmesi gerekmez mi?
(Devam edecek)