Diyarbakır Halkının demokrasiye, iradesine saygı gösterilmediği, son 4-5 yılın kayyumlarla yönetildiği, özgürlüklerin bastırıldığı, devletin birçok kurumunda yolsuzlukların, adam kayırmaların ve partizanlığın seslerinin yükseldiği, 150 bin civarında işsizin olduğu, çiftçilerin girdi maliyetlerinden şikâyet ettiği, esnafın perişan, “ticaretin korona” olduğu, vatandaşın gelecekle ilgili bir umudunun kalmadığı bir dönemde, Cumhurbaşkanı Diyarbakır’a bir ziyarette bulundu.
Şunu hemen başta ifade edeyim ki, ziyaretin amacının, kırmış olduğu Kürt halkının gönlünü alarak, yapılacak seçimde Kürt oylarını almak olduğunu herkes biliyor. Ancak mesele Kürtlerse, Kürtlerle ilgili hoş sözler söylemekse, Diyarbakır’a gelmeye gerek yok, Ankara veya İstanbul’da da olumlu sözler söylenebilir. Çünkü Kürtler, sadece Diyarbakır’da değil, Türkiye’nin her tarafına yerleşmiş, 15 -20 milyon nüfusa sahip bir halktan bahsediyoruz.
Kürt sorununu çözmek istiyorsanız, Ankara’da çözeceksiniz. Ama Ankara’da Kurtlar olduğu için, Kürtlerin haklarından bahsetmekten çekiniyorlar galiba.
Ama şu açık ki, Kürt halkı, iktidarın oy ihtiyacına göre kullanacağı bir halk değildir. Kürt halkı, “ser sera ser çava Diyarbakır” gibi bir iki kelime Kürtçe söyleyerek kanacak bir halk da değildir.
Kürt halkı, her şeyden önce samimiyet bekler. 20 yıldır iktidarda olacaksınız, Kürt halkının temel taleplerini çözmeyeceksiniz, söylem ve icraatlarınızda hep zikzak çizeceksiniz ve sonra oy için gelip, Kürtlere İslâm’dan, camiden ümmetten bahsedeceksiniz.
20 yıldır tek başına iktidar olan bir parti olarak, Kürt halkının temel talepleri olan “Kimlik-vatandaşlık, anadilde eğitim ve kültürel hakların anayasal çerçeve altına alınmasını” sağladınız mı? Hayır. Bırakın bunları yerine getirmeyi, en basitinde bile, İstanbul’da 20 dilde tanıtıcı rehber hazırlanıyor, Kürtçe yok. Emniyet Genel Müdürlüğü “kadına şiddeti önleme ile ilgili 6 dilde program hazırlıyor, Kürtçe yok. Mecliste 2 kelime konuşulsa, tartışma çıkar ve “bilinmeyen dil” diye kayıtlara geçer. İktidarın hangi iyi niyetinden bahsedilebilir?
Bu ve benzeri durumlardan dolayı beklenen heyecan yoktu. Çevre illerden taşımayla oluşturulan kalabalık, Diyarbakır’ı temsil etmiyor.
Kaldı ki Diyarbakır halkı ile bire bir temas yoktu. Kurşunlu Camisi, partisinin toplantısı, valiliğin önündeki halka hitap, çadırdaki anneleri ziyaret ve en son olarak 81 ilden gelen gençlerle görüşme sonrası Diyarbakır’dan ayrılma… Bizim bildiğimiz, birebir halkla, esnafla veya muhtelif STK temsilcileriyle bir görüşme olmadı. Eğer olmuş olsaydı Diyarbakır’daki vatandaşın talep ve sorunlarını bire bir dinlemiş ve daha faydalı olurdu diye düşünüyorum.
Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın konuşmalarından birkaç cümlesini değerlendirecek olursak;
Erdoğan: Çözüm sürecini AKP sonlandırmadı
Halkın çözüm sürecinin başlatılmasından memnun olduğunu bilen Sayın Erdoğan, Diyarbakır’da çözüm sürecine sahip çıktı. Hatta ‘Biz bitirmedik.’ diye bir savunma ihtiyacını bile duydu. Halbuki çözüm sürecini başlatanın da bitirenin de AKP olduğunu, gündemi takip eden herkes bilir. Kürt halkının İslâmî ve insānî haklarının pazarlık konusu yapılması, bazı şartlara bağlanması veya bazı olaylar gerekçe gösterilerek, “buzdolabına kaldırmanın” doğru olmadığı kanısındayım. Kürt halkının haklarının verilmesi, bir lütuf değil, hak, adalet, kardeşlik, eşitlik ve barış gereği olan bir haktır.
Erdoğan: Diyarbakır’ın Sur’unu, Silopi’yi köstebekler gibi kazıp, siz ne yapıyorsunuz demediler, diyemediler.
Elbette hiç kimsenin şiddete destek vermesi tasvip edilemez. Ancak o günün Belediye Başkanı ve şu anda tutuklu bulanan Gülten Kışanak’ın suç dosyasında bununla ilgili bir suçlamanın olmadığını, Avukatı M. Emin Aktar ifade etmişti. Bu da garip bir bilgi.
Peki, sormazlar mı, devlet olarak, hendeklerin kazılmasına niye müsaade ettiniz? Sur’da oturan vatandaşların emniyete, “Sokakları kazıyorlar, gelin müdahale edin.” telefonlarıyla haber vermelerine rağmen, Emniyet, niye müdahale etmedi? O günün emniyet mensupları FETÖ’cü diyebilirsiniz, peki onların atamasını kim yaptı?
Erdoğan: Valilere ‘üzerlerine gitmeyin’ talimatı verdik, silahlar o zaman geldi” (21 Mart 2016)
“2005’de durduğumuz yerdeyiz”
Sayın Erdoğan, 2005 te ne demişti, sonrasında ne demiş? 2005’de “Kürt sorunu vardır, Kürt sorunu benim meselemdir.”
Peki, 2015’ten sonra Sayın Erdoğan nerede duruyor? Hatırlayalım. 2015’de “Ne Kürt sorunu ya? Kürt sorunu yoktur.”
28 Şubat 2015’de Dolmabahçe Mutabakatı açıklandığı gün “Bu hasretle beklediğimiz bir çağrıdır, umarım uygulanır.”
24 Nisan 2016 “Ne Mutabakatı? Böyle bir mutabakat yok.”
2017’de Kuzey Irak Kürdistan’ında yapılacak referanduma karşı çıkması ve engellemek için, Barzani’ye “TIRlar gitmeyince yiyecek giyecek bulamazsın.”
2019 “Bizim ülkemizde Kürdistan diye bir bölge yok. Kuzey Irak’ta Kürdistan var. Defolun oraya gidin!”
Doğrudur, bugün yok ama Osmanlı döneminde Kürt halkının yaşadığı bölgeye Kürdistan dendiğini herkes biliyor. O tarihte Kürdistan dendiği halde bir bölünme de olmamış.
MHP ile ortaklığı, Vatan Partisi’ne yaklaşımı, derin devlet ve mafya ile ilişkileri, kayyum atamalarını, HDP’nin kapatılma davası, binlerce Kürt siyasetçisinin tutuklanması ve kullanılan dil bu olduğu sürece, iktidarın Kürt halkından destek görmesi mümkün değil.
Mevcut ortamda yeni bir çözüm sürecinin olacağına da ihtimal vermiyorum.
Netice olarak, Sayın Cumhurbaşkanı yeni bir şey söylemedi, söylenene de vatandaş inanmadı. Sadece bir Cumhurbaşkanı Diyarbakır’a gelmiş gitmiş oldu.
Son not; açılışı yapılan fabrikaların çoğu, özel sektörün son 1-2 yılda öz kaynaklarıyla yaptığı fabrikalardı. Devletin kurduğu bir fabrika yoktu.
Vesselâm…